Çoklu krizler döneminde eğitim: Sınıflar yasın ve umudun da mekanı olabilir mi?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Günümüzde öğretmek ve öğrenmek, geçmişe kıyasla çok daha ağır bir sorumluluğa dönüşmüş durumda. Savaşlar, salgınlar, pandemiler, depremler, seller, orman yangınları artık yalnızca uzak dünyaların haberleri değil; sınıflarımızın, hafızalarımızın, bedenlerimizin birer parçası hâline geldi. Kayıplar, belirsizlikler ve kırılganlıklar, öğretmenin ve öğrenmenin dokusunu oluşturmaya başladı. Burada eğitmenler de öğrencilerle birlikte, hem bireysel acıların hem de kolektif yaraların tanığı oluyor.
Yas, pedagojik pratiğimizde istisnai bir deneyim olmaktan çıktı; sürekli eşlik eden bir gerçeklik hâline geldi. İnsan yaşamlarının, doğanın, geleceğe dair tahayyüllerin kaybı, sınıflarımızı sessizce dolduruyor. Bir travma ve bellek çalışmaları eğitmeni olarak, bu kırılganlık ve yitim ortamında öğrencilerimle birlikte öğrenmenin ve dönüşmenin yollarını arıyorum.
Özellikle birinci sınıf öğrencileriyle çalışmak, birkaç yıl öncesine göre çok daha farklı bağlamları düşünmeyi gerektiriyor. Öğrenciler artık bize “boş levhalar” olarak gelmiyorlar; pandeminin, siyasi istikrarsızlıkların, savaşların ve iklim krizlerinin yükleriyle geliyorlar. Bizler de kendi yaslarımızı taşıyoruz: Çöken ekosistemlerin, kaybolan toplulukların, gerçekleşemeyen geleceğin yasını. Artık "nötr" ya da "salt akademik" bir alan mümkün değil.
Krizler, öğretmenin ve öğrenmenin doğal zeminine dönüşmüş durumda.
- Son iki senedir Türkiye’de hazırlayıp verdiğim “Eleştirel Travma ve Bellek Çalışmalarına Giriş” lisans dersinde bu dönüşümü doğrudan deneyimliyorum. Başlangıçta biraz daha teorik bir çerçevede tasarlanan ders, kısa sürede öğrencilerin yaşadığı güncel kırılganlıklarla iç içe geçti.
Cathy Caruth’un “aşılamaz deneyimin tekrar eden dönüşü" olarak tanımladığı travma; öğrencilerin pandemi, yerinden edilme, ekonomik kriz, siyasal kriz ve afet deneyimlerine de işaret ediyor. Öğrenciler, kendi yaşadıkları acıları travma ve bellek teorisinin diliyle anlamlandırmaya çalışıyorlar. Böylelikle sınıf, yalnızca akademik bilgi üretiminin değil, birlikte düşünmenin, söz üretmenin, birlikte yas tutmanın ve birlikte dönüşmenin mekanına dönüşüyor.
Kaybın tanındığı ve görünür kılındığı sınıflar
Judith Butler'ın Precarious Life (2004) eserinde vurguladığı gibi yas, kaybın tanınması ve görünür kılınması için politik bir pratiktir. Bu bağlamda derslerde bazen uzun sessizlikler oluşuyor; bir öğrencinin sesi titriyor, kelimeler eksik kalıyor. Bu anlar, öğretmenin ve öğrenmenin kesintiye uğradığı değil; birlikte düşünmenin, birlikte dayanmanın derinleştiği zamanlar oluyor.
Üstelik yas tutmak, yalnızca insan yaşamlarına dair değil. Deborah Bird Rose ve Thom van Dooren gibi düşünürlerin belirttiği gibi, çevreyle ilgili kayıplar da "yavaş şiddet" biçiminde yaşanıyor. Savaşlar, seller, depremler, yalnızca yapıları değil; bir nehrin hatırasını, bir ormanın hafızasını, bir hayvanı da silip süpürüyor. Yangınlar yalnızca ağaçları değil; binlerce yıllık yaşam ağlarını ve bilgisini de yok ediyor.
- Biz bu yok oluşların içinden geçerken sınıf, insan-merkezli anlatıların ötesine geçerek, insan ve insan-olmayan yaşamların ortak kaderi üzerine düşünmenin de alanı hâline geliyor.
İnsan ve insan-olmayan kayıpların izinde öğrenciler, aynı zamanda birbirlerinin acılarına tanıklık etmenin inceliklerini de öğreniyorlar. Tanıklık etmek, Shoshana Felman ve Dori Laub’un işaret ettiği gibi, yalnızca birini duymak ve onu dinlemek değildir; esasen başkanın acısına etik bir sorumlulukla yanıt verebilmektir. Bu süreç elbette her zaman kolay ilerlemiyor ancak tam da bu zorlanmalar, birlikte öğrenmenin ve birlikte dönüşmenin en sahici anlarını oluşturuyor. Tam da bu bağlamda, kriz zamanlarında sınıfta nasıl davranılması gerektiği meselesi de özel bir önem kazanıyor.
- Therese A. Huston ve Michelle DiPietro’nun 2007 tarihli araştırması, öğrencilerin bu konuda çok net bir beklenti taşıdıklarını ortaya koyuyor: “Kriz anlarında en iyisi bir şey yapmaktır.”
Bu araştırmada öğrenciler, öğretmenlerinin ya da öğretim üyelerinin krizlerden hiç söz etmemesinden sıklıkla şikayet etmiş; buna karşın, yaşanan felaketin küçük bir jestle bile olsa anılmasını büyük bir minnettarlıkla karşıladıklarını belirtmişler. Araştırmaya göre, müdahalenin büyüklüğünden çok, herhangi bir şekilde harekete geçmek önemli gibi görünüyor. Bir dakikalık bir sessizlik istemek gibi basit bir jestten olayları derse entegre etmeye kadar uzanan pek çok yöntem, öğrenciler için anlamlı bulunmuş.
Kriz anları, öğrencilerin bilişsel yüklerini de artırdığı için, teslim tarihlerinde esneklik tanımak, ders yükünü hafifletmek ya da kriz sırasında işlenen konular için gözden geçirme oturumları düzenlemek öğrenme süreçlerini destekleyebilecek öneriler olarak sıralanmış. Tam tersine, hiçbir tepki vermemek ya da olayı hızlıca geçiştirmek ise öğrencilerin yalnızlık ve kopukluk hislerini artırmış.
11 Eylül saldırıları sonrası yapılan bir araştırmada, günlük yazma egzersizlerinin ve olayla ilgili temaları işleyen hikayelerin, öğrencilerde travma belirtilerini azalttığı gözlemlenmişti. Kendi disiplininin merceğinden yaşanan trajediyi ele almak; bir edebiyat dersinde ilgili bir şiir üzerinden, bir tarih dersinde benzer geçmiş olaylar üzerinden ya da bir mühendislik dersinde yapısal çözümler üzerinden ilerlemek de mümkün. Tüm bu pratikler, yaşananları yok saymadan, tam da o anın biricikliğine ve hafızasına dahil ederek ve birlikte taşıyarak ilerlemenin en kuvvetli ve dönüştürücü yolları.
Belirsiz zamanlarda öğretmek ve öğrenmek, ortak hayatta kalma pratiklerinin de üretildiği bir süreç. Sınıflarımız, müfredatın ötesinde; birlikte yas tutmanın, birlikte düşünmenin, dayanışmanın ve umut üretmenin de alanları olmalı.
Rebecca Solnit’in işaret ettiği gibi, umut “acil bir durumda kapıları kırmak için kullanılan bir balta”dır. Bu umut, unutarak değil; hatırlayarak, yas tutarak ve yeniden hayal kurarak mümkün. Bugün öğrencilerimizin düşüncelerinde, cesaretlerinde ve birbirlerine açtıkları alanlarda, başka bir dünyanın—dayanışmayla ve dirençle kurulan bir dünyanın—kırılgan ama umut verici başlangıçlarını görebiliyoruz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Deniz Gündoğan İbrişim
Washington Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Edebiyat doktorasını tamamladı. Araştırma ve ilgi alanları arasında travma ve bellek çalışmaları, toplumsal cinsiyet çalışmaları, postkolonyal teori, Ortadoğu ve Afrika edebiyatı ve çağdaş sanat, ekofeminizm ve çevreci beşeri bilimler bulunuyor. Çeşitli yazı, makale ve çevirileri çok çeşitli ulusal ve uluslararası dergi ve kitaplarda yayımlandı. 2019’da Metis Yayınları’ndan çıkan "Gaflet: Türkçe Edebiyatın Cinsiyetçi Sinir Uçları"nı Sema Kaygusuz ile derleyip hazırladı. Hazırladığı ve editörlüğünü üstlendiği "Travma ve Anlatı" kitabı 2024’te Livera Yayınları tarafından basıldı. Halen Kadir Has Üniversitesi Çekirdek Program’da doktor öğretim üyesi olarak çalışıyor. Travma, hafıza ve edebiyat, Antroposen ve hafıza çalışmaları, toplumsal cinsiyet ve çevresel adalet üzerine dersler veriyor. Aynı zamanda Açık Radyo’da “Eko-kozmopolitan: Yerel, Küresel, Ekolojik Ağlar” adlı programı hazırlayıp sunuyor.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?

İnsanların hikayelerini çoğu zaman başarıları, kazandıkları ödüller ve kariyerlerindeki dönüm noktaları üzerinden anlatıyoruz. Peki sahip oldukları imkanlarla başkalarının hayatında neyi değiştirdiler? "Etki Alanı" yazı dizisinin ilk bölümünde doğduğu bölgede binlerce insana geçim kapısı açan ve milyonlarca çocuğa kitap ulaştıran bir program başlatan country müziğin en tanınmış isimlerinden Dolly Parton var.

İstanbul’da dere yatakları yıllar içinde beton, yol, sanayi tesisleri ve konutlarla kuşatılırken kentin doğal su yolları giderek daraldı. İmar kararları, plansız yapılaşma ve altyapı yetersizlikleri, şiddetli yağışları sel felaketine dönüştüren riskleri büyüttü. İstanbul’un kayıp dereleri, kentin doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ve yağmur suyunun önündeki engellerin nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor…

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler.

Yıllar geçtikçe sorumluluklar, kariyer, statü ve güvenlik uğruna bir zamanlar karşı çıktığımız düzenin parçası olurken verdiğimiz tavizler giderek alışkanlıklara, alışkanlıklar da karakterimize dönüşebiliyor. Gündüz Vassaf’tan Étienne de La Boétie’ye, Žižek’ten Byung-Chul Han’a uzanan düşünsel bir hat üzerinden, düzenin dışına çıkamasak bile ona bütünüyle teslim olmadan kendimize ait özgürlük alanları yaratmanın önemi üzerine...




