

Jam Session film seçkisi MUBI’de İrlanda ruhunu İstanbul’un en güzel sahnelerine taşıyan ve şehrin iki yakasını alternatif sahnenin öne çıkan isimleriyle bir araya getiren Jam Session konserleri; #RuhunuDinle mottosuyla The Irish Spirit YouTube kanalında devam ederken, Jam Session şimdi de bizi MUBI ve Salon IKSV ortaklığıyla hazırladığı film seçkisiyle buluşturuyor. Müziğin ön planda olduğu beş filmden oluşan seçkide, izleyenlerin ruhuna dokunacak birbirinden özgün müzisyenlerin hayatlarını izlerken İrlanda ruhunu iliklerinizde hissedeceksiniz. Seçkide neler var? I nside Llewyn Davis : Coen Kardeşler’e Cannes’da Jüri Büyük Ödülü kazandıran film; melankolik folk müzisyeni Llewyn Davis’in trajikomik öyküsünü aktarıyor. Seyirci, filmin başrolü Oscar Isaac’in çarpıcı performansını izlerken 60’larda New York’ta yeniden doğan folk müzik tınılarıyla buluşuyor. Mimaroğlu : Kasetler, ses kayıtları, fotoğraflar, avangard müzik. İlhan ve Güngör Mimaroğlu’nun biyografisinin aktarıldığı eşsiz bir görsel-işitsel deneyim yaratan, bizi radikal bir sanatçının zihninin içine ışınlayan Serdar Kökçeoğlu imzalı özel bir belgesel. Max Richter’s Sleep : Uyku ve ses arasındaki ilişkiyi inceleyen bu yaratıcı belgeselde dünyaca ünlü besteci Max Richter’in Uyku isimli sekiz saatlik baş yapıtının nasıl ortaya çıktığı ortaya koyuluyor. Scott Walker: 30 Century Man : Rock tarihinin en gizemli figürünün dünyasına nadiren atılan bir bakış olan belgesel, Walker’ın hayranlarından bazılarıyla önceden hazırlanmadan yapılmış röportajlarla onun popüler müziğe olan etkisinin izini sürüyor. Tripping with Nils Frahm : Bu büyüleyici konser filmi, Nils Frahm’ın Funkhaus Berlin’deki canlı performansına tanık olma fırsatı veriyor. Çağdaş müziğin en önemli figürlerinden birinin hünerli ellerinde, neo-klasik piyano tınılarıyla ambient müzik bir araya geliyor. Müziğin ön planda olduğu bu seçkiyi Jam Session kapsamında MUBI platformu üzerinden izleyebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Texas eyaletinin başkenti Austin, “Dünyanın canlı müzik başkenti” olarak biliniyor. Binin üzerinde canlı müzik mekânının bulunduğu şehirde, 100 bin kişiye düşen canlı müzik mekânı sayısı 46,4. Bu, ABD’deki en yüksek oran.
SXSW ve Austin City Limits gibi dünyaca ünlü festivallere ev sahipliği yapan şehirde müzik endüstrisinin yarattığı yıllık ekonomi, milyar dolar seviyesinde. Sadece SXSW festivali, 2019’da bölge ekonomisine 355,6 milyon dolar katkı sağlamış. Gerek sivil kuruluşlar gerek devlet kurumları sayesinde müzisyenlerin kariyer planlamasından sağlık hizmetlerine kadar birçok konuda destek bulabildiği Austin’in bir canlı müzik başkenti olma iddiası, eskiye dayanıyor.
Austin'e göç: 1800’lerin sonlarında bira bahçeleri ve konser salonlarında yoğunlaşan sosyal hayat, hep müzikle iç içe olmuş. 1930’lardan itibaren ABD’de seyahat eden blues ve caz müzisyenleriyle big band’lerin uğrak noktası olan Austin, 1960’larda country müzisyenlerini ağırlıyor. 1972’de müziği bırakarak Nashville’den buraya taşınan Willie Nelson, Austin’de yeni bir nefes buluyor ve country rock ya da progresif country olarak adlandırılan, geleneksel country müziğine bir karşı duruş olan tarzını yaratıyor. Hippiler yerini punk’lara bırakırken; uygun kiraları, açık fikirli seyircileri, çok çeşitli müzik türlerine yer veren mekânlarıyla şehrin popülerliği giderek artıyor. Kariyerlerine iyi bir başlangıç yapmak isteyen müzisyenler, akın akın Austin’e göç ediyor.
"Austin’i tuhaf tut": Bazı merkezler dışında çoğunlukla muhafazakâr bir eyalet olan Texas’ta, bu kadar özgürlükçü bir şehir yaratılmış olmasında hem bölgedeki nüfus yapısının hem de 1881’de kurulan University of Texas’ın etkisi var. Kendi ülkelerinde politik ve dinî sebeplerle baskı gören; Almanya'dan, Çek Cumhuriyeti'nden ve Polonya'dan gelen göçmenlerin özgürlüklerini koruma isteği, üniversite çevresindeki akademik dünyayla birleşince Austin, sakinlerinin kendileri gibi olabildiği, başkasına zarar vermedikleri sürece diledikleri gibi yaşadığı, kimilerine “tuhaf” gelebilecek davranışları kucaklayan ve “Keep Austin weird” (Austin’i tuhaf tut) sloganını benimseyen bir özgürlükler şehri olarak şekilleniyor.
Dünyanın canlı müzik başkenti: “Dünyanın canlı müzik başkenti” tanımı, Austin Ticaret Odası’nın eseri. Şehrin güçlü müzikal kimliğini vurgulamak isteyen kurum, etkinlikler açısından zayıf olması beklenen pazartesi gecesi bile şehirde 70’ten fazla konser olmasından yola çıkarak bu sloganda karar kılıyor ve Temmuz 1985’te Billboard dergisine verdiği ilanda bu cümleyi kullanıyor. Slogan, 1991’de belediye tarafından Austin’in resmî sloganı kabul ediliyor.
Pandemi nedeniyle bir yıldan uzun süredir mesleklerini icra edemeyen müzik sektörü çalışanlarının sesini sosyal medyada duyurmaya çabaladığına tanık oluyoruz. Peki canlı müziği can damarı yapmış bir şehir, bu gerçeklikle nasıl başa çıkıyor? Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Austin’de de Covid-19’un müzik sektörüne etkisi yıkıcı olmuş. Örneğin; şehrin en büyük bağımsız organizatörü Margin Walker, sektörden çekilmiş. Müzikle nefes alan Austin sakinleri ve bu alanda faaliyet gösteren kuruluşların oluşturduğu kamuoyu baskısıyla, canlı müzik mekânlarına yönelik 5 milyon dolarlık bir destek planı açıklanmış. ABD’de aşılamanın hızıyla sis yavaş yavaş dağılmaya başlasa da Austin’in de kesintiye uğrayan hikâyesine bıraktığından farklı bir yerden başlayacağını söylemek yanlış olmaz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İçindekiler: Nova Norda'nın bozuk plak gibi dinlediği şarkılar, serbest stil klasik müzik: cktrl, gerçekten zor ikili: Difficult People.
04 Haz 2021

YAZARLAR

Artemis Günebakanlı
Duende müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
“Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar” başlıklı sergi, 212 Photography Istanbul’un 2026 edisyonunda Erbak ailesinin üç kuşağının seyahat tutkusu ve fotoğraflarını biraraya getiriyor. Nuri Z. Erbak (1914), Mehmet H. Erbak (1950) ve Ceylin Erbak Aytekin’in (1988) dünyanın farklı noktalarında çektiği kareler, 1930’ların Mısır ve Japonya’sından Tibet’e, Antarktika’ya uzanıyor. Bu arşivin nasıl oluştuğunu fotoğrafçı, yazar ve Erbak ailesinin üçüncü kuşak temsilcisi Ceylin Erbak Aytekin ile konuştuk.

Ela Lee, kendi hayatından izler taşıyan ilk romanı Ceyda’da, dışarıdan kusursuz görünen hayatı bir cinsel saldırının ardından parçalanan Türk-Koreli genç avukat Jade’in hikayesini anlatıyor. Rıza, adalet, göçmenlik, aile, başarı baskısı ve suçluluk duygusu etrafında ilerleyen roman, Jade’in başına gelenlerden çok, yaşadıklarının ardından kendisi ve kurduğu hayatla yeniden yüzleşmesine odaklanıyor.

1960’ların başında Sirkeci’den Almanya’ya giden trenlere binenler birkaç yıl çalışıp dönmeyi düşünüyordu. Ama bavullarda yalnızca eşya değil, dil ve kültür de taşındı. Bekir Yıldız’dan Aras Ören’e, ‘Emine’ Sevgi Özdamar’dan Fatma Aydemir’e uzanan 60 yılı aşkın edebiyat geleneği “misafir işçi”nin Almancayı nasıl içeriden dönüştürdüğünü ve sonunda o dili kendi evi hâline getirdiğini anlatıyor.

İsviçreli sanatçı Ugo Rondinone, İstanbul’daki ilk kişisel sergisi "the sun and the mountain"da neon renkli taş heykellerini gün doğumu ve gün batımı suluboyalarıyla buluşturuyor. Dirimart Dolapdere’de 8 Kasım’a kadar görülebilecek sergi, dağların dikeyliğiyle ufkun yataylığını karşı karşıya getirerek insanın doğayla kurduğu ilişkiyi ele alıyor.

Lukas Dhont’un Cannes’ın ana yarışmasında prömiyerini yapan üçüncü uzun metrajı "Korkak", Emmanuel Macchia ve Valentin Campagne’a En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı. Dhont ile festivalde biraraya geldiğimizde ilk kez bir savaş filmi yapmasından, daha büyük bir ölçekte çalışmaktan ve filmin çıkış noktasındaki fikirlerden konuştuk.




