Bir matbaanın yıllar süren mütevazı duruşu

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Servet-i Fünûn dergisinin 1891’de başlayan yayın hayatı, iki matbaa ve bin küsür sayıya sığmayacak kadar büyük bir hikâye. Eski dergileri karıştırırken Arredamento’nun 293. sayısında karşıma çıkan dosyası da bugün derginin ve yarattığı dönüşümün mekânsal yansıması üzerine birkaç kelam ediyor. Ben de bugün ona değinmek istiyorum; çünkü destanlara konu olmayacak ama yabana tanıklıkları bulunan binaların öyküsü bu.
Servet-i Fünûn: 17 Mart 1891 yılında başlayan yayın hayatına 26 Mayıs 1944 yılında son vermiş olan dergi, imparatorluktan Cumhuriyet yönetimine geçen bir toplumun, ilk popüler kültür organı. Batı ülkelerine dönük yüzü ve “Sanat sanat içindir”i benimseyen yazar ekibiyle de 19. yüzyılda yayın hayatına başlayan Harper’s Weekly, Illustrated London News gibi yayınlarla birlikte anılabilirken bunun tam olarak altını çizememişiz gibi geliyor. Üstüne okuma yapınca görebilirsiniz ki yazı işleri müdürlüğünü bir dönem Tevfik Fikret’in yaptığı dergide Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Cahit Yalçın, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Rasim ve Mehmet Rauf gibi isimlere rastlamak da mümkün. Bunun dışındaki bilinen yazarların da mutlaka ekipten birileriyle dirsek teması var.
Matbaa: Derginin sahibi Ahmet İhsan Tokgöz’ün Bâbıâli Caddesi’nde açtığı matbaası bir süre sonra teknik açıdan yetersiz kaldığı için Türbedar Sokak’a taşınıyor. Çünkü Ahmet İhsan Tokgöz, Fransa merkezli Hachette Yayınları’na özeniyor ve burasının kitap yayıncılığı yapmasını da arzuluyor. Taşınmış olan yapının mimari ve tarihi tam olarak bilinemiyor ama 1905 ila 1910 yılları arasında Fransa doğumlu inşaat mühendisi Eugène Freyssinet’in firmasının beton yapılarından biri olduğu tahmin ediliyor.
Neden önemli? Bu mekânın "dolu dolu yaşadığını" söyleyebiliriz. Çünkü Bâbıâli Caddesi 15 numarada yer alan ilk matbaaya ev sahipliği yapan mekân sonrasında imparatorluk dönemindeki ilk Müslüman fotoğraf stüdyosu olan Resne Fotoğrafhanesi olmuş ve Ahmet Mithat, Ahmet Rasim gibi isimlerin fotoğraflarını çekerek dikkat çekmiş. Bir süre sonra kapatılan yapı, Bâbıâli'deki olayları kontrol altına alabilmek için Dahiliye Nezâreti kararıyla karakola dönüşmüş ve en sonunda yıktırılıp kıraathane olarak açılmış. Hikâye böyle sonlanmıyor... Ayrıca binanın bir katında bir direniş cemiyetinin yer aldığı ve 1918'deki Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra yurt dışına kaçan Enver Paşa ve Talat Paşa'nın emri ile kurulan Karakol Cemiyeti’nin idare merkezinin, bu binadaki bir büro olduğu not ediliyor.

Kaynak: edebifikir.com
İkinci matbaa: Günümüze dek ulaşan ve Servet-i Fünûn matbaasını tanıtan broşür ise Sultan Mahmud Türbesi'nin yanındaki ikinci matbaada basılmış. Burası konumu ve kapasitesi itibarıyla işlek bir noktayı tutuyor. Ama sadece o da değil, İkinci Meşrutiyet'in ilanı gibi büyük olayların toplumsal yansımalarının görülebileceği aksiyon alanları, bu binanın manzarasında kaldığı için binanın döneme tanıklık ettiğini söyleyebiliriz. Fakat dergi ekibi, sessiz kaldıkları için eleştirilse de toplumsal duruşlarına uymadığı için bunları yazıya dökmüyor.

"Ahmet İhsan ve Şürekası matbaasının cepheden cadde üzerinden manzarası."
1950'li yıllara kadar bu matbaanın çıkardığı yayınlar açısından üstüne çıkan bir yayınevinin olmaması, bugün bile Avrupa'nın Türkiye gibi coğrafyaları nasıl etkilediklerini layıkıyla anlatan bir derginin önemini de gösteriyor. Mekânların dönüşümü ise bunun kültürel ve toplumsal hayata bir hediyesi.

"Matbaanın birinci katında eşya-i matbua asansörü karşısında."
Dergiyle ilgili inceleme yapmak isterseniz bir TÜBİTAK projesi sebebiyle dijitale aktarılan derginin sayılarına göz atabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Demek yok. Sadece eski İstanbullularla biraz nostalji yapacağız.
30 Ağu 2020

YAZARLAR

Ege Dikencik
1990'da Bursa'da doğdum. Bursa Erkek Lisesi ve İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden mezun oldum. Beş sene süren profesyonel spor hayatım ve birkaç sene zorlanarak gittiğim şan dersleri hayatıma nasıl şekil vermem gerektiğiyle ilgili çok şey öğretti. İstanbul'a geldiğimden beri birçok farklı işi ucundan deneyimledim ve harika insanlarla tanıştım. Şimdilik öğretim hayatıma yüksek lisansa kadar ara verdim; 'eğitim' hayatım ise tam hızıyla devam ediyor.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Kar-kış demeden güne Boğaz'ın soğuk sularına atlayarak başlayan İstanbulluların sayısı her geçen gün artıyor. Sarayburnu'ndan Suadiye'ye, oradan Bebek'e, şehrin farklı noktalarından denize giren bu cevval yüzücüler arasında Kapalıçarşı esnafından eski bankacılara, lisanslı sporculardan hiç yüzme bilmeyenlere pek çok farklı profil var. Ortak noktaları ise üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denize sırtlarını dönmeyi reddetmeleri...




