Buralar hep dutluktu, şimdi ne olacak?

SoliSeyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.
Kemerburgaz’a ilk kez ailemle birlikte 2005 yılında taşınmıştım. O sıralarda Kemerburgaz ve Göktürk’ü şehre bağlayan Hasdal yolunun yapımı yeni bitmişti. Ondan öncesinde burası tek şeritli toprak bir yoldu ve ulaşım zorluğu açısından buraya ‘‘şehir dışı’’ gözüyle bakılıyordu. Kemerburgaz ve Göktürk’ün tam ortasında kalan Kemer Country’nin yapılmasının ardından burada da bir hareketlilik başladı. İmar izni olan arsa sahipleri arsalarını sitelere açtı. “Siteleşme” yaygınlaştı. Köy, koca bir semte dönüştü.
Aslında Kemerburgaz çok eski bir yerleşim yeri. Geçmişi Bizans’a kadar uzanıyor. Hatta o dönemdeki adı Pirgos. Osmanlı döneminde de daha çok Rumların yaşadığı bir köye dönüşüyor. Sonrasında 93 Harbiyle birlikte göç almaya başlıyor. 1924 mübadelesiyle birlikte buradaki Rumlar Yunanistan’a gönderiliyor, Selanik taraflarından gelen Türkler de buraya yerleştiriliyor. Sonrasında tabii başka başka göçler de alıyor, geleni gideni çok oluyor. Ben de son 20 yıldır hem gelenlerden hem de gidenlerden biri olarak bu dönüşüme tanıklık ediyorum.

Başlangıç noktası: Kemerburgaz ve çevresi dönüşüyor
Son 10-15 yıl baş döndürücü bir değişimle geldi. Özellikle çocuklu ailelerin daha fazla buralara yerleşmeye başlamasıyla Kemerburgaz da ilgi çekmeye başladı. Evler şehir merkezindekilere göre bahçeli ve daha geniş olduğu için burası, özellikle her çocuklu ailenin rüyası gibi. Şehir dışındaki Zekeriyaköy, Demirciköy gibi yerlere kıyasla Göktürk ve Kemerburgaz şehrin merkezlerine harita üzerinde daha yakın. Şehrin yoğunluğundan kaçanlar için de oldukça pratik. Durum böyle olunca çok süratli bir şekilde yapılaşma başladı, sitelerin sayısı arttı.
Bildiğimiz anlamda “şehirleşme”, Kemerburgaz’a göre Göktürk’ü daha fazla ele geçirdi. Vaktiyle iki-üç mağazası, kahvecisi olan, “belde” olarak geçen, karakolu bile olmayan bu mahallede şimdilerde en klasik deyimle “yok yok”. Bir AVM’yi doldurabilecek kadar çok marka ve mağaza ana cadde üzerinde sıra sıra. Son yıllarda yeni yeme içme yerleri de açıldı. Artık trafik bile sıkışıyor Göktürk’te. Eh, İstanbul Havalimanı’yla birlikte metro da geldi. 2005 yılındaki halini bilen biri için hâlâ şaşırtıcı.

Kemerburgaz ise eskisine göre biraz daha kalabalıklaşmış ve betonlaşmış olsa da meydanındaki turşucuları, kahveleri ve yerlisiyle olduğu gibi duruyor. Site akımı başlamadan önce bir köy olarak geçiyordu burası.. O zamanlarını bildiğim için bana hâlâ aynı köy hissini veriyor; Belgrad Ormanları’na açılan yolun girişine konumlanmış bir köy… Buradaki arsalarda uzun süre imar izni yoktu, bundan ötürü de yapılaşmada yavaş kaldı. Diğer yandan bu durumun, yerlisinin yoğunluklu olarak yaşadığı, bilenin geldiği bir yer olmasıyla da ilgisi var. Böyle olunca Göktürk son sürat ilerlerken Kemerburgaz’ın merkezi daha sessiz sakin, kendi halinde bir köy gibi kaldı.
Son yıllarda hem şehirden kaçmak hem de şehre yakın olmak isteyenlere ek olarak İstanbul Havalimanı’nda ya da havayollarında görevli olan ve yakınlığından ötürü Kemerburgaz’ı tercih edenlerin de buraya yerleşmeye başlamasıyla özellikle sitelerin nüfusu arttı. Şimdi eskisi ile yenisi bir arada yaşayan bir yer oldu. Fakat özellikle müstakil evlerin olduğu, güvenlikli, “gated community” diye tanımlayabileceğimiz sitelerde o bölgeye dair herhangi bir aidiyet hissi yok. Kemer Country gibi büyük siteler marketleri, yeme içme yerleri, sosyal aktivite alanlarıyla kendi içlerinde birer mahalle gibi. Hatta tanım ve ölçek olarak “mahalle” küçük bile kalabilir. Her site bu kadar büyük olmasa da onlarda da hayatlar dışarıya kapalı. Ortak bir kültür yok çünkü çok fazla bir ortaklık kurulmuyor. Yerleşenler de bunu tercih ediyor gibi görünüyor.

Fitili ateşleyenler
Birkaç yıl önce buraya yeniden yerleşenlerden biri olarak benim buradaki hikayeme gelecek olursak… Ailemle Kemerburgaz’a taşındığımız yıllarda henüz bir lise öğrencisiydim ve açıkçası burası bana biraz “sıkıcı” geliyordu. O yaşlardaki birine uygun pek seçenek daha doğrusu çeşitlilik yoktu. Civarda yaşayan bir arkadaşımla buluştuğumuzda yaptığımız tek aktivite kahve içmek ve süper markete girip raflarına bakmaktı. Bir de uzak olduğu ve o sıralarda ulaşım çok zor olduğu için şehir merkezinde de geç saatlere kadar vakit geçiremiyordum; arkadaşlarım okul çıkışı Beyoğlu’nda gezip tozarken ben kös kös eve dönüyordum.
10 yıl boyunca yaşadım burada. Ulaşım hâlâ bir dert olduğu için araba kullanmayı öğrenmek zorunda kaldım. Sonrasında şehir merkezinde yaşamaya başladım. Uzunca bir süre şehir merkezinde yaşadıktan sonra 2022’nin sonunda, o sıralarda yaşadığım evden çıkmam gerekti ve özel hayatımdaki değişikliklerden ötürü buraya geri döndüm.

Merkezde yeni bir ev bulmadan önce, ilk durak olarak buraya geldim. Burada ailemin boş duran bir dairesi vardı, kira vermeden burada yaşayabilecektim ve o aşamada kira vermemek öncelikli bir durumdu benim için. İşim gereği sürekli şehir merkezinde olmam gerektiğinden burada çok fazla kalmam diyordum ki meğersem üstüne bir de kiraların çılgınca arttığı o döneme denk gelmişim. İçi hiç iyi durumda olmayan evler için bile çok uçuk kiralar isteniyordu. Durum böyle olunca hem kira vermem hem de yaşayacağım evin içine ciddi bir masraf yapmam gerekiyordu.
Sonrasında maalesef 2023 Şubat’ında, Güneydoğu Anadolu depremleri oldu. İhmal edilen pek çok konuyu acı bir şekilde hatırlattı bize. İstanbul depremini de. Ev arayışı sırasında baktığım evlerin çoğu depreme dayanıklılık konusunda şüphe vericiydi. Bu süreçte taşınacağım binanın dönüşüme girip girmeyeceği, tekrar ev aramam gerekip gerekmeyeceği gibi sorular da oluştu kafamda. Ve kiralar bir tur daha arttı, takip bile edemedim.

Kendi işini yapan biriyim ve hem ekibimizin hem de şirketimiz Dadanizm’in ekonomik varlığını sabit tutmaya çalışırken bu kiralara eve çıkmam çok gerçekçi durmuyor. Ayrıca yaşadığım yer yeni yapılmış, kontrolleri gerçekleştirilmiş ve alçak katlı bir bina. İstanbul depremi beni çok endişelendiriyor ama en azından yaşadığım yer açısından kendimi güvende hissediyorum. Tüm bu nedenlerle Kemerburgaz’da yaşamaya devam ediyorum. Diğer yandan yarı zamanlı olarak bir de Londra maceram başladı. Gitgelli bir şekilde yılın bir bölümünü de orada geçiriyorum. Nerede kök salacağıma tamamen karar verene kadar tüm dinginliğiyle Kemerburgaz benim şu anki evim.
Gitmeli-gelmeli, neredeyse 20 yılı devirmiş biri olarak, “yaşlanınca” demeyeyim de yaş alınca, Kemerburgaz’a da bakışım değişti. Yaşım daha küçükken merkezin hareketliliği ve çeşitliliği burada yoktu tabii. 20’li yaşlarında kanı kaynayan biri için buradaki o yavaşlık ve dinginlik bana çok ters geliyordu. Artık ormanın dibinde yaşamak daha iyi hissettiriyor. Evimin baktığı ormanda baharları bülbüller ötmeye başlıyor. Bazen gece her şeyi kapatıp onların sesini dinliyorum. O çok haz etmediğim yavaşlık ve dinginlik şimdilerde iyi geliyor. Arada bir merkeze inip turşu almak ve turşucunun ikramı turşu suyunu içmek de…

Yeni bir merkez ve barınma hakkı
Ulaşım imkanlarının olmaması sebebiyle 10-15 yıl önce Kemerburgaz kesinlikle daha uzaktı şehir merkezine. Tabii ulaşım hâlâ problem, burayı şehrin merkezlerine bağlayacak yeni ulaşım formülleri gerekli ama zamanla eklenen yeni otobüs hatları ve metronun etkisi görülüyor. Artık daha yakın hissettiriyor Kemerburgaz’ın şehir merkezine olan mesafesi. İstanbul Havalimanı’yla birlikte daha çok geleni gideni olduğu için algısal olarak da galiba herkesin zihninde Kemerburgaz artık biraz daha yakın. Dolayısıyla artık mesafe olarak uzak olsa da ‘‘dışarıda’’ kalan bir yer değil.
İstanbul’da barınma hakkına ulaşmak bir kriz. Şu ara artan kiralardan, yaşadığı evden, ev sahibinden bahsetmeyen kaldı mı bilmiyorum. Alım gücümüz hızla azalırken artan kiralar bizi büyük bir çaresizliğin orta yerine bırakıveriyor. Ki söylemeye bile gerek yok, barınma hayatımızın en öncelikli hakkı. Üstelik bir de bu kiraların istendiği evlerin çoğu deprem kontrolü yapılmamış binalarda, oldukça bakımsız ve ek masraf gerektiriyor. Diğer yandan burası, epey kuzeyde kalıyor ve deprem açısından riskli görülmeyen bölgede yer alıyor. Bir de burada yapılaşma oldukça yeni olduğu için binaların büyük bir çoğunluğu da yeni, 1999 sonrasında inşa edilmiş. Hatta son beş-altı yıl içerisinde… Yeni olması şu açıdan da önemli: Merkezdeki evler, eğer dönüşümden geçmediyse, çok eski ve buna rağmen de yüksek kiralı. Buradaki binaların içi yeni olduğu için artı bir yenileme masrafı gerektirmiyor. Ulaşımın gelmesine ek olarak Kemerburgaz ve Göktürk’e talebin artmasında deprem gerçekliğinin ve emlak krizinin de payı var. Benim burada kalma tercihimde de tüm bunlar belirleyici oldu fakat bu koşullar buraya son yıllarda yerleşen herkes için geçerli.

Önümüzdeki 15-20 yılda konut krizi sonuçlarından biri olarak İstanbul’da merkez ne kadar genişleyebilir? İstanbul banliyöleri, Karadeniz kıyısındaki mahalle ve köyler kendi içlerinde nasıl merkezlere dönüşebilir? Bu gibi soruların cevapları belki şehir plancılar tarafından masaya yatırılmalı fakat Göktürk’ün şimdiden bir merkez olduğunu söyleyebilirim. Göktürk-Kemerburgaz hattında neredeyse boş kalan her araziye yeni bir site yapılıyor. 2005’te ilk geldiğimizde de yapılaşma yoğundu ama hem pandemi hem de İstanbul Havalimanı buraya olan ilgiyi artırdı. Artık hafriyat kamyonları her yerde. Zaten bence Kemerburgaz = Hafriyat kamyonu. Göktürk üçüncü köprüye de çok yakın, bundan sonrası çok hızlı ilerleyecek. Kuzey ormanlarının haliyse beni çok üzüyor. Sığmıyoruz, taşıyoruz, taşınıyoruz, yıkıyoruz; yeni bir merkez için vazgeçilenlerin yükünün farkında değiliz.
Burası Belgrad Ormanları’nın ve Kağıthane Deresi’nin hemen yanında (Hamidiye sularının merkezi burada hatta), kemerlerle çevrilmiş bir yer olsa da hayatın zorlu koşuşturması ve betonlaşmayla birlikte diyebilirim ki buradakilerin artık öyle doğrudan doğayla bir ilişkisi yok. Burası evlerin giderek birbirine yaklaştığı, bahçelerin azaldığı, betonla iç içe ama ormanla da çevrili garip bir yer. Haftasonları hava güzelse yapılan orman çıkartmalarının dışında burada doğanın günlük hayat içerisindeki alışkanlıklar açısından çok bir etkisi yok maalesef.
Kemerburgaz’da İstanbul’a sıfır, ekolojik ve kolektif bir kültür sanat köyü kurabilir miyiz deseler önce hemen üzerine bir bina dikilmeden, betonlaşmadan o köyü kuracağımız yeşillik bir alan bulalım derdim. Şaka maka, galiba bir gün Kemerburgaz’dan bahsederken buralar hep dutluktu diyen o insan olacağım.
Editörün notu: Bu yazı, Seden Mestan ve Elif Bayram arasında geçen röportaj üzerinden düzenlenmiştir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SoliSeyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Hasdal-Okmedyanı bağlantısı üzerinden ilerliyoruz. Kağıthane’den kıvrıla kıvrıla, gittikçe yeşillenen; dolayısıyla da “şehirden uzaklaştığımız” hissine kapıldığımız bir yoldayız. Yolculuk Kemerburgaz’a, Seden'le buluşmaya.
24 May 2024

YAZARLAR

Seden Mestan
Bir hayat görüşü olarak “dadanizm”, bir şeyi usulca sevip bir kenara bırakmayı değil, o şeye sırılsıklam dadanmayı gerektirir. Türler arası ayrım yapmaz, popüler kültürün her alanına dadanır.

Soli
Seyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.
İLGİLİ OKUMALAR
Kültürel değer üretme biçimi değişiyor. Seyahat de bunun dışında kalmıyor. Seyahatin tarihsel işlevlerinden biri olan öğrenme, kültürel katılım ve karşılaşma, dijital çağın koşullarında yeniden görünür oluyor.

12 Ağustos’ta yaşanacak tam güneş tutulması Grönland’ın doğusundan başlayıp güneye doğru ilerleyecek ve ardından İzlanda’nın batı kıyıları ile İspanya’nın kuzeyinden geçecek. Yaklaşık iki dakika sürecek bu doğa mucizesine tanık olmak isteyenler için farklı zevklere göre öneriler hazırladık.

23-28 Haziran arasındaki Paris Erkek Moda Haftası bir kez daha gösterdi ki bugün moda yalnızca kıyafet üretmiyor; şehirlerin kültürel ritmini belirleyen, farklı disiplinleri aynı masada buluşturan ve en beklenmedik karşılaşmalar için alan açan canlı bir ekosistem olmaya devam ediyor.

Kuruçeşme'de, sadece randevuyla hizmet veren Salon Kantiem, Türkiye'nin ilk bağımsız saatçilik butiği olma iddiasında. Ama bir mağazadan çok bir buluşma noktası olarak tasarlanmış. Türkiye'de bağımsız saatçilikte yaşanan dönüşümün ortasında duran isimlerden biriyle, Turkish Watch Guy'ın kurucusu ve yeni açılan Salon Kantiem'in ortaklarından Doruk Ünlü'yle saatlerin anlattığı hikayelerden ve Türkiye'nin potansiyelinden sohbet ediyoruz.

Belki Canelé’sini belki Earl Grey’li kekini tattınız ama muhtemelen henüz onunla tanışmadınız. Mitte Brot'un pasta şefi Gökçe Durukan, şehrin kahve laboratuvarı Petra’nın kahve eşlikçileriden sorumlu. Sabahın erken saatlerinde müşterilerine sıcak ve taze ürünler servis etmek üzere geceden çalışmaya başlayanlardan yalnızca biri. Gecenin son, sabahın ilk durağının temsilcisi. Gökçe’yle pâtisserie yaklaşımlarına, pasta şefi olarak rutinlerine ve şehirde gece çalışmaya dair laflıyoruz.




