

Dünyahali, Yuvam Dünya ve Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Araştırma Merkezi iş birliğinde, BMWi’nin desteğiyle hazırlanmaktadır.
Daha fazlasını öğren →
DünyahaliDünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!
“COP31 2026 Kasımda Antalya’da yapılacak.” Bu cümleyi bugün Türkiye’de birçok kişi biliyor. Ancak bu bilginin ne anlama geldiği, neyi değiştirebileceği ve nasıl bir fırsat barındırdığı üzerine neredeyse hiç düşünülmüyor. Çoğu kişi için COP31, 9–21 Kasım tarihleri arasında Antalya’da gerçekleşecek büyük bir uluslararası toplantıdan ibaret. Biraz yoğunluk, biraz görünürlük ve ardından her şeyin normale döneceği bir iki haftalık bir organizasyon gibi algılanıyor. İş dünyasının önemli bir kısmı için ise mesele daha da dar bir çerçevede ele alınıyor: O tarihlerde Antalya’da otellerde yer bulunabilecek mi?
Bu bakış açısı, aslında büyük resmi tamamen kaçırdığımızı gösteriyor. Çünkü COP31 bir etkinlik değil, bir süreç. Asıl önemli olan, o iki haftalık toplantının kendisi değil; o toplantıya giden ve toplantıdan sonra da devam edecek olan çok yıllık dönem. Antalya’nın ev sahibi olarak açıklanmasıyla birlikte Türkiye’de iklim konusu zaten fiilen gündemin üst sıralarına çıkmış durumda. Bu yükseliş toplantı sırasında zirveye ulaşacak, ancak toplantı bittikten sonra da etkisini bir süre daha sürdürecek. Yani önümüzde yaklaşık iki, belki de üç yıllık bir “iklim penceresi” bulunuyor.
Bu tür pencereler çok sık açılmaz. Bu süre boyunca Türkiye’de kamu, özel sektör, medya ve toplum aynı anda iklim konusuna odaklanacak. Uluslararası aktörlerin Türkiye’ye ilgisi artacak, finans akışları, iş birlikleri, teknoloji transferleri ve politika tartışmaları yoğunlaşacak. Normal şartlarda yıllar içinde oluşabilecek bir yoğunlaşma, bu süreçte çok daha kısa bir zaman diliminde kendiliğinden ortaya çıkacak. Ancak bu momentumu değerlendirebilmek için doğru soruyu sormak gerekiyor. Mesele “COP31’de ne yapacağız?” değil, “COP31’e kadar ve sonrasında ne yapacağız?” sorusudur.
Bugün iş dünyasının önemli bir kısmı bu soruyu henüz sormuyor. Planlama dediğimiz şey çoğu zaman kasım ayında Antalya’da bulunabilmekle sınırlı kalıyor. Oysa bu yaklaşım büyük bir fırsatı kaçırmak anlamına geliyor. COP31, özellikle sürdürülebilirlik ve iklim alanında önderlik etmek isteyen şirketler için eşsiz bir konumlanma imkânı sunuyor. Çünkü bu tür dönemler, algıların yeniden şekillendiği, standartların yazıldığı ve oyunun kurallarının tartışıldığı zamanlardır. Bu süreçte erken hareket edenler yalnızca uyum sağlayanlar değil, yön veren aktörler haline gelir.
Bu noktada yapılması gereken, konuyu yalnızca raporlama düzeyinde ele almak değildir. Şirketlerin tedarik zincirlerinden enerji kullanımına, ürün ve hizmetlerinden iş modellerine kadar daha bütüncül bir dönüşüm perspektifi geliştirmesi gerekir. Ancak bu dönüşümün kendisi kadar önemli olan bir başka unsur daha vardır: Bu dönüşümün görünür kılınması ve doğru bir şekilde anlatılması. Çünkü COP31 yalnızca teknik bir süreç değil, aynı zamanda güçlü bir iletişim alanıdır. Bu süreçte kim neyi doğru anlatır, kim güven oluşturur ve kim gerçekten ne yaptığını ortaya koyabilirse, o öne çıkar. Bu durum yalnızca itibar açısından değil, aynı zamanda finansmana erişim ve uluslararası iş birlikleri açısından da belirleyici olur.
Bununla birlikte, bu fırsat yalnızca özel sektörle sınırlı değildir. Kamu kurumları açısından da benzer bir potansiyel söz konusudur. Politika geliştirme, yerel yönetim uygulamaları, şehirlerin dirençliliği, su yönetimi ve tarım politikaları gibi alanlarda atılacak adımlar bu süreçte daha görünür hale getirilebilir. Daha da önemlisi, bu konular toplumla daha güçlü bir şekilde paylaşılabilir. Çünkü COP31’in en kritik boyutlarından biri, toplumun iklim değişikliğiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürme fırsatı sunmasıdır.
Türkiye’de iklim değişikliği hâlâ büyük ölçüde soyut bir konu olarak algılanıyor. Günlük hayatla bağlantısı yeterince kurulabilmiş değil. Oysa COP31 gibi güçlü bir odak noktası, bu algıyı değiştirmek için önemli bir araç olabilir. Bu noktada sivil toplumun rolü belirleyicidir. Doğru anlatılar, yerel hikâyeler ve somut örnekler üzerinden iklim meselesi günlük hayatın bir parçası haline getirilebilir. Bu yapılmadığı sürece, en iyi politikalar bile toplumsal karşılık bulmakta zorlanır.
Bu bakımlardan, COP31 Türkiye için çok katmanlı bir fırsat sunmaktadır. İş dünyası için stratejik konumlanma, kamu için politika ve uygulama kapasitesini güçlendirme, sivil toplum için ise toplumsal farkındalığı derinleştirme imkânı bulunmaktadır. Ancak bu fırsatın geçici olduğu unutulmamalıdır. Bu süreci yalnızca bir toplantıya hazırlık olarak değerlendirmek, COP31 sona erdiğinde geriye yalnızca kısa vadeli kazanımlar bırakacaktır. Oysa bu dönem doğru değerlendirilirse, COP31 Türkiye açısından gerçek bir dönüm noktası olabilir.
Şu anda hâlâ zaman var, ancak bu zaman sınırsız değil. Bu nedenle asıl soru şudur: Bu sürecin sadece izleyicisi mi olacağız, yoksa onu şekillendiren aktörlerden biri mi?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DünyahaliDünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
COP31'e hazır mıyız?, ormanlar ve doğayı anlamlandırmak, balık göçleri tehlikede, sakura ağacı portresi, bahar ayı ve mikrobiyomlar ve çok daha fazlası...
26 Mar 2026

YAZARLAR

Dünyahali
Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!
İLGİLİ OKUMALAR
Warner Bros. Discovery Pazarlama Direktörü Beste Toksoy Balcı ile Röportaj
01 Tem 2026







