Belediyecilik ne zaman 'cazip' bir iş hâline geldi?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Türkiye, bir süredir yerel seçimlerde genel seçimlerle yarışan bir rekabete sahne oluyor. Yerel yönetimlerin, siyasetçiler için cazibesi hep bu kadar yüksek miydi? Belediyecilik ne zaman bu kadar avantajlı bir meslek hâline geldi?
Aslında sizin de söylediğiniz gibi, belediyecilik bir meslek mi? Bir meslek hâline gelmiş olması, bir hizmet alanına dönüşmesi ve insanların kendi kendilerini yönetebilmesinin bir parçası olmasıyla ilişkili. Daha doğrusu, bu bir yönetim mekanizmasının parçası. Bu da tabii sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada çok önemli bir hâle geldi. Örneğin Almanya'da da bakıyorsunuz yerel yöneticiler bir anda bakanlıklara yükselebiliyor. Dolayısıyla dünyada yükselen bir trend olduğundan bahsedebiliriz.
1980 küreselleşme döneminin ardından yerel yönetimler de nüfusun artışı, kentlerin büyümesi, dünyanın %51'inin artık kentlerde yaşamaya başlaması ile birlikte daha komplike bir hâl aldı. Nasıl şirketler taşeronlaşmaya başladıysa yerel yönetimlerde de bugün aynı durum gözlemleniyor. Yerel yönetimlerin sorumluluk alanları daha karmaşık bir hâle geliyor. Daha fazla alanla ilgilenmeleri gerekiyor; yeni alanlar ortaya çıkıyor. Yerellik önem kazandı. Özellikle pandemi döneminde bütün dünyada bunu gördük. Pandemiyle birlikte yerelde ne kadar güçlü olursak, ne kadar sürdürülebilir ve dirençli olursak o kadar ayakta kalabileceğimizi gördük. Ayrıca afetler de bunu gösteriyor.
Diğer yandan siyaset, ekonomi ve toplumsal hareketlerin odak noktası artık kentler oldu. Sanayileşme ve kırdan kente göçle birlikte, İngiltere'de başlayan bu kırılma, dünyanın diğer bölgelerine de sıçradı. Böylece köylerde yaşanan birçok süreç de kentlere dahil oldu. Kenti nasıl kurgulayacağınız, kentin ekonomisi, yaşam tarzı, sürdürülebilirliği, siyasetin tam ortasına yerleşti.
Bugün Türkiye'de "toplumsal muhalefet" dediğinizde kimleri sayarsınız? Mimarlar, şehir planlamacılar, kent hakkı savunucuları... Bu açıdan kentleşme gerçekten çok değişik bir yerde duruyor. Böyle olunca da o yerel yönetimin başına geçebilmek daha önemli bir hâle geliyor.
Türkiye özelinde bu durum nasıl şekillendi, nasıl başladı?
1950'den sonra kırdan kente göç başlıyor. Bu sırada da gecekondular oluşmaya başlıyor. 80 dönemi özellikle bir kırılma noktasıdır. Bu dönemde Turgut Özal’ın gecekonduda oturanları kentli saymaya başlamasıyla bu yapılar resmiyet kazandı; apartmanlaşmaya başladı. Birinci köprünün ardından ikinci köprü yapıldı; her köprüyle birlikte yeni alanlar yaratıldı. Dünyada da yükselen bir "küresel kentler" trendi var. Türkiye bunun bir parçası oldu. Küresel bir kent olan İstanbul'da bu sırada aşırı büyüme ve yükselen nüfusla birlikte kentin merkezinin aşırı değer kazanması, kentin çeperi denen gecekondu mahallelerinin kentin içi hâline gelmesi, buralarda oturan orta sınıfların kentsel dönüşüm ile birlikte daha uzaklara gidip yoksullaşmaya başlaması süreçlerini gördük. Bugün de yine aynısını yaşıyoruz. İstanbul'da da afet tehlikesi nedeniyle 6306 Sayılı Rezerv Alanı Yasası'yla da yine aynı şeyin yapıldığını görüyoruz.
Bu aslında New York'ta, belki Paris'te, Londra'da, yani her metropolde yaşanan bir süreç. Hele şu anda, bütün dünya kentlerinde gayrimenkulun aşırı değerlendiğini, ev fiyatlarının arttığını, konut krizlerinin yaşandığını görüyoruz. Kent içindeki arsalar çok kıymetli hâle geldi. Sorun, buna çözümü nerede aradığınızda.
İstanbul'da mesela, 1950’den beri eski kentte, Vatan Caddesi'nde Karaköy'de, çok ciddi yıkımlar yapıldı. Bunların izlerini, izdüşümlerini halen görüyoruz. Türkiye'de eski kenti tutarak büyümek çok zor oldu. İstanbul bundan çok zarar gördü. İzmir zaten bir yangın yaşamıştı, o eski dokusunu ciddi şekilde kaybetti. Ankara da çok hızlı bir şekilde dönüştü. Türkiye'nin en önemli sorunu kentlerin çok hızlı bir şekilde kişiliğini kaybetmesi, şahsiyetsizleşmesi. Biz kentlere girdiğimiz zaman böyle bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.
Bütün kentler birbirine benzemeye başladı. Aynı tarz binalar, aynı tarz siteler, aynı tarz yapılar... Her yerde aynı apartmanlar var. Ben Çankırı’ya da gitsem, Tokat'a da gitsem, Diyarbakır'a da gitsem, İzmir'e de gitsem aynı binaları görüyorum. Yapmış olmak için yapılan çocuk parkları, otoparklar, binalar, balkon yapıları, hepsi birbirinin aynı. Kentler dokularını, duygularını hızla kaybediyor.
Niye bütün kentleri birbirine benzetiyoruz, bu çabanın arkasında ne yatıyor?
Hep yöneticiler diyoruz ama bazen insanlar da biraz konfor alanı isteyebiliyor. Herkes için söylemiyorum tabii ancak örneğin Ege'de bir köye gidiyoruz ve tarım alanında apartman yapılıyor; bundan memnun olanlar da oluyor. Diğer yandan kırsal kalkınma olmadığı için insanlar tarım ve hayvancılıktan koptu. Halbuki geri dönülmesi gereken bir alan.
İnsanlar biraz rahat etmek istiyor, apartmanda oturmak istiyor. Öyle olunca da hızlı yapılması gerektiği için özensizlik oluyor. Biz biraz da galiba yeniyi seven bir ülkeyiz. Her şeyin en yenisini isterken eski dokuları kaybediyoruz. Ne yazık ki bu Türkiye'nin her köşesinde gözlemlediğimiz bir durum. Eskinin de korunması gerekiyor. O sizin hafızanız çünkü. Türkiye, bence şanslı ülkelerden bir tanesi. Çünkü hem doğal hem de tarihî dokusu da zengin bir ülke. Korumayı bildiğimiz takdirde... Ancak bu şansı ciddi şekilde zorluyoruz gibi geliyor. Zira kentlerin içinde bulunduğu tehlike, bugün doğal alanları da tehdit ediyor. O yüzden "Madenler mi, zeytin ağaçları mı?" gibi bir ikilem yok.
Kentleşmedeki artış, belediyeciliğin gördüğü rağbeti de artıyor mu?
Kesinlikle öyle. Söylediğiniz çok doğru çünkü bir kere Türkiye'de şöyle bir açmaz oldu: Türkiye bir orta gelir tuzağına takıldı ve onu aşamıyor. Biz “neoliberal dönemde toprağın metalaşması” demiştik. Türkiye bunu çok şiddetli yaşayan ülkelerden birisi ve ülkenin taşı toprağı altın. Ama bu nereye gidecek? Çünkü hem kaynaklar bitiyor hem yapılan şeyler hiç sürdürülebilir değil. Afetlerde başımıza gelenler ortada. Dolayısıyla belediyecilik çok önemli bir hâl aldı. Bir de tabii burada siyasetin de önemli bir etkisi var. "İstanbul'u yöneten Türkiye'yi yönetir" düsturu tabii ki "yereli yöneten Türkiye'yi yönetir" ya da "yerel de aslında bir rant kaynağıdır" anlayışını beraberinde getirdi.
Yerel siyasetin ön plana çıkmasıyla yükselen siyasetçiler görmeye başladık. Halkın yerelde tanımaya başladığı isimlerin başında da Cumhurbaşkanı Erdoğan geliyor. Yereldeki bu yükseliş hikayeleri, siyasi geleneği nasıl dönüştüyor?
Bu tabii önemli bir değişiklik oldu. Biz aslında Türkiye'de 1990’lardan önce ya da 80 öncesi dönemde de pek çok iyi belediye başkanını görüyorduk. Onlara baktığımız zaman, şunu söyleyebiliriz ki onlar yerelde kalıyorlardı. Bir iddiaları olmuyordu genelde. Siyasetçilerin, yereli yönetebilme kapasitelerini göstermelerinin ardından Türkiye'yi yönetme iddiasına girmesi, siyasi geleneği gerçekten değiştirdi.
Özellikle kilit kentlerde insanları memnun edince tabii bir yıldızın parlaması da söz konusu oluyor. Bunu özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan sonra görüyoruz. Öyle bir gelenek oluştu Türkiye'de ve kentleşmenin de önem kazanmasıyla yerel seçimler son derece çekişmeli bir hâl aldı.
Peki siyasi hayata yerel yönetimle başlamak genel siyaseti de yerel politika algısıyla yönetmeye yol açıyor mu sizce?
Fuat Keyman, Fırat Genç ve Çağlar Keyder ile İstanbul Politikalar Merkezi’nde yaptığımız çalışmalardan çıkardığımız sonuçları derlediğimiz Kentlerin Türkiyesi (İletişim Yayınları) isimli kitabımızda da altını çizdik. Türkiye'nin çok ciddi bir merkezileşme sorunu var. Son birkaç haftadaki kararnamelere baktığımızda da yerel merkezlerin domine edilmek istendiğini görüyoruz. Siyasi gelenek değişti. Türkiye'yi yönetmenin yollarının en önemlisi artık yerelden geçiyor. Ama bu arada siz yereli yönetemez hâle geliyorsunuz Türkiye'de. Çünkü yereli merkez yönetmek istiyor. Merkez her şeyi yönetmek istiyor. Bu açmazı biz çok görüyoruz Türkiye'de.
Merkezle yerel aynı siyasi partiden mi, değil mi? Bunun dahi sonuçları farklı olabiliyor. Çünkü o kente gereken belli yatırımlar var, afet durumları oluyor. Dolayısıyla merkez ile çatışma, iyi zamanda da kötü zamanda da olumlu bir sonuç vermiyor. Bu merkezileşme sorunu çok uzun zamandır hayatımızda. Bu yerel seçimler ve sonrasında neler olacağını da izleyeceğiz. Demokratikleşme, kapsayıcılık ve katılımcılık bağlamında şu anda çok parlak bir manzara görmüyoruz.
Yaptığımız araştırmalarda şunu görüyoruz ki Türkiye'de tabandaki insanlar siyasete katılmak istiyorlar. Sivil toplum kuruluşları ya da siyasi partiler kanalıyla siyasete katılmak istiyorlar. Kente katılmak istiyorlar. Kentin yönetimine de katılmak istiyorlar. Yerel yönetimler de aslında bunun tam olarak farkında değil. Ama biz bu konuları konuşamıyoruz. Çünkü Türkiye'de her şey merkezden yönetilmeye çalışılıyor.
Taban buna hazır. İnsanlar katılım istiyorlar, insanlar yaşadıkları kentin artık farkındalar. Eskisi gibi değil. Hangi sokakta ne varmış, kent ne zaman inşa edilmiş, daha önce kimler yaşarmış öğrenmek istiyorlar. Yaşam kalitesi önemli oldu, parklar önemli oldu, yürümek önemli oldu, insanlar artık ellerini cebine sokarak rahatça şehirlerinde yürümek istiyorlar. Denize ulaşmak istiyorlar. Sosyalleşebilmek istiyorlar. Bu sivilleşme ihtiyacı, demokratik bir ortam gerektiriyor. Öte yandan son derece kutuplaştırıcı bir siyaset içindeyiz.
Yerel yönetimlerde aday seçimi yapılırken, halkın nabzını tutmak ne kadar önemli?
İnsanlar yerel seçimlerde, parlamento seçimlerinden ya da cumhurbaşkanlığı seçimlerinden farklı oylar verebiliyorlar. Dolayısıyla siyasi partilerin aslında bölgelerde kim hizmet edebilir, kimin sempatisi yüksek, bunu düşünmesi gerekiyor. Çünkü Türkiye, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde şunu tattı: “Ben iktidarı değiştirebilirim.” Bu, Türkiye'de seçmen hafızasında kalan bir durum oldu. Dolayısıyla partilerin de insanları bu kadar zorlamak yerine, insanların sempatisini kazanmış ve o kente gerçekten hizmet edecek, hatta mümkünse de o kentten olan, o kentte doğmuş, büyümüş, o kentle yoğrulmuş; belki dışarıda okumuş, çalışmış ama geri gelmiş; o kentin ruh hâlinden anlayan birisini aday göstermeleri, partilerin ilerideki seçimlerde sürdürülebilirliği açısından da önemli.
Sürdürülebilirlik sadece ekonomi için, kalkınma için, büyüme için değil; siyasetin de sürdürülebilirliği düşünülmeli. Bence seçimlerde Türkiye'de her an, her şey olabilir. O yüzden belediye kaynaklarına değil, hizmete odaklanarak düşünülmesi gerekiyor.
Belediye kaynaklarını bir dönem kullanırsınız, ikinci dönem size kullandırmaz halk. Çünkü belediye sıcak bir kurum. Belediye ne kadar büyüse de, belediyenin hizmetleri ne kadar taşeronlaşsa da, bir sürü şirket de olsa ve onlar belediye adına işleri yapsa da bugün biz başımıza bir şey geldiğinde, yangın çıktığında, deprem olduğunda, salgın olduğunda “Belediye ne yaptı?” diyoruz. “Belediye ne yapacak?”, “Belediyeyi arayalım”, “Belediyeye tweet atalım.”
Belediye bu tarafıyla çok sıcak bir kurum, insanların gündelik hayatında yer eden bir kurum. Bu yüzden çok önemli. Merkezî kurumlardan çok farklı bir sıcaklığı var ve o sıcaklığını da kaybetmemesi gerekiyor. Bunu kaybedebileceği en önemli nokta, bu kaynaklar meselesi. İşin içine bu tarz bir politik kaygı ve çıkar ilişkileri girince o zaman iş değişebiliyor.
Halk da bu tavra tepkili gibi görülüyor. Peki neden bu kaynaklar için yarışılıyor imajından uzaklaşılamıyor?
Halkta böyle bir kaygı ve güvensizlik oluştuysa durum çok kötü zaten. Burada aslında siyasi partilerin kendileriyle hesaplaşması gerekiyor. Olur mu, bilmiyorum. Türkiye'de “Ben nerede hata yaptım?” deme geleneğine sahip değiliz pek. Bu çok korkunç bir şey. Çünkü iyi yönetimin temelinde kamusal ortak çıkar olmalı. Onun dışında bir itkiyle hareket ederseniz tamamen güveni kaybedersiniz. Yerel yönetimde, merkezî yönetimde güveni yitirmiş bir siyasi parti ne yapabilir?
Türkiye'de ne yazık ki hâlâ bunları tartışıyoruz ve depremlerin üstüne bunları tartışıyoruz. Bunlar ne yazık ki son derece üzücü ve bence aslında seçmen bundan çok daha fazlasını bekliyor. Saha araştırmalarını da görüyoruz. İnsanlar siyasetin üzerindeler, belki bunu söyleyebiliriz. Bunu dünyada da görüyoruz. Siyasetçiler ayrı, insanlar ayrı gibi. Türkiye'de de aynı şekilde bence durum. İnsanlar siyasetçilerden çok daha yüksek beklentilere ve birikime sahip.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Yerel seçim rekabeti giderek yükseliyor. Peki belediyecilik ne zaman bu kadar cazip bir iş oldu? IPM Proje Koordinatörü Ayşe Köse Badur’a sorduk.
11 Mar 2024

YAZARLAR

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.



