
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Ben Lara Akyel, bir İngiliz edebiyatı mezunu olarak eğitim hayatım boyunca ya bana yöneltilen sorulara cevap aradım ya da halihâzırda var olan meseleleri sorgulamak üzere sayfalarımı harcadım. Beş yıldır medya ve yayıncılık sektöründe pek çok farklı formattaki dergi ve dijital yayında yer aldım. Bu süreçte, ağırlıklı olarak odağımda moda endüstrisi vardı; her adımda modanın farklı bir yüzünü gördüm. Her adımında farklı soru ve sorunlarım vardı. Yolun beni getirdiği son noktada ANGST, adını zikrettiğimiz ilk günden bu yana, modanın kaçınılmaz bir dönüşümle sonuçlanacak varoluşsal krizini aktaracak şeffaf bir yayının yolunu açtı. Açık sözlülüğü ve normal görünen anormallikleri, temsiliyet ve eşitlik meselelerini, yapıcı görünen yıkıcı sistemleri ele alış biçimiyle ANGST, moda ve kozmetik dünyasına dair güncel gelişmeler ile gözlem, soru ve analizlerimi aktaracağım bir çözüm platformu.
“Bir sonuç elde etmeye yarayan yöntemler düzeni” sistem kelimesinin tanımlamalarından sadece biri (TDK). Her yanımız farklı sistemlerle çevrili; kendi geliştirdiklerimiz, seçtiklerimiz, tercih etmediklerimiz, uymak mecburiyetinde olduklarımız… Bizi sarıp sarmalayan bu sistemlerin dışında üretme ve yaşama eğiliminin aldığı reaksiyon ise toplumların farklılıklara karşı toleransına göre şekilleniyor. Genel anlamda, sisteme uygun davranmak makbul görülüyor, sistemsizlik ise kaotik.
Peki, bu denkleme göre toplumların, kurumların ve sektörlerin genelinin uyum sağladığı sistemler her zaman ideal biçimde mi işliyor? Dengesizliklerine göz yumarak sistemin getirdiği -kusursuz olmasa da konforlu- rutinleri sürdürmek midir doğru olan? Moda endüstrisini odağına alan bir yayın olarak bizim için bu sorunun cevabı çok net bir hayır. Sistemlerin işlevleri her vakit sorgulanmalı. Yöntemi, tutumu, etki ve sonuçları belirlenen hedefe uygun mu işliyor veya hedefin kendisi hâlâ geçerliliğini koruyor mu kafa yorulmalı. Sistem artık işlevsizse dışına çıkılmalı, başka yollar aranmalı. Şüphesiz ki birçok kez çözümün, sistemin sınırları dışında, çok daha kolay üretildiğine şahit olduk.
Modanın sistemlerle arası nasıl?
Üretim ve tüketimin birbirini tetiklediği başlıca sistem moda haftalarının ta kendisi. New York’ta İkinci Dünya Savaşı sırasında, savaş koşulları nedeniyle bloke olan, Fransa’dan gelen tekstil ürünlerine alternatif sunmak amacıyla organize edilen ilk moda haftası sayesinde endüstrinin en kritik dönemlerini belirleyecek moda takvimleri oluşturularak üreticiler, satın almacılar ve tüketiciler için dinamik bir platform yaratılmış oldu. Satışa sunulacağı sezon öncesinde koleksiyonun, satın alma potansiyeli olan şirketlere ve tüketiciyi tasarımlara dair heyecanlandıracak içerikler üretecek dergi ve gazetecilere yapılan özel gösterimi, temel amacını yitireli çok oldu. Yaratıcılığın sınırlarını zorlayan set tasarımlarıyla sıra dışı mekân ve konsept seçimleriyle uzunca bir süredir işin safi şov kısmını yansıtan bu kapsamlı etkinliklerin bolluk dönemi Covid-19 nedeniyle sistemin bütünüyle beraber çatırdadı. Defileler, doğası gereği pandemi koşullarına adapte olamadığı için sistem dışı denemeler yapmak kaçınılmaz oldu. Ezberlenen düzenin dışına çıkmak, doğanın tahammül seviyesini, endüstrinin asli sorumluluklarını, sektörün üretici ve yöneticilerinin katkıda bulunmak durumunda oldukları değişim ve dönüşüm sürecini tüm çıplaklığıyla ortaya koydu.
Ne kadar karşılık buldu?
Sisteme sorgusuz sualsiz bağlı kalanlar göstermelik küçük değişimlerin ötesine geçmeye pek tenezzül etmedi; “gerçek bir defilenin yerini ne alabilir?” diyenler defilelerinde seyircilerin arasını bir buçuk metre açmakla yetindi, “dijital defileler koleksiyonu okyanustaki bir su damlası kadar temsil edebilir”diyen AMI’nin kreatif direktörü Alexandre Mattiussi ise izleyicileri Seine Nehri’nin etrafına topladı; seyirciler teknede, modeller kıyıdaydı mesafe koleksiyonu inceleyebilmelerine olanak tanıdı mı? Daha doğru soru: Böyle bir dönemde dijital dünyanın sınırsızlıklarını küçümsemek akıllıca mı?

Anthony Vaccarello’nun, Saint Laurent’in 2021 İlkbahar/Yaz Erkek koleksiyonunu tanıttığı filmde, modeller gün doğumunda Paris’in çatılarından, katedrallerinin kubbelerinden ıssız sokaklara şehri boydan boya arşınladı, şafakta ise modeller geleneksel yürüyüşlerini Eyfel Kulesi’nde şeffaf bir platform üzerinde yapıyorlardı. Chanel fiziksel defilesine, kapitalizmin sinema endüstrisindeki sembolü olan Hollywood’un tabelasından ilham alarak tasarladığı devasa harfleri podyumuna konumlandırırken; Marine Serre ve Thom Browne tasarımlarını, senaryolarında kendi imzalarının bulunduğu distopik filmlerde tanıtıyordu. Jeremy Scott, Moschino için katılımcıların ve modellerin de bir parçası olduğu bir kukla şov düzenlerken, GCDS defilesini dijital olanakları sonuna kadar kullanarak artırılmış gerçekliğin süzgecinden geçen evreninde gerçekleştirdi. Çünkü, neden olmasın?
Dikkat edelim: Gerçek bir defilenin etkisinin önemsiz veya değersiz olduğundan bahsetmiyoruz burada. Modanın sahip olduğu onca ihtimal, dönüşebileceği onca hâli masaya yatırıyoruz. Üstelik bunu yapmak için illa çılgın fikirlere de gerek yok. Nina Ricci veya Schiaparelli gibi koleksiyonun moodboard’unun, tasarlandığı ve çekildiği anların özenle kurgulandığı bir video da tüyleri diken diken edebiliyor. Veya kumaşları yakından görmekse konu, Jonathan Anderson’ın “Show in a Box” konsepti dâhilinde, kumaşların ve basılı görünümlerin bir kutuya sığdırılıp evlere postalandığı bir alternatif de son derece orijinal bir örnek teşkil ediyor.
Sistemin dışını merak edenleri, usul usul o yöne kürek çekenleri izliyoruz. Bunu yapmayanların tasarımlarını başarılı bulmuyor değiliz ancak yöntemleri artık yeterli değil. Kulaklarımızı tırmalayan bir değişim çağrısı; alternatif yaratma, çok yerine az üretme, daha etik yöntemlerin izinden gitme, yaratıcılığı ve emeği bu yöne akıtma devri bu. Seçeneklerse çok açık; ya adapte olmak ya yıkımı hızlandırmak. Ya yıllardır süregelen sistemde kalmak ya yeni bir sistem kurmak...
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Akdeniz bölgesi ağırlıklı olmak üzere Türkiye’de her geçen yıl plastik atık ithalatı sorunu büyüyor. Başta Birleşik Krallık olmak üzere Avrupa’dan ithal edilen plastik atık miktarı 500 bin tona ulaşırken sahillerdeki mikro plastik sorunu büyüyor. İlk kez 1989’da gündeme gelen ancak son yıllarda yaygın kullanılan “atık sömürgeciliği” kavramı The Guardian’da yer alan bir haberde Türkiye için kullanıldı.

Arkasında ailesinin beklentileri, sınıfsal konumu, yaşadığı yer, aldığı eğitim, aile sermayesi, geleceğe ilişkin endişeleri olan, tercih formunun üzerinde adı yazan kişiyi düşünelim. Tercihi yapan el onun olabilir; peki o eli yönlendiren hayal, arzunun ne kadarı ona ait? Hayallerimiz, tercihlerimiz, arzularımız ne kadar bizim? Soruyu daha kökensel bir yerden soralım: İçimizde tercih yapan o “kişi” kim?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı (COP31), Kasım'da Antalya’da düzenlenecek. 2025’te Avustralya'nın bu zirveyi yapması hâlinde masrafların 2 milyar dolara ulaşabileceği belirtilmişti. Türkiye için böyle bir hesaplama yok, ancak İklim Değişikliği Başkanlığı yıllık 563,3 milyon lira olarak belirlenen ödeneğini ilk altı ayda 10 kat aşarak 5 milyar 590 milyon lira harcadı.

Yürümek yeni keşfedilmiş değil. Daha iyi olmak için öğrenilmeyi ve başarılmayı bekleyen uğraşlardan biri hiç değil. Tam tersine, insanın dünyayla ilişki kurmasının en eski biçimlerinden biri. Şimdi ona yeniden dönmemizin nedeni de bu kadar basit: İnsana özgü ortak bir eylemi ve onun gücünü yeniden hatırlamak.

Bugün özgünlükten söz ederken yalnızca fikirleri konuşmuyoruz, dili de konuşuyoruz. Çünkü dil, fark edilmeden standartlaşan ilk yer. Önce aynı kelimeleri seçiyoruz, sonra aynı benzetmeleri, ardından aynı düşünceleri... En sonunda ise birbirimize benziyoruz. Yapay zeka milyonlarca metnin ortalamasını çıkararak yazdığı için aynı dili üretiyor. Peki ya biz? Biz de uzun zamandır birbirimizin ortalamasını yaşamıyor muyuz?




