61. Venedik Bienali'nde Nilbar Güreş: Kaktüs gibi dikenli, kırılgan, dirençli

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
61. Venedik Bienali’nin merhum küratörü Koyo Kouoh tarafından “In Minor Keys / Minör Tonlarda” başlığıyla kurgulanan bu yılki bienal, büyük anlatılar yerine daha sessiz, naif, kırılgan, küçük ve incelikli karşılaşmalara odaklanıyor. Arsenale’de yer alan Türkiye Pavyonu’nda ise Nilbar Güreş’in Gözlerinizden Öperim başlıklı sergisi; beden, aidiyet, göç, şefkat ve direniş kavramlarını çokkatmanlı bir anlatı içinde biraraya getiriyor.
Başak Doğa Temür küratörlüğünde düzenlenen sergi; resim, heykel, tekstil, makrome ve yerleştirme gibi farklı mecraları biraraya getirerek izleyiciyi yalnızca bir sergi deneyimine değil, aynı zamanda kırılganlık ve birlikte var olma hâlleri ile direnç üzerine düşünmeye davet ediyor. Sanatçı Nilbar Güreş, küratör Başak Doğa Temür ve Türkiye Pavyonu yöneticisi Duygu Şengünler ile serginin üretim sürecini, kavramsal arka planını ve Venedik Bienali bağlamındaki yerini konuştuk.
- 61. Venedik Bienali, Türkiye Pavyonu ve Nilbar Güreş Gözlerinizden Öperim sergisi 22 Kasım 2026 tarihine kadar izlenebilir.
61. Venedik Bienali Türkiye Pavilyonu'nda yer alan serginiz Gözlerinizden Öperim içten bir anlatıyı ve şefkatli bir yakınlığı çağrıştırıyor. Bu sergide nasıl bir anlatı kurguluyorsunuz?
Nilbar Güreş: 26 senedir yurt dışındayım, iş hayatında ve günlük hayatta çok fazla egzotikleştirme, nefret söylemi ve ayrımcılık ile karşılaştım. Bunun da dışında sanat dünyasında yaşanan net bir kutuplaşma var. Genellikle toplumlar başka kültürlerle pek ilgili değiller. Batı toplumları sürekli onların dilini, kültürünü yemeklerini, sanatını bilmenizi talep ediyor; kültür ve sanatta da politik olarak da tektip, kısır bir yapıyı besliyorlar. Mesela sergilerde muhakkak bir Alman, Amerikalı, bir İskandinavyalı, bir İsrailli oluyor ama bir Türkiyeli, bir Mısırlı, bir Filistinli, bir İranlı ya hiç olmuyor ya çok ender gündeme geliyor. Sadece seyahat ederken değil, sanat hayatı içinde karşılaştığınız insanların da sizin kültürünüz hakkında hiçbir şey ve tek kelime bilmediğini fark ediyorsunuz. “Gözlerinizden öperim” diyerek kendi kültürümün bir referansı ile kültürleri ile iletişim kuramadığım ülkelere uzaktan, mesafeli bir selam yollamak istedim.
Farklı coğrafyaların kültürlerini üretimlerine taşımış bir sanatçı olarak özellikle sergide yer alan eserlerin disiplinlerarası pratiği ve çok katmanlı anlatıları nasıl biraraya getirdiniz?
Nilbar Güreş: Bu çok önemli ve onur veren davet Arter sergisini kurarken, Eylül başında geldi fakat profesyonel anlamda çok geç bir davet oldu. Üretim koşulları da fazlasıyla geç sağlandığı için üretime de ne yazık ki çok geç başlayabildik ve bu nedenle yapıtlar toplamda 10 haftada üretilmek zorunda kaldı. Yine de bir heykel ve 2006'dan üç adet küçük resim dışında kalan her şey yeni üretildi. İki yeni üretim Venedik'te tamamlandı ve bu nedenle kataloğa yetişemedi, onları poster olarak hazırlayarak telafi etmeye çalışacağız. 10 haftada bu kadar! Sergiye bakınca ise resimler var, heykeller var, çünkü ben malzeme ayrımı yapmıyor sadece kararlarımı malzeme seçkisine ve fikre bakarak uygun ve gerekli gördüğüm yerde vererek üretiyorum. Ben fikirle ve formla ilgili bir sanatçıyım. Yapıtlar hakkında duyduklarımdan, bir işin hikayesinin gereksiz şekilde işin önüne çıktığı durumlarla ilgilenmiyorum. Görsel olarak davetkar olmayan yapıtlar izleyici olarak da profesyonel olarak da ilgi alanım dışında. Bu doğrultuda bir sergi ürettik.
61. Venedik Bienali'nin merhum küratörü Koyo Kouoh'un "In Minor Keys" başlıklı küratöryel yaklaşımı büyük anlatılar yerine daha kırılgan, sesi daha kısık anlatıları öne çıkarıyor. Bu bağlamda üretimleriniz Kouoh'un verdiği bienal kurgusu içinde nasıl bir dile dönüşüyor?
Nilbar Güreş: Ülke pavilyonlarının ana sergi ile bana göre ilişkisi olmak zorunda değil. Fakat küratörün vefatı ile beraber bence sergi iptal edilmeli, ertelenmeliydi. Aynı şekilde şu an İsrail çok ciddi bir soykırım yapıyor. Bu da ikinci bir ciddi iptal konusudur bana göre. Sanata şu ara hiç yer yok!
Sergide birbirinden farklı malzemeler ve disiplinler biraraya gelerek bedenin birbirinden farklı hâllerine, oluşlarına ve temsillerine referans veriyor. Burada beden ile kurduğunuz ilişki, yaşamın kırılganlığı ve mücadeleci bir direnç arasında nasıl bir zeminde beliriyor?
Nilbar Güreş: Haksız yere ayrımcılığa uğrayan, şiddet gören bedenleri ideolojileri üzerinden ayırmıyorum. Bu sergide doğal olarak hepsi birarada.

Serginin küratörü Başak Doğa Temür "Şefkatin Direnci" başlıklı metninde bedene bakışınızı derinlikli biçimde aktarıyor. Sergide izlenen beden birbirinden farklı malzemelerle biraraya getirilmiş çoğu zaman askıda takılmış, gerilmiş ya da dönüşmekte olan formlar olarak karşımıza çıkıyor. Çok kültürlü bir bakış ile buradaki üretimlerinizi nasıl irdeliyorsunuz?
Nilbar Güreş: Çokkültürlü bakış yapıtlarda hemen kendini gösteriyor. Bir heykelin ayağında arkadaşımın anneannesinin ördüğü patikler var. Zanaat bu sergide de çok karşılaşacağınız bir dil benim yapıtlarımda.
Başak Doğa Temür metninde, pratiğinizi de bir eşik hâli olarak betimliyor. Buradaki eşikte olma (ne içeride ne de dışarıda bulunma) hâli tam olarak nasıl bir aktarım sağlıyor?
Nilbar Güreş: Sanatçılar genelde anlatmaz, yazmaz, konuşmaz, üretir ya da ben öyle biriyim. Görsellik dışında başka bir dilim yok. Bir sanat yapıtını farklı kişilerden aynı şekilde dinlemeniz mümkün değil. Eşik derken benim çok şehirli, çok ülkeli, çokkültürlü yaşantım ve yine çokkültürlü kültürel arka planımdan da bahsediyordur. Bu konuda Franz Thalmair'in katalog yazısını okuyunca bence daha detaylı anlayacaksınız. Bu arada Başak Doğa Temür şimdiye dek çalıştığım en saygılı ve hassas küratör oldu. Bunu belirtmeden geçemeyeceğim.
Sergi mekanında izleyiciyi karşılayan, karşısına alan ya da kucaklayan bir eseriniz izleniyor: ev sahibi: misafir. Basketbol potası gibi yükselen bir konumda birçok malzeme ile ilmik ilmik kurgulanmış bir yapıt. Burada mekanın ortasında konumlanan eser heybetli bir bakış ile güç ilişkilerini nasıl bir zeminde aktarıyor?
Nilbar Güreş: Ben sporları yakından takip eden biri hiç değilim fakat Türkiye kadın basketbol takımının yaşadığı ayrımcılık beni çok sarstı açıkçası. Home : Guest adlı yapıt Venedik Bienali Türkiye Pavyonu için bu kısacık sürede aklıma gelen bir fikir. İki top eşit yerde ve yükseklikte duruyor. Bir ülkede önce gelen o ülkenin sahibi sonra gelen de misafiri değildir. Erkeklere göre hedef olan bir ağ, kadınlara göre makromedir, emektir.
Eserlerinizdeki beden, çoğunlukla tamamlanmış figürlerden ziyade bir oluş halindeki formlara referans veriyor. Buradaki durum bir kırılganlık ya da direniş pratiği içinde nasıl yorumlanabilir?
Nilbar Güreş: Kırılganlar da direniyor. En zor, en takdire değer direniş odur.
Kaktüs uzun yıllardır eserlerinizde izlediğimiz bir figür. Dikenli gövdesi ve güneşe uzayan vücudu ile sıcak yaz günlerini anımsatsa da dikenleri ile sarılınamayan bir beden gibi de izlenebiliyor. Kimi zaman resimde tam karşımızda dururken kimi zaman bir yerleştirme olarak çatlak saksısından sarkan kökleri ve toprakları ile yaşama meydan okuyor gibi izliyoruz. Kaktüsün üretimlerinizdeki oto-portre anlatısını ya da toplumsal bir durum içindeki sosyo-kültürel ve politik referanslarını konuşalım isterim.
Nilbar Güreş: Doğru. Kaktüs beni ve kendi özgürleşme hikayesini anlatan bireyleri yansıtır. Bir sanatçının yanına hiç kimseyi fazla yaklaştırmaması; kimseyi dinlememesi ve müdahale ettirmemesi gerekir. Bu yapıt göç etmek, yuvayı terk etmek gibi durumları da kapsıyor.
Sergide yer alan Kıllı Ateş eserinizde saç ve kıl anlatısını tersyüz ediyorsunuz. Toplumsal ve geleneksel normlar içinde bedene dair bu ahlaki estetik hiyerarşileri kırarken izleyicinin kendi bakışını da sorgulaması gibi bir refleks mevcut mu?
Nilbar Güreş: Bence bu soruyu izleyiciye sormak lazım. Fakat bu sergiden özellikle hem Hey, Kıllı Ateş, Uyuyakalma! hem de home:guest'i anlamak için 2009'daki Bilinmeyen Sporlar adlı seriye bakmak epey anlamlı olur.

Son olarak farklı coğrafyalarda yaşamını sürdüren bir sanatçı olarak yıllardır üretimlerde irdelenen "aidiyet" kavramı eserlerinizde sabit bir bakıştan değil hareketli bir konumdan izleniyor. Buradaki çokkültürlü yaşamın üretimlerinize eklediği esnek alanı nasıl tanımlayabiliriz?
Nilbar Güreş: Tüm ülkelerin ideolojisi millet konseptine dayanır ve aidiyet kavramı zaten hareketli bir kavramdır. Gen testi yapan Türkiyeliler görüyor: herkes Kürt, Ermeni, Laz, Musevi, Arap, Yunan, Balkan, Kelt, İskandinavyalı vs. Esneklik aslında bir sanatçıyı tıpkı bir barkod gibi hızlıca tanımlayabilmek adına pek de kabul görmeyen bir şey. Ben de tam tersine başka başka yerlerden ve anlamlardan ve dillerden besleniyorum. Fırçayı sürekli aynı şekilde sürmemek, yapıtlarda sürekli sert veya yumuşak veya dengeli bir dil kullanmaya devam etmemek... Kim bilir? Sanatçıların ayrı bir duygusal ajandası yok. Sizlerle aynı dünyayı paylaşıyoruz ve üretiyoruz.
Buradan Başak Doğa Temür ve İKSV'nin üretim ekibine çok ama çok teşekkür ediyorum. Aslı Kocamaz, Uluç Kutal, Emine Sandal, Ayşenur Arslanoğlu, StudyoM’nin kurucusu Serkan Ağırgöl… sayelerinde bu sergi yetişti! Var olsunlar!

Nilbar Güreş ile kurguladığınız Gözlerinden Öperim sergisinde Türkiye Pavilyonu’nun mekanında nasıl bir kavramsal ve formsal sergi tasarımı hazırladınız?
Başak Doğa Temür: Nilbar Güreş’in pratiği, tek bir anlatıya indirgenemeyen; farklı imgelerin ve malzemelerin etkileşimde bulunduğu bir yapı sunuyor. Bu nedenle sergiyi de baştan sona çizgisel bir kurgu olarak değil, mekan içinde çeşitli karşılaşmaların yaşanabildiği bir alan olarak tasarladık. Türkiye Pavyonu, güçlü mimarisiyle öne çıkan bir mekan. Bu özelliği baskılamak yerine, onunla uyumlu bir yerleşim kurguladık. Yapıtlar kimi zaman yere yaklaşıyor, askıda duruyor, duvara yaslanıyor ya da kendi ağırlığıyla dengede kalıyor. Böylece izleyiciye tek bir bakış noktası sunmak yerine, hareket ettikçe yeni açılımlar sağlayan bir kurgu oluşturduk. Tekstil, heykel, resim ve fotoğraf arasında kesin sınırlar çizmek yerine, bu mecraların birbiriyle iç içe geçtiği bir ritim yaratıldı. Böylece sergi, tek bir anlatıdan ziyade, içinde dolaşılan bir düşünme alanına dönüştü.
Sergi kitabında yer alan metninizde çok katmanlı biçimde Nilbar Güreş’in üretimlerini anlatıyorsunuz. Burada özellikle yer ve yer değiştirme kavramını kişinin ya da durumun hafifçe yerinden kayması ya da kaydırılması gibi incelikli bir söylem ile betimliyorsunuz. Bu “yer” konusu sergi kurgusu içinde mekanda nasıl somutlaştı?
Başak Doğa Temür: Gözlerinizden Öperim’de “yer”, sabit bir kavramdan ziyade, sürekli yeniden kurulan bir ilişki. Sergide bu fikir, hem mekansal yerleşimde hem de işlerin kendi yapısında kendini gösteriyor. Bazı yapıtlar tam olarak “yerine oturmuyor”; askıda kalıyor, dengede duruyor ya da geriliyor. Bu fiziksel durum, aslında daha geniş bir duyguyu yansıtıyor: Ait olamama, tam olarak yerleşememe ya da bir yere ancak kısmen tutunabilme hâli. Ancak bu durum yalnızca kırılganlıkla sınırlı değil; aynı zamanda küçük kaymaların sunduğu olanaklarla da ilgili. Bir şeyin yerinden az da olsa oynaması, bakış açısını değiştirebilir. Sergi de tam olarak bu küçük yer değiştirmelerin yarattığı yeni alanlara işaret ediyor.
Güreş’in disiplinlerarası üretimleri, farklı kavramları birbirine entegre ettiği güçlü bir geçirgenlikle birbirine bağlanıyor. Burada bu çokdisiplinli eserler sizin kurgunuzda nasıl bir ritim oluşturdu?
Başak Doğa Temür: Nilbar Güreş’in pratiğinde farklı mecralar birbirinden ayrışmıyor; aynı düşünce biçiminin uzantıları olarak işlev görüyor. Bu nedenle biz de işleri kategorilere ayırmaktan ziyade, aralarındaki ritmi öne çıkarmaya odaklandık. Heykelden resme, tekstilden fotoğrafa geçerken keskin bir kopuş olmuyor; daha çok bir akış hissi ortaya çıkıyor. Malzemeler de bu akışın önemli bir parçası. Kumaş, yün, metal veya gündelik nesneler yalnızca biçimsel değil, aynı zamanda hafıza ve deneyim taşıyan unsurlar olarak öne çıkıyor. Bu durum, sergide daha çok “tempo” üzerinden hissedilen bir yapı yaratıyor. Bazı işler daha yoğun, bazıları daha sessiz; fakat hepsi birlikte bir ritim oluşturuyor.

61. Venedik Bienali’nin merhum küratörü Koyo Kouoh’un "In Minor Keys/ Minör Tonlarda" başlıklı anlatısı içinde Nilbar Güreş’in üretimlerini ve Türkiye Pavilyonu’nun bakışını, Venedik Bienali’nin bu edisyonu içimde küçük incelikler ve keskin bakışlar altında nasıl değerlendirirsiniz?
Başak Doğa Temür: Bence Nilbar Güreş’in pratiği, çoğu zaman büyük ve gür sesli anlatılar kurmaktansa, daha küçük, gündelik ve incelikli jestlere odaklanıyor. Gündelik yaşamın sıradan anları ile bedenin ve nesnelerin kurduğu beklenmedik ilişkiler, onun işlerinde önemli bir yer tutuyor. Bu açıdan bakınca, Gözlerinizden Öperim sergisi, bienalin “In Minor Keys / Minör Tonlarda” temasıyla akraba bir duyarlılık taşıyor. İnceliği politik bir güç olarak gören bir yaklaşım söz konusu. Şefkat ve özenle mümkün olan birlikte var olma hâllerine işaret ediyor; mütevazı jestler ve dikkatle kurulmuş formlar aracılığıyla yeni karşılaşma ihtimalleri sunuyor. Bu nedenle Nilbar Güreş’in üretiminin bienalin bu yılki temasıyla doğal bir yakınlık kurduğunu düşünüyorum. Şunu da vurgulamak isterim: Bu sergi, kendi bağlamını güçlü bir şekilde koruyor. Yani bienalin temasına eklemlenen bir işten ziyade, kendi sözünü kuran bir sergi.
Gözlerinizden Öperim sergisi kitapta yer alan metin başlığınızda ve içerikte de söz ettiğiniz gibi şefkatli bir referansı taşıyor. Buradan yola çıkarsak bu şefkatin kırılgan ve dirençli bütünlüğü içinde bütün sergiyi sosyo-kültürel açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?
Başak Doğa Temür: Şefkati burada yumuşak ya da romantik bir duygu olarak görmektense, onu etik bir ilişki biçimi olarak ele alıyorum. Karşındakine onu küçültmeden yaklaşmak, onun yerine konuşmamak, peşin hüküm vermemek… Aslında bunlar oldukça zor ve bugünün dünyasında oldukça politik tutumlar. Sergide de bu şefkat, kırılganlıkla birlikte var oluyor; ancak kırılganlık burada edilgen değil, tam tersine bir direnç biçimi. Sergi, birarada var olmanın daha dikkatli ve özenli yollarını düşünmeye açılan bir alan sunuyor.

Gözlerinizden Öperim mekana yerleşmiş, yayılmış ve izleyiciyi kucaklayan, karşılayan bir referans ile kurgulanmış. Burada Nilbar Güreş ile çalışırken izleyiciyi pasif bir konumdan daha aktif bir konuma alarak sürecin içine nasıl dahil ediyorsunuz?
Başak Doğa Temür: Bunu doğrudan “katılım” gibi bir yapı üzerinden kurmadık. Daha çok mekansal deneyim üzerinden çalıştık. Sergide belirli bir rota yok. İşler farklı yüksekliklerde ve konumlar da farklı. Bu da izleyiciyi otomatik bir izleme biçiminden çıkarıyor. Yaklaşmak, geri çekilmek, etrafında dolaşmak zorunda kalıyorsunuz. Yani izleyici yalnızca bakan biri değil; beden olarak da sürecin içine giriyor. Mesafe, denge, yön değiştirme gibi şeyler deneyimin bir parçası hâline geliyor.
Sergi kitabında iki ana yazar olarak metinleriniz yer alırken, farklı dönemlerde yazılmış değerli şairlerin şiirleri de kitapta yerini buluyor. Kimi zaman bireysellik, kimi zaman beden, kimi zaman dünyanın keskinliği ya da yaşamın incelikleri arasındaki konuları işaret eden bu şiirler kitapta nasıl yer aldı? Güreş’in pratiği ile bu şiirler nasıl poetik bir izlekte buluşuyor?
Başak Doğa Temür: Şiirleri kitaba dahil etmemizin amacı, işleri açıklamak değil, onların açtığı düşünme alanını genişletmekti. Nilbar Güreş’in yapıtları doğrudan anlatmak yerine çağrışımlar aracılığıyla izleyiciyi düşünmeye davet ediyor; şiir de aynı şekilde, açık uçlu ve sezgisel bir dil sunuyor. Bir şiir bedeni nasıl adlandırdığımızı sorgularken, bir diğeri insanın doğayla ilişkisini hatırlatıyor. Antik bir kıyıdan yükselen bir ses, başka bir coğrafyadan gelen bir itirazla yan yana geliyor. Bu karşılaşmalar tek bir anlatı dayatmıyor; aksine, sergide dolaşan duygunun farklı bir dilde sürmesine olanak tanıyor. Bu nedenle şiirleri, yapıtları açıklayan bir araç olarak değil; onların açtığı düşünme alanını genişleten birer yoldaş olarak görüyoruz. Görüntü ile sözcük, içerisi ile dışarısı, ait olma ile yabancı kalma arasında bilinçli olarak küçük bir aralık bırakmaya çalıştık. Bu aralığın nasıl kurulacağı ise okurun deneyimine bırakılıyor.

Venedik Bienali gibi görünürlüğü yüksek bienallerden birinde yerel bağlamı koruyarak uluslararası bakışa ve anlatıya da uyumlu bir şekilde proje üretecek sanatçının davet süreci nasıl planlanıyor? Buradaki yerel üretim ve uluslararası anlatı davet sonrası üretim sürecinde nasıl şekilleniyor?
Duygu Şengünler: Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nda yer alacak sanatçı, her edisyonda Türkiye’de ve uluslararası alanda farklı disiplinlerden uzman isimlerin yer aldığı Danışma Kurulu’nun önerisiyle belirleniyor. Bu yıl sanat tarihçi ve akademisyen Ceren Özpınar, küratör, akademisyen ve yazar Chus Martínez, küratör Öykü Özsoy Sağnak ile küratör ve yazar Ulya Soley’den oluşan Danışma Kurulu’nun önerisiyle Türkiye Pavyonu’nu temsil edecek sanatçı Nilbar Güreş olarak belirlendi.
Serginin üretim süreci de kolektif bir şekilde yürütüldü. Gözlerinizden Öperim sergisinde kumaş, makrome, yün, metal, ahşap, gündelik nesneler, resim ve fotoğraf gibi farklı mecralar biraraya geliyor. İstanbul’da terziler, zanaatkarlar, metal ustaları ve farklı üreticilerle birlikte yoğun bir üretim sürecinin ardından sergi hayata geçti. Zanaat bu sergide estetik bir tercih değil; emek, hafıza ve kültürel aktarım taşıyan bir dil olarak kendini var ediyor. Özellikle kadınlara ait görülen ve sanat tarihinde “ikincil” ya da “dekoratif” olarak değerlendirilen dikiş, yorgan, örme ve ev içi üretim metotları Nilbar Güreş’in pratiğinde sanatsal üretim biçimleri olarak merkeze taşınıyor ve Türkiye Pavyonu’nda da yerel üretim biçimlerini uluslararası bir anlatının parçası hâline getiriyor.

Uzun yıllardır Türkiye Pavilyonu’nun sergisini organize eden bir vakıf olarak Türkiye’yi uluslararası sanat ortamında pavilyonda sergilenen sanatçılar ve anlatılar ekseninde nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye Pavilyonu’nun uzun vadeli bir anlatı ya da hafıza oluşturma gibi bir hedefi mevcut mu?
Duygu Şengünler: İstanbul Kültür Sanat Vakfı olarak Türkiye Pavyonu’nu süreklilik içinde gelişen bir sergileme alanı olarak konumlandırmaya odaklanıyoruz. Venedik Bienali’nde Türkiye Pavyonu’nun, bienalin iki ana mekanından biri olan Arsenale’de uzun süreli, kalıcı bir yere sahip olması bu anlamda büyük önem taşıyor. Her edisyonda farklı sanatçıların ve küratoryal yaklaşımların öne çıkması, Türkiye’nin çağdaş sanat üretiminin çoğul, katmanlı ve değişken yapısını uluslararası sanat ortamına taşımayı mümkün kılıyor. Bu anlamda pavyonu, sabit bir anlatı yerine farklı ifade biçimleri ve yaklaşımların biraraya geldiği, sürekli olarak evrilen bir platform olarak görüyoruz. Her sergide fizikî mekan ile farklı bir ilişki kuruluyor. Öte yandan, bu süreklilik zaman içinde doğal bir hafıza da oluşturuyor.
Her bienalde farklı kuşaklardan sanatçıların ve küratörlerin katkılarıyla şekillenen Türkiye Pavyonu’nu hem üretim biçimleri hem de ele aldığı meseleler üzerinden geriye dönük olarak da okumak da mümkün. Bu birikim, Türkiye’deki güncel tartışmaların uluslararası sanat bağlamıyla nasıl kesiştiğine dair izler de taşıyor.
- Venedik Bienali 61. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu, İKSV’nin koordinasyonunda, T.C. Dışişleri Bakanlığı himayesinde ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı katkılarıyla, Borusan Otomotiv ve Trendyol Sanat sponsorluğunda düzenleniyor. SAHA Derneği’nin prodüksiyon desteği sağladığı serginin havayolu partnerliğini Türk Hava Yolları üstleniyor. Vehbi Koç Vakfı da sergi kitabının hazırlığına yayın desteği verdi.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Melike Bayık
Bağımsız küratör, sanat yazarı ve akademisyen. Kamusal alan, kentsel adalet, imece, sosyal eşitlik, sürdürülebilirlik ve katılımcı, dayanışma temelli sanat ekosistemleri üzerine çalışmaktadır. AICA Türkiye, CIMAM ve ICOM üyesi olup, sosyo-kültürel ve toplumsal dinamikleri irdeleyen araştırma temelli projelere odaklanmaktadır. Yeditepe Üniversitesi Sanat ve Kültür Yönetimi Programı’nda akademisyen olarak görev yapmaktadır. 2018’den bu yana Eldem Sanat Alanı’nın kurucu danışmanı, 2020’den bu yana Hitay Vakfı ve Koleksiyonu’nun sanat danışmanı ve koleksiyon yöneticisidir. Küratöryel projelerinde akademik araştırmaların önemini gözeterek söyleşi ve seminer programları düzenlemiş, farklı yaş gruplarına yönelik çocuk atölyeleri tasarlayarak eğitsel faaliyetler geliştirmiştir. Akademik, küratöryel ve yazınsal çalışmalarına İstanbul’da devam etmektedir.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR


