

Çevre ve bütçe dostu şehir otomobili: Suzuki Swift Hybrid Türkiye Elektrikli ve Hibrit Araçlar Derneği verileri, 2021'in ilk çeyreğinde Türkiye'de 6.548 hibrit otomobil satıldığını gösteriyor. TÜİK verilerinden de geçtiğimiz 10 yılda hibrit araçlara olan ilginin giderek arttığı sonucu çıkarılabiliyor. Hibrit otomobiller; yakıt tasarrufu, düşük karbon emisyonu, sessiz çalışma ve dayanıklılık gibi avantajlarıyla özellikle yoğun trafiğin bir rutin olduğu şehirlerdeki kullanıcıların ilgisini çekiyor. Küçük otomobillerin büyük markası Suzuki'nin %20’ye yakın yakıt tasarrufu sağlayan Swift Hybrid modeli ; Japonya’dan ilham alan minimal tasarımı ve işlevsel özellikleri de hesaba katıldığında "İyi ki Suzuki, iyi ki hibrit" dedirtiyor. Suzuki Akıllı Hibrit Teknolojisi’yle tanışın Daha yüksek yakıt verimliliği elde etmek için geliştirilen Akıllı Hibrit Sürüş Sistemi; motoru destekleyen hafif ve kompakt bir entegre marş alternatörü ve şarj gerektirmeyen lityum-iyon bataryayla hem performansı hem de verimliliği mümkün kılıyor. Suzuki Akıllı Hibrit Sürüş Sistemi ; motor durdurma, yeniden çalıştırma, kalkış/hızlanma ve yavaşlama süreçlerinde benzinli motorla uyum içinde çalışarak %20’ye yakın yakıt tasarrufu sağlıyor. Şık, işlevsel, zarif Güvenlik: Çift sensörlü fren destek sistem, kör nokta uyarı sistemi, adaptif hız sabitleme, uzun far asistanı, yalpalama asistanı, şeritten ayrılmayı önleme ve arka park sensörü gibi güvenlik teknolojisiyle donatılan Suzuki Swift Hibrit, sürüş güvenliğini en üst düzeye çıkarıyor. Eğlence ve tasarım : Her zaman "sürmesi eğlenceli sportif bir hatchback" olarak tanınan Swift'in krom vurgulu ızgarasını, parlak alaşım jantlarını, güçlü gövde çizgilerini ve sportif hatlarını taşıyan Swift Hybrid; 9 inç dokunmatik multimedya ve navigasyon sistemi, LCD yol bilgi ekranı gibi özellikleriyle sürücü ve yolculara en konforlu şehir içi ve şehirler arası yolculuk deneyimini sunuyor. Tek renk ve iki renk seçenekleriyle sunulan Suzuki Swift Hybrid'i keşfetmek ve test sürüşü randevunuzu almak için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Hava oldukça sıcak. Bir bankta oturmuş sanki deniz kenarındaymışım gibi hissetmeye çalışıyorum. Bugün evden çok uzaklaşasım yok, zihnimde gideceğim deniz kenarına. Ben hayalî deniz kokusunu burnumda hissederken eski İstanbul geliyor aklıma. Nasıldı acaba eski yaz günleri? Eski İstanbullular nasıl geçirirdi bu sıcak havaları?
Hiç şüphesiz; İstanbul, yüzyıllardır farklı yaşam alışkanlıklarına ve kültürlere ev sahipliği yapan ve bu kültürlerin ve yaşam alışkanlıklarının şehre bıraktığı yapılarla içinde birçok anı ve alışkanlık barındıran bir şehir. “Kim bilir benden önce kaç kişi yürümüştür bu yollarda” romantikliğinden ziyade değişen süreci kavramaya çalışıyorum aslında. Nitekim elbette ki yaz aylarının gelmesiyle birlikte sık sık söylendiğimiz artan sıcaklık ve nem hissi eski İstanbulluların da ortak dertleri arasındaydı.
Kent dışında fakat kentle bağlantılı: Sayfiyeler
Sayfiyenin kelime anlamını “yazlık ev” ya da “şehre yakın kır kesimi” olarak tanımlamak elbette mümkün ancak daha ayrıntılı bir tanım yapacak olursak; sayfiyeler; yılın belirli mevsimlerinde, rekreasyon ve dinlenme amaçlı gidilen, kent dışında fakat kentle bağlantılı yerler veya buralarda bulunan mevsimlik (ikincil) konutlardır diyebiliriz.
İnsanlar tarih boyunca, yaşadıkları ortamdan ve düzenden, kısa veya belirli bir süre için ayrılmıştır. “Tatil” adı verilen ve rutinden uzaklaşmayı temsil eden bu kavram, zaman içinde toplumların ihtiyaçları ve değişen koşullarla da farklılaşmıştır ve bu farklılaşmaya paralel olarak tatil için gidilen ve konaklanan mekânlar da değişim göstermiştir.
Aslına bakarsanız, mevsimlik konut kullanımı 19. yüzyılda ortaya çıkmış bir olgu da değil. Mısır ve Roma dönemlerinde, imparator ve üst düzey yöneticiler yılın sıcak mevsimlerinde serin kasabalarda bulunan yazlık saraylarına göç ederlermiş. Örneğin Napoli, Roma’nın sayfiyesiyken aynı dönemlerde Anadolu'nun Antakya bölgesinde bulunan Defne (Daphne), Antakyalı zengin kesimin sayfiye yeriymiş.
Altı ay yaz, altı ay kış
Bir yılı altı ay yaz, altı ay kış olarak düşünen İstanbul için sayfiye mevsimi havanın durumuna göre nisan veya mayıs aylarında başlar ekim ayına kadar sürermiş. Ayrıca İstanbul’un sayfiye geçmişinin Bizans döneminden itibaren var olduğunu söylemek mümkün. Bizans döneminde şehrin güvenli bölgelerinde bulunan yazlık saraylara yılın sıcak mevsimlerinde göç edilirmiş, Osmanlı döneminde de aynı alışkanlık devam etmiş. Sayfiye kültürü, Bizans döneminde yalnızca imparator ve ailesine özgüyken, Osmanlı’da 19. yüzyılın ikinci yarısında halk arasında da sayfiye alışkanlığı oluşmaya başlamış. Bahar aylarının sonuna doğru, padişahın verdiği fermanla birlikte sayfiyelere göç edilir, sonbahar başlangıcında yine padişah fermanıyla sayfiyelerden şehre dönülürmüş. Kağıthane, Üsküdar, Çamlıca, Bulgurlu, Çengelköy, Göksu, Paşabahçe, Büyükdere, Sarıyer, Bentler, padişahların günübirlik ziyaret ettiği sayfiye mekânlarıymış. Bu mekânlar aynı zamanda padişahın huzurunda çeşitli eğlencelerin düzenlendiği, spor karşılaştırmalarının gerçekleştiği, cirit ve tomak oyunlarının olduğu, pehlivan güreşlerinin ve daha birçok gösterilerin yapıldığı alanlarmış.
Osmanlı sayfiye kültüründe deniz hamamları
Osmanlı dönemi ve yaz denildiğinde deniz hamamlarından bahsetmemek elbette mümkün değil. 19. yüzyılın ortalarından başlayarak 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar İstanbul’da saltanat süren deniz hamamları, İstanbulluların serinlemek ve dinlenmek için tercih ettikleri mekânların başında geliyormuş. Yüzme, eğlenme ve güneşten yararlanma anlamında deniz hamamlarının sayısı İstanbul’da 1826 ve 1850 yılları arasında üç tane iken; 1872 yılında altmışın üzerindeymiş. İlk olarak denize girilen yerler; Galata Köprüsü, Büyükdere, Bakırköy, Yeşilköy ve Moda'ymış.
Vapur seferleriyle birlikte yeni yazlık mekânlar
İstanbul ve Boğaziçi iskeleleri arasında daha önce kayıklarla gerçekleştirilen ulaşımı, kayıklara göre daha konforlu ve güvenli olan buharlı gemilerle sağlamak için Osmanlı Devleti’nde kurulan ilk anonim şirket Şirket-i Hayriye’nin kurulmasıyla birlikte Boğaz köyleriyle İstanbul arasındaki ulaşımın vapurlarla sağlanmaya başlanması, yalıları yaz-kış oturulan bir mesken hâline getirmiş. Vapur seferlerinin ulaşımı kolaylaştırıcı etkisi, aynı zamanda Boğaziçi’ndeki nüfus yoğunluğunu da artırarak yeni yazlık mekânların oluşmasına neden olmuş. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu mekânları şu şekilde sıralamak mümkün: Adalar, Kadıköy, Moda, Erenköy, Fenerbahçe, Bakırköy ve Yeşilköy.
“İstanbul deyince aklıma bir masal gelir, bir varmış, bir yokmuş.”
–Bedri Rahmi Eyüboğlu
Eski İstanbul’un yaz dönemine dalmışken, hayalî deniz kenarında saat geç oldu; eve dönme vakti şimdi. Belki deniz hamamlarından, eski temiz deniz kıyılarından söz etmek çok mümkün değil şimdi; ancak İstanbul’da yaz bir şekilde hâlâ özlenmiyor mu?
Eyüboğlu’nun “İstanbul deyince aklıma bir masal gelir, bir varmış, bir yokmuş.” Sözleri çınlıyor kulağımda. Eskinin tüm güzel anılarıyla var olan İstanbul yazlarının yok olan güzelliklerini özlemle anmak var bugün, yenilerine yer açabilmek için bir umutla.
Kaynaklar:
Alkan, M. (2014). Osmanlı’da Sayfiye’nin İcadı. Sayfiye Hafiflik Hayali. İstanbul
Yağan. B., Binan, C. (2016). 1980 öncesinde İstanbul’da sayfiye olgusunun gelişim süreci. İstanbul Araştırmaları Yıllığı. İstanbul
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?




