Ada kültüründe deniz ve Prinkipo regattaları


Zengin güvenlik donanımlarıyla Suzuki Swift Hybrid Nasıl, nerede veya ne zaman bir kazayla karşılaşacağımızı ön göremeyiz fakat önlemlerimizi alabilir ve hasarı en aza indirebiliriz. Bu bağlamda, trafik kazalarının meydana gelmesini önleyen ileri teknolojileri geliştirmek için durmaksızın çalışan Suzuki ; Swift Hybrid modelini zengin güvenlik teknolojisiyle donatarak keyifli bir sürüş deneyimi sunuyor. Swift’in ileri teknoloji güvenlikli donanım sistemleri Küçük otomobillerin büyük markası Suzuki ; güvenlikle keyfi bir arada yaşatmayı amaçlayarak daima benzersiz ve eğlenceli özelliklerle donattığı Swift Hybrid modelinin sunduğu ileri teknoloji fonksiyonları sıralarsak; Suzuki Swift’te bulunan gelişmiş ön algılama sistemi , ön cama takılı bir monoküler kamera ve lazer sensör kullanır. Orta-uzun mesafeye kadar performans gösteren ve yayaları tespit edebilen bir monoküler kamerayla kısa mesafede ve gece koşullarında tespit sağlayan bir lazer sensör , çarpışma önleyici frenleme fonksiyonu , şeritten ayrılma uyarı fonksiyonu , uzun far destek fonksiyonu ve yalpalama uyarı fonksiyonu uygulamalarını destekler. Sistem ayrıca adaptif hız sabitleme işlevi de gören bir milimetre dalga radarı kullanır. Güvenliğin çekici, konforlu ve şehre uygun bir tasarımla buluştuğu Suzuki Swift Hybrid'i keşfetmek ve test sürüşü randevunuzu almak için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Ne zaman ada vapuruna binsem, serinliğine kapıldığım bir yolculuğun ardından yüzüme değen güneş sanki İstanbul güneşi değilmiş gibi gelir bana. Adalı pek çok insanın hikâyelerinden bildiğimiz; gerçekten de bu güneşin eskiden çok daha fazla parladığı. Adaların çok renkli, az betonlu ve kalabalığının daha tanıdık olduğu zamanlar… Adalara en son ne zaman gittiğimi bile hatırlamadığım bir gündeyim. Sahi, kendimizi denizden nasıl bu kadar mahrum bıraktık? Şehirde denizle iç içe olacağımız bir avuç alan kalmışken denizle aramıza çektiğimiz setleri düşünüyorum. Ve o setlerin var olmadığı zamanları, denizle kurduğumuz geçmiş ilişkileri…
İstanbul’un güzel sezonu
İstanbul’un kültürel hayatının zaman algısını şekillendirdiği 19. yüzyıl İstanbul’unda; kötü sezonla başlayan yılı opera, tiyatro, bale, vodvil ve çeşitli baloların düzenlendiği tiyatro sezonu takip ediyor. Orucun ardından gelen karnaval sezonu Pera’yı hareketlendirse de bu eğlenceler İstanbul geneline yayılmıyor. Ardından gelense denizin İstanbul’a gülümsediği bir belle saison. Pera’da yaşanan soğuk aylardan sonra güzel sezonun sıcaklığı İstanbul’un deniz kıyılarına ve özellikle Büyükada’ya yayılıyor. Devasa bir göç başlıyor sanki. Yüzyılın ikinci yarısında artık epeyce yaygınlaşan vapur seferleriyle denizin günlük hayatın ayrılmaz bir parçası olduğu bir dönemden söz ediyorum.
Güzel sezonun İstanbul’un sayfiyelerine yayılan açık hava gezintileri, şenlikleri, piknik ve spor etkinliklerinden biri olan regattaların bahsi ilk kez 1859’da geçiyor. 1861 yılının Ağustos’unda Journal de Constantinople; Fransızca festival, kutlama veya bayram anlamına gelen fête kelimesini gemicilikle ilgili olan anlamına gelen nautique kelimesiyle birleştirerek bu denizcilik festivaline nautique fête diyor. Denizi odağına alan bu karnaval, İstanbul’u sarmalayan modernleşme akımının öncüsü İstanbul cemiyetinin kısa zamanda favori etkinliği oluyor. Regatta yarışları ilerleyen yıllarda o kadar popülerleşiyor ki o gün neredeyse tüm ticari aktiviteler durma noktasına geliyor; bankalar kapanıyor, gazeteler basılmıyor. Festivale her yıl 10-15 bin civarı İstanbullu -tabiri caizse- akın ediyor. Büyükdere’de ve Moda kıyılarında düzenlenen regattalara rastlasak da festivalin yıldızı kesinlikle Prinkipo – yani Büyükada.
Çok kimlikli Büyükada, çok kimlikli regattalar
Büyükada’da düzenlenmesi için dönemin İngiltere Büyükelçisi Sir Henry Lytton Bulwer’in girişimleriyle hayata geçen regatta yarışları için sultandan izin alınıyor ve özel bir gün seçiliyor: Meryem Ana Yortusu. Adanın yoğun Rum ve Hristiyan nüfusu için önemli olan bir günün seçilmesi, festivalin düzenlendiği ilk seferde tahminlerin çok üzerinde bir kalabalığı yarışlara çekiyor. Tabii katılım sadece Rum nüfusla sınırlı değil; çok uluslu bir imparatorluğun başkentinde düzenlenen böylesi bir festival, şehrin başta cemiyet hayatı olmak üzere pek çok kesiminin ilgisini çekiyor. Dönemin bankerleri, tüccarları, kendi cemaatlerinin öncüsü olan gayrimüslim ve Levantenlerle Müslüman devlet adamlarının regatta yarışlarına yoğun ilgisi var. Çok kimlikliliğin ve çok kültürlülüğün neredeyse bir örneklemi regattalar. Sadece izleyici kitlesi açısından da değil; Büyükada ile Heybeli arasında farklı deniz araçları için çizilen rotalarda geçen yarışların katılımcıları da adanın farklı kültürleri bir araya getiren ortamının bir yansıması. Kürek yarışlarına katılan Müslüman mahallelerin kayıkçıları, yelken ve yat yarışlarında tekne sahibi gayrimüslim ve Levantenler, savaş gemilerinde Fransa'dan, İngiltere'den ve Almanya'dan bahriyeliler… Öyle ki Londra ve Marsilya’da düzenlenen regattaların yanında Prinkipo regattaları bu çok kimlikli yapısıyla neredeyse küresel çapta bir üne kavuşuyor; “dünyanın başka hiçbir yerinde bu kadar farklı milletten deneyimli ekiplerin yarışmadığından ve hiçbir kent toplumunun bu kadar çeşitli unsurdan oluşmadığından" söz ediliyor.
Hem çok kültürlü yapısı hem de denizle kurduğu bu sıkı fıkı ilişkiyle regattalar bugün belki de hayal edemeyeceğimiz bir şehir festivali. 15 bin İstanbullunun her yıl denizle ve birbirleriyle buluştuğu, kayık ve kürek yarışlarının; hatta spor müsabakalarının ötesinde bir kültürel şenlik. Bugün, zamanında regattaları izleyen kalabalıkların ayak bastığı doğal kıyılarına beton dökülmüş, müsilaj istilasına uğramış, kıyılarıyla birlikte kültürü de tahrip olmuş Ada’nın kültürel mirasında hatırlanması gereken bir karnaval. Geçmişe hasret duymak için değil; ders almak için.
Kaynak
Ertürkmen Aksoy, B. S.; Gurallar, N. (2020). 19. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul Gemicilik Şenlikleri: Büyükada (Prinkipo) Regattaları ve Adanın Dönüşümü. Metu Journal of the Faculty of Architecture, 37(1).
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Mahalleliler, efsaneler ve kuşatılmışlık hissi: Yedikule, Bağdat Caddesi, Büyükada ve Burgazada'nın izinde.
27 Haz 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?



