Dijital çağın aşk sancıları: Teknoloji yüzünden romantizm müzelik mi oldu?

Teknoloji romantizmi tek başına belirlemez belki ancak romantizmin yaşandığı altyapıyı kökten değiştirebilir. Dikkati parçalayan, ilişkiyi metalaştıran tasarım teşvikleri ve kullanım biçimleri romantik ritüelleri zayıflatabilir. Doğru medya tasarımı ve kullanım pratikleriyse romantizmi güçlendirebilir pekala. Öte yandan Whatsapp ve benzeri anlık mesajlaşma platformlarının tasarımı, bu “doğru medya tasarımının” fersah fersah uzağında.
Dijital çağın aşk sancıları: Teknoloji yüzünden romantizm müzelik mi oldu?

Quando

Quando

Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.

Masumiyet Müzesi romanının dizi uyarlamasıyla Türkiye, ağır bir romantizm dalgasının tesiri altında kaldı. Diziyi beğensin beğenmesin, Orhan Pamuk’u sevsin sevmesin herkes; içinde kalanları, sevgisini, nefretini bu vesileyle dillendiriyor. 

Zararı yok bence. Yaşam eğlencesi işte. Yine de moda olan şeylerden ilk anda uzak durma takıntım yüzünden ben de tuttum bu gürültüde Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına romanını okumaya ve dinlemeye giriştim. Zaten Masumiyet Müzesi’ni 2008 yılında moda olmasına aldırmadan çıkar çıkmaz okumuş, müzeyi de iki kez gezmiştim. Dizi biraz bekleyebilirdi. 

Ev dışında sesli, evde basılı olarak sürdürdüğüm hibrit Bir Gün Tek Başına okuma deneyimimse geride kocaman bir soru bıraktı: Teknoloji ve yeni medya ile birlikte romantizm de müzelik olmuş olabilir miydi? Orhan Pamuk masumiyeti müzeye yerleştirmişti evet ama aşırı iletişim çağı da romansların sonu kabul edilebilir miydi? Kaldı ki Pamuk’un Masumiyet Müzesi, biraz da romantizmin müzesi değil miydi?

Sabit telefonlar ve ulaşamama hâlleri

Bu soruların aklıma düşmesinin en önemli nedeni, Türkali’nin romanındaki sabit telefonla iletişim ya da iletişimsizlik hâllerinin fazlalığının dikkatimi çekmesiydi. Bir Gün Tek Başına romanındaki olaylar 27 Mayıs 1960 darbesine giden günlerde geçiyordu ve roman da 1974 yılında çıkmıştı. Yani telefonun daha ziyade zengin evlerde ve işyerlerinde yer aldığı yıllar... 

Romanda tam 287 kez telefon kelimesi geçiyor. Karakterler birbirlerini kâh ev telefonundan kâh ofis telefonundan arıyor, bazen günlerce ulaşamıyor, vehme kapılıp kapılara dayanıyor, orada da bulamayınca kafalarında olmadık kaygılarla sokaklara savruluyordu. Telefonla ulaşamama, ulaşsa da kamusal ortamda rahat konuşamama ve kafadaki soruları büyütme hâli bazen sayfalarca süren bir iç sese dönüşüyordu. 

  • Hâliyle sabit telefon, anlatının ilerleyişinde çok önemli bir yerde duruyordu. Tıpkı eski Rus klasiklerinde karakterlerin birbirlerine sürekli mektup yazmaları gibi...

GSM teknolojisi benim ilk gençliğimde çıktığı için (1997 yılında 18 yaşında cep telefonum oldu) önceki dönemi az da olsa yaşadığım için biraz gözümde canlandırabiliyorum eski iletişimsizlik hâlini. Fakat o romanlardaki ilişkilerin içindeki iletişim pratikleri, bugünün dijital doğanlarına çok daha şaşırtıcı, hatta anlaşılmaz gelecektir tahminimce. 

'Artık hiç özelin yok'

Bülent Ortaçgil’in 2010 tarihli "Telefon" şarkısı, o yılları yaşamış bir insanın gözünden durumu daha net anlatıyor: 

“İstediğimde bulurum seni / Artık özelin yok / Her an ulaşırım sana / Artık özelin yok / Mazeret tanımam eğer açıksan / Bir cüzdan gibi yanında taşırsan / Sabah akşam fark etmez / Artık hiç özelin yok / Eskiden telefonlar / Sağda solda küçük notlar / Bütün gün seni aradım / Evde yoktun demeler.” 

Bugün 75 yaşını süren şarkının yazarı ve yorumcusu Bülent Ortaçgil’in “Artık hiç özelin yok” diye ifade ettiği bu hâlin içinde romantizm yaşanıyor mu ya da nasıl yaşanıyor? İşte elimdeki soru özetle bu. 

Annemin evde ortalığa bıraktığı “Dolapta yemek var ısıt ye!” notlarını yani Ortaçgil’in söz ettiği “sağda solda küçük notlar” evresini biraz ben de yaşadım. Ancak başlangıçta akıllı, yani internetli olmasa bile 18 yaşında mobil cihaz kullanmaya başlamış benim için de cevaplaması güç sorular bunlar açıkçası. 

Özellikle Whatsapp gibi anlık mesajlama platformlarından sonra bu sürekli ulaşabilme ve ulaşılabilme hâllerinin ilişkilerin süresini kısalttığını ya da o ilk büyülü zamanını baltaladığını düşünüyorum ama bu bilimsel bir veri değil tabii. 

Birlikte ama yalnız

Sosyolog Shery Turkle, Türkçeye Birlikte Ama Yalnız (AA Kitap, 2024) diye çevrilen Alone Together: Why We Expect More from Technology and Less from Each Other isimli 2011 tarihli kitabında, bu durumu görece erken bir dönemde incelemişti. Kitabın isminde geçen “Neden teknolojiden daha fazlasını ve birbirimizden daha azını bekliyoruz?” sorusu bu konuya bakış hakkında bir fikir veriyor. 

Turkle’ın kitabındaki temel tezi çoğumuz yıllar içinde gözlemlemiştir diye düşünüyorum: Teknoloji sayesinde birbirimize daha çok erişiyoruz ama birbirimize daha az dayanıyoruz. Daha çok “iletişim” var, daha az “temas” var. Daha çok bağlantı var, daha az yakınlık var. Bu da hâliyle her şeyi değiştiriyor. 

Bu tezine rağmen Turkle’ın yaklaşımı kaba bir teknoloji düşmanlığı içermiyor ve bu nedenle de kendi bakış açıma yakın görüyorum. Özetle diyor ki: Telefonlar, sosyal medya ve mesajlaşma kültürü aşkı öldürmez; aşkın çalışma biçimini değiştirir. Ve bu değişim, bazen ilişkiyi sıcak tutan şeyleri artırır. Gün içinde küçük ilgi kırıntıları gibi... Bazen de ilişkiyi büyüten şeyleri azaltır. Uzun sohbetler, yüz yüze çatışma, kırılganlık gibi...

Teknoloji ilişkiye veri ekler 

Dahası Shery Turkle en kritik ayrımı şurada yapmış: Teknoloji, ilişkiye veri ekler ve veri güven üretmez diyor özetle. Çünkü akıllı telefonlar ve aşırı iletişim ilişkilere devasa bir yorum katmanı ekliyor. Veri arttıkça yorum artıyor, yorum arttıkça da kaygı artıyor. 

“Mesaj gitti mi, okundu mu, en son görülme saati açık mı, açıksa saat kaç, story attı mı, başkalarına cevap verip bana vermedi mi, görüntülü arama yapıp gerçekten orada olup olmadığını doğrulasam mı?” gibi onlarca soru, cevap, cevapsızlık ve yorum demektir bu. 

Vedat Türkali karakterlerinin saatler, günler, haftalar içinde, sayfalarca yaşadıklarının saniyeler içinde olup bitmesi demek aynı zamanda. Bu durum modern ilişkileri dramatik bir duruma dönüştürüyor: Kavga etmeye genellikle mesajla başlıyoruz çünkü. Mesaj, yüz yüze çatışmanın yoğunluğunu azaltıyor. Sert cümleleri daha kolay kuruyoruz. Gönder tuşu, yüz yüze söylemeye cesaret edemeyeceğiz şeyleri mümkün kılıyor. Böylece çatışmaları çözmek zorlaşıyor. 

Çünkü çözüm bazen sahiden kelimelerde değildir. Bazen birlikte susmaktan yan yana durabilmekten doğar. Hiç değilse ses tonundan, mimikten, bakıştan çözülmeyeceğini sandığımız şeyleri çözer. Romantizm böyle zamanlarda ilişkiye has bir susma biçiminde saklı olabilir ama teknoloji çoğu kez buna izin vermiyor. 

Turkle'a göre, mesajlaşmayı konuşmaya tercih etmemiz doğal. Çünkü karşımızdakini “parçalara ayırarak” ve etkileşimi kontrol ederek yönetmeyi arzuluyoruz. Bu da empati yeteneğimizi aşındırıyor ve azaltıyor. 

İlişkilere teknolojiyle giren kavramlar

Rutgers Üniversitesi’nden James A. Katz ve Mark Aaakhus’un 2002 tarihli öncü çalışması, cep telefonuyla başlayan yeni çağı Sürekli Temas (Perpetual Contact) Çağı olarak kavramlaştırmıştı. Bu çalışmaya göre sürekli temas, yalnızca teknik bir imkan değil, aynı zamanda bireylerin sosyal gerçekliklerini inşa etme biçimlerini kökten değiştiren bir "iletişimsel imkan" setiydi. 

Nitekim bu fenomenin ardındaki itici güç de “Apparatgeist” (Makine Ruhu) teorisiyle açıklanabilirdi. Bu teoriye göre, teknolojinin tasarım ve kullanımı evrensel bir mantık çerçevesinde şekillense bile yerel kültürel kodlarla harmanlanarak farklı şekillerde kendini gösterebilirdi. Bugün ilişkilerin kavram setine giren Breadcrumbing, Ghosting, Orbiting, Phubbing gibi kavramlar da işte hep teknolojinin tezahürü. 

Breadcrumbing’i düşünelim, yani “bağlılık niyeti olmadan, karşı tarafın ilgisini canlı tutmak için periyodik "kırıntılar bırakma” davranışı. Akıllı telefonların olmadığı bir dünyada bunu düşünmek zordu. Aynı şekilde Orbiting; doğrudan iletişim kurmadan, karşı tarafın paylaşımlarını izlemeye ve beğenmeye devam etme hâli, tamamen iletişim teknolojisine bağlı bir durum. Ghosting ha keza; tüm iletişimi hiçbir açıklama yapmadan aniden kesmeyi niteliyor ama tüm iletişimden kastedilenin önemli bir bölümü teknolojiyle ilgili. Dolayısıyla bu kavramların olumlu veya olumsuz etkilerini teknolojinin romantizme olan etkileri parantezine alabiliriz.

Teknolojinin romantizme etkileri sadece olumsuz mu? 

Teknolojinin romantizme etkisini sadece olumsuz düzlemde de tartışmayız ayrıca. Artısıyla, eksisiyle flört uygulamaları bir kere iletişim teknolojileriye hayatımıza girdi. Bu uygulamalara tanışmak kolaylaştı. İnternetin icadında 18 yaş civarında olan benim kuşağım, herhalde sevdiğine açılamama problemini yaşayan son kuşak oldu. Artık açılmak kolay, yürütmek biraz zor. 

Bununla birlikte teknoloji özellikle uzak mesafe ilişkilerinde sürekliliği, sosyal desteği ve yeni ritüelleri de mümkün kılıyor. Dahası romantizmin dili çeşitleniyor. Emojiler, sesli mesajlar, kısa videolar, eskinin karışık kaset doldurma modasının yerini alan ortak çalma listesi oluşturmalar derken bu çeşitlilik uzayıp gidiyor. 

Aynı dili konuşmadığınız yabancılarla aşk ihtimali

Daha taze bir örneğimiz var. New York Times’ta geride kalan 14 Şubat’ta Kashmir Hill imzalı bir haber yayımlandı. New Haven’da yaşayan David Duda ve Hong Liang’ın ilişkisinin hikayesiydi. 62 yaşındaki Bay Duda İngilizce, Bayan Liang ise Mandarin dili konuşabiliyor ama herkes gibi romantik ilişki yaşayabiliyorlardı. 

Tahmin edebileceğiniz üzere bir çeviri programıyla mümkün oluyor bu. Microsoft’un Translator adlı ücretsiz akıllı telefon uygulaması, üç yıldır evli olan çiftin ilişkisinin altyazı aracına dönmüş durumda. Üretken yapay zekanın gelişiminin en az konuşulan taraflarından biri olan dil çevirisinin kusursuza yaklaşması ve gecikmeleri azaltması durumu, önceden ilişki yaşamayacak ve hâliyle karşılıklı romantizm beklentisi içerisinde olmayacak çiftlere bile bu imkanı sunabiliyor. 

Durum böyle olunca, teknoloji romantizmi öldürür demek iyice zorlaşıyor ama tabii çekinceleriyle birlikte...

Başlarken neredeydim, bitirirken neredeyim?

Yazı fikri ilk aklıma geldiğinde aslında niyetim yüksek teknolojinin romantizme hiç iyi gelmediğini canhıraş bir şekilde savunmaktı. “Kavuşamazsın adı aşk olur” diyen Âşık Veysel kadar nettim bu konuda. Nihayetinde bu kadar iletişim, kavuşamama işini baştan sakatlıyor, her şey hemen yaşanıp tüketiliyordu. Hani bazen marketten alışveriş yaparken bir meşrubatı dayanamayıp içer, sonra boş kutusunu kasadan geçirerek bedelini ödersiniz ya, giderek ona benziyordu bu iş. 

Yazıyı bitirirken tam olarak aynı yerde değilim. Gönlüm yine de ilişkilerde teknolojiyi azaltmaktan yana. Dahası üretken yapay zekayla birlikte gelen “AI Arkadaşlar” ve bir sohbet botuyla duygusal ilişki yaşama ihtimali, bu soruya bu yazının konusu olmayan yeni bir katman da katıyor. Bir robotu bir insana tercih etmenin konuşulduğu çağda, insanlar arasındaki romantizmi o kadar kolay öldüremeyiz yani. 

Son söz olarak diyebilirim ki, teknoloji romantizmi tek başına belirlemez. Ancak romantizmin yaşandığı altyapıyı kökten değiştirebilir. Dikkati parçalayan, ilişkiyi metalaştıran tasarım teşvikleri ve kullanım biçimleri romantik ritüelleri pekala zayıflatabilir mesela. Doğru medya tasarımı ve kullanım pratikleriyse romantizmi güçlendirebilir pekala. 

Whatsapp ve benzeri anlık mesajlaşma platformlarının tasarımı, bahsettiğimiz “doğru medya tasarımının” fersah fersah uzağında bu arada. Unutmayalım ki, mesafe romantizmin en garantili yakıtıdır.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Quando

Quando

Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.

YAZARLAR

Ümit Alan

Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Quando

Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR