Detroit’in sahiplenemediği teknoya Berlin kucak açtı

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Karanlık sokaklardan yükselen tekno müzik tınıları ve kulüp kapılarındaki sonu gelmeyen kuyruklar uzun zamandır Berlin deyince ilk akla gelenler arasında anılıyor. Kültürel bir devrim olarak nitelendirilen tekno müzik sahnesi yakın zamanda UNESCO tarafından da kayıt altına alındı ve Ulusal Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne eklendi. Peki tekno müziğin doğduğu kent olarak bilinen Detroit bu konuda ne düşünüyor?
Berlin’de yaşadığım dönemde, şehrin önemli kulüplerinden biri olan Watergate’in hemen karşı sokağında oturuyordum. Kahve almak için evden çıktığım bazı pazar sabahları kulübün kapısında uzayıp giden sıraya bakar, Berlin’i kalbi müzikle atan bir organizmaya benzetirdim. Sabah sabah kahvaltıya gitmek yerine mekana girmek için sıra beklemeyi tercih eden o çok renkli kalabalık… Ki Watergate, Berlin’in pek de havalı olmayan kulüplerindendir. Berghain, Tresor, ://about blank, Sisyphos ve Kit Kat’te bu kuyruk her zaman iki kat daha uzundur. Kentin kulüp kültürünü hakkını vererek deneyimlemek istiyorsanız mutlaka bir pazar sabahı o sıraya girmeniz gerekir. Çünkü bir önceki geceden başlayan partinin en iyi DJ’i sahneye günün ilk ışıkları ile birlikte çıkar.
Özellikle 1989’da duvarın yıkılmasının ardından rave ve elektronik müzik, Berlin’in kültürünü şekillendiren en önemli damarlardan biri hâline geldi. Şehrin tekno sahnesi, gece hayatı ile tanınan metropollere kıyasla çok farklı bir seviyede. Buna Detroit de dahil.
Tekno 80’lerin ortalarında Detroit’te ortaya çıktı. 89’da duvar yıkılınca Berlinliler bu türü Doğu ile Berlin’in yeniden biraraya getiren bir köprü olarak kullandı. Şehrin doğusunda yer alan terk edilmiş sığınaklar, elektrik santralleri ve fabrikalar iki tarafı buluşturan kulüplere dönüştü. Kısa zamanda Detroitli birçok DJ Almanya’da ABD’de olduğundan çok daha kalabalık kitlelere çalmaya başladı.

Birkaç yıl önce The Guardian’da yayımlanan bir makalede, duvar yıkıldıktan kısa süre sonra Doğu Berlin’de eski bir mağazanın depolama alanına kentin en bilinen kulüplerinden Tresor’ı kuran Dimitri Hegemann, şöyle diyordu:
“Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra tekno, kenti dönüştürdü. Bu dönüşüm, Berlin’in hem Doğulu hem de Batılı çocuklarının hoşuna gitti ve birbirlerine bağlanmalarını sağladı. Miles Davis’in İkinci Dünya Savaşı ertesinde caz sayesinde Paris’e gelmesine benzer şekilde, Berlin de yeni bir şey deneme şansına kavuştu. 89 ve 90’da Polonya gibi Doğu ülkelerinden insanlar eğlenmek için Tresor’a geliyorlardı. Bu yeni nesil Detroit teknosunda benzerlerinden farklı olarak şarkı sözü yoktu. Aptalca mesajları yoktu ve sadece dans edebileceğimiz bir müzikti.”
Almanya’nın 90’daki birleşmesinden bu yana şehrin müzik sahnesinde önemli bir figür olan Hegemann, aynı zamanda Berlin’in kulüp kültürünün UNESCO tarafından tanınma hareketini başlatanlardan biri.
Korumaya değer bir kültür: Tekno
UNESCO, Somut Olmayan Kültürel Miras’ı şöyle açıklıyor: “Toplulukların, grupların ve kimi durumlarda bireylerin, kültürel miraslarının bir parçası olarak tanımladıkları uygulamalar, temsiller, anlatımlar, bilgiler, beceriler ve bunlara ilişkin araçlar, gereçler ve kültürel mekânlar anlamına gelir.”
Bu listede Türkiye’den Nevruz, ekmek yapımı, Dede Korkut mirası, epik anlatıcılar, âşıklık ve atışma geleneği gibi özel değerler bulunuyor. Birkaç yıl önce de Alman hükümeti, Detroit’te ortaya çıkmasına rağmen Berlin’in sahiplendiği teknoyu bu listeye aldırmak için başvuruda bulundu. Bu, Berlinlilerin müze, kütüphane ve tarihî binalar gibi tekno kültürünü de korumaya değer bulduğu anlamına geliyordu.
Detroit teknosu, 80’lerin ortalarında doğası gereği kültürel, politik ve ideolojik birçok faktörün ortak ürünü olarak ortaya çıktı. Avrupa avangard müziği, Chicago house sahnesi, Detroit’in endüstriyel gerilemesi ve ırkçılık karşıtı politikalar bu müziğin yaratılmasına zemin hazırladı.
Kentin önemli teknocuları Jeff Mills, Mike Banks ve Rob Hood, 1991’de Sonic Destroyer’ı besteledi ve bu parça sayesinde Berlin ile Detroit arasındaki tekno ittifakının yolu açılmış oldu. Detroit teknosu böylelikle geçen yüzyılın en büyük gençlik hareketine dönüşerek bir varoluş biçimi olarak anılmaya başlasa da Detroit’te hak ettiği ilgiyi göremedi.
Hip-hop'ın ABD’deki muazzam etkisi artarak devam ederken, tekno ve house Avrupa kıtasında hüküm sürmeye başladı. Böylelikle Berlin’le özdeşleşen bu tür de UNESCO’nun koruma istesine girmeye de hak kazandı ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu kentin tekno müzik kültürünü, Somut Olmayan Kültürel Miras listesine ekledi. Bu sayede, şehrin kültürel değerlerinin korunmasının yanı sıra müziğin soylulaştırılarak tek bir zümrenin hakimiyetine girmesinin önüne geçilmesi de amaçlandı.

'Beyaz toplumun ana akımı tarafından kabul görmeyen hiçbir şey değerli değildir'
UNESCO’nun verdiği bu unvan ile tekno kültürü kurumsal olarak da koruma altına alınmış olacak. Kulüplerin hükümet finansmanına erişimi ve şehir planlama yasaları kapsamında daha fazla yasal hakkı olacak. Berlin’in ünlü kulüplerinin birçoğu pandemi salgını sırasında zor günler geçirdi. Kapılarını aylarca kapatmak durumunda kalan mekânlar, artan kiralar ve yüksek işletme maliyetlerinin de etkisiyle tamamen kapanma riskiyle karşı karşıya kaldı. Bu yeni gelişme sayesinde hem kulüp sahipleri hem de sektörde çalışanlar kendilerini güvence altında hissedecek.
Bütün bunların yanında dinleyici tarafından sıkıntı yaratan bir durum da söz konusu. Berlin’in teknoyu sahiplenmesi bazı müzikseverler tarafından Detroit’in yok sayılması olarak görülüyor. Özellikle bu türün ortaya çıkmasını Afro-Amerikanların sağladığının altını çizen birçok tekno dinleyicisi Reddit üzerinden şu tartışmayı başlattı: “Beyaz toplumun ana akımı tarafından kabul görmeyen hiçbir şey değerli değildir.”
Bir müzik türünün siyahların elinden çıkar çıkmaz değere binmesi de vurguladıkları bir başka mesele. Berlin’deki kulüp kültürünün bir bakıma bahsettiği çeşitliliğe sahip çıkmadığı ve kucaklayıcı olmadığı söyleniyor. Ana akım elektronik müzik eleştirmenleri Detroit’in yok sayılmasına tepki gösteriyor. Reddit’te ise Amerikalılar ile Almanlar arasındaki tekno tartışması büyüyerek devam ediyor. Sonuç ise Detroit’te doğan teknonun, Berlin’de gelişmeye devam ettiği gerçeğini değiştirmiyor.
Bunun en önemli sebeplerinden biri Detroit’in yerel hükümetinin destek programlarında şimdilik tekno müzik yapan sanatçıların yer almaması. Birçok siyah Detroitli sanatçının Berlin’e taşınmasındaki neden olarak da bu gösteriliyor. Berlin’in hem sanat finansmanı hem de sağlık hizmetleri gibi konularda ABD’den daha iyi destek sunması, müzisyenlerin yaşamak için burayı tercih etmesine ve dolayısıyla kentin elektronik müziğin de merkezi olarak işaret edilmesine neden oluyor. Her şehrin kendi içinde kültürel gelişimlere ihtiyacı vardır. Görünen o ki Berlin Belediyesi bunu çok iyi başarıyor ve kulüpleri kent kültürünün bir parçası haline getirmenin yanında turistleri ve sanatçıları çeken maddi bir obje olarak da konumlandırıyor. Tekno, kültürel yaşamı şekillendirmekle kalmıyor, şehrin kasasını da güçlendiriyor. Kısacası Detroit’in yapamadığını Berlin yapıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Beyoncé yeni albümü "Cowboy Carter" ile ona sırtını dönen country müzik sahnesine cevap verdi. Detroit çıkışlı teknoyu Berlin bağrına bastı, kültürel miras olarak kayıt altına aldırdı.
01 Nis 2024

YAZARLAR

Eda Solmaz
Müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR



