BEYAZ PERDENİN ARDINDA

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Sinema aslında hareketli görüntünün zamanı ve mekânı aşan bir aracısı. Hikâyeye büründürdüğü her nokta, ele aldığı her konu başlığı, kameranın çevrildiği her kavram, perdeye yansıttığı her karakter sinemanın temsil edilene dair sözünü de görünür kılıyor. Özellikle de önceki on yıllarda filmin hikâyesinde yer alan kahramanların o film içindeki alanlarının, görünürlüklerinin ve filmdeki alanlarının içinde özne olma hâllerinin konvansiyonel anlatı yapısı içinde dar görüşlü, tektipleştirilen ve egemene hizmet eden temsillerin yüceltildiği bir temelde var olması da eklemek gereken bir diğer nokta.
Sinemanın anlatı yapısına gelenekçi bir yerden yaklaştığı zaman dilimleri
Burada Hollywood stüdyo sistemi döneminin beyaz cishet erkek egemen yapısını gözümüzün önüne getirebiliriz — temsil alanını sadece belirli stereotipler üzerinden ele alıp cishet erkek merkezli natrans “kahraman” anlatılarını temsilin esas ekseni yapmasının da belirli çerçeveden çıkmayan bir anlatı geleneği oluşturduğundan bahsedebiliyoruz. Bu yapıda mutlak alan sahibi cishet beyaz erkeğin merkezde; özne, kahraman ve kurtarıcı olduğu; onun dışında kalan kadınların, LGBTİ+’ların, azınlıkların nesne konumundan, yardımcı rollerden hatta zaman zaman “düşman” kahraman temsillerinden öteye gidemediğini görebiliyoruz. Hem sinemada hem de televizyonda.
Tam da bu konu etrafında konumlanan 2020 yapımı belgesel Beyaz Perdenin Ardında (Disclosure) görünürlüğe ve temsile dair çok iyi bir örnek. Sinema ve televizyon tarihinden referanslarla Laverne Cox, MJ Rodriguez ve Jen Richards gibi birçok ismin trans temsilini, bu temsilin ele alınış biçiminden hareketle izleyici ekseninde uyandırdığı duyguyu LGBTİ+ ve kahramanla özdeşlik kurma; sinema ve televizyonda temsil alanlarının nasıl biçimlendirildiği ekseninde kendi deneyimlerini de aktararak anlatıyorlar.

Laverne Cox, Fotoğraf: The Guardian
Özne etkileşimi: Belgesel, öznenin hem izleyici hem de ekran ya da perdedeki karakterin özne konumunda birbiriyle nasıl etkileşim içinde olduğunun da altını çiziyor ayrıca. Belgeselden örnekle 1980’li, 1990’lı ve 2000’li yıllardaki bazı filmlerin ve dizilerin ya trans kimliğini düşmanlaştıran veya aşağılayan konumlara soktuğundan ya da fobik kitleler tarafından travmatik deneyimler yaşamış insanları yeniden o travmanın merkezine bıraktığından bahsediliyor.
Temsil hakkı ve alanıyla ilgili en altı çizilmesi gereken şeylerden biri trans kahramanların kendi hikâyelerinin merkezinde olmadığı bir anlatının yaygınlığı. Trans kahramanların ötekileştirildiği ve merkezdeki kahramana karşı düşman konumuna itildiği fobik anlatılardan, transların yer aldığı hikâyelerin çoğunlukla eril, baskıcı ve tetikleyici dille yansıtılmasına kadar, temsil alanını yine eril ve natrans çerçeveden ve bakıştan çıkaramayan anlatılara dair örnekler görüyoruz.
Belgeselde bahsi geçen filmlerden Dressed to Kill’de (1980) trans kadının karikatürize bir temsilinin natrans kadın karaktere karşı bir anti-kahraman olarak gösterilmesi örneğindeki gibi kahraman temsilleri zamanında fobik anlatı olarak sınıflandırılmayan ama bu anlatıya hizmet eden bir noktada duruyor. Boys Don’t Cry’da (2000) beden üzerinde baskı kurmaya çalışan natrans karakterlerin trans bir erkeği travmatik bir sahnenin ortasında bırakması da bir başka örnek.

Dressed to Kill (1980)
Belgeselde tetikleyici içerik olabilecek bu sahnelerde trans deneyimini yalnızca beden üzerinden gösteren ve özneleri travmatize edebilen anlatılar da eleştiriliyor. Çünkü bu hikâyeler, öznelerin hikâyesini yalnızca beden konusu etrafında biçimlendiriyor. Verilen örneklerde televizyon dizilerinden Nip/Tuck ya da CSI:NY gibi yapımlarda da yine trans temsillerinin ana karakterin hikâyesini sarsan, düşmanlaştırılmış yan karakterler olarak yansıtıldığını görüyoruz.
Bu yüzden: Örneklerle ele alınan temsil mevzusu, sinemadaki anlatı biçimlerinin ve geleneksele sıkışmış kalıpların değişip dönüşebilmesi ve filmlerdeki kahraman temsillerinin kapsayıcı kapılar açması için oldukça önemli. Perdedeki kahramanla özdeşlik kuran izleyici perdedeki özneyi kendi dünyasıyla birleştirirken bu kapsayıcı anlatı hem sinemanın hem de kendi dünyamızın temsil alanlarına ışık tutacak hiç kuşkusuz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Kim Kardashian ve Kanye West ayrılığında sanal taciz durumu; ilk Zorlu PSM prodüksiyonu Şehirde Kimse Yokken daveti; Beyaz Perdenin Ardında belgeselinde trans temsilleri.
06 Mar 2022

YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Akdeniz bölgesi ağırlıklı olmak üzere Türkiye’de her geçen yıl plastik atık ithalatı sorunu büyüyor. Başta Birleşik Krallık olmak üzere Avrupa’dan ithal edilen plastik atık miktarı 500 bin tona ulaşırken sahillerdeki mikro plastik sorunu büyüyor. İlk kez 1989’da gündeme gelen ancak son yıllarda yaygın kullanılan “atık sömürgeciliği” kavramı The Guardian’da yer alan bir haberde Türkiye için kullanıldı.

Arkasında ailesinin beklentileri, sınıfsal konumu, yaşadığı yer, aldığı eğitim, aile sermayesi, geleceğe ilişkin endişeleri olan, tercih formunun üzerinde adı yazan kişiyi düşünelim. Tercihi yapan el onun olabilir; peki o eli yönlendiren hayal, arzunun ne kadarı ona ait? Hayallerimiz, tercihlerimiz, arzularımız ne kadar bizim? Soruyu daha kökensel bir yerden soralım: İçimizde tercih yapan o “kişi” kim?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı (COP31), Kasım'da Antalya’da düzenlenecek. 2025’te Avustralya'nın bu zirveyi yapması hâlinde masrafların 2 milyar dolara ulaşabileceği belirtilmişti. Türkiye için böyle bir hesaplama yok, ancak İklim Değişikliği Başkanlığı yıllık 563,3 milyon lira olarak belirlenen ödeneğini ilk altı ayda 10 kat aşarak 5 milyar 590 milyon lira harcadı.

Yürümek yeni keşfedilmiş değil. Daha iyi olmak için öğrenilmeyi ve başarılmayı bekleyen uğraşlardan biri hiç değil. Tam tersine, insanın dünyayla ilişki kurmasının en eski biçimlerinden biri. Şimdi ona yeniden dönmemizin nedeni de bu kadar basit: İnsana özgü ortak bir eylemi ve onun gücünü yeniden hatırlamak.

Bugün özgünlükten söz ederken yalnızca fikirleri konuşmuyoruz, dili de konuşuyoruz. Çünkü dil, fark edilmeden standartlaşan ilk yer. Önce aynı kelimeleri seçiyoruz, sonra aynı benzetmeleri, ardından aynı düşünceleri... En sonunda ise birbirimize benziyoruz. Yapay zeka milyonlarca metnin ortalamasını çıkararak yazdığı için aynı dili üretiyor. Peki ya biz? Biz de uzun zamandır birbirimizin ortalamasını yaşamıyor muyuz?



