

Hayran olunası tasarım anlayışı: Suzuki Swift İlk kez 1983’te, Latince’de hayranlık anlamına gelen “ Cultus ” adıyla piyasaya sürülen Suzuki Swift; küçük otomobillerin büyük markası Suzuki’nin sürüşü her zaman eğlenceli şehir içi modeli olarak öne çıkıyor. Sizleri bugün, farklı tarzıyla öne çıkan Suzuki Swift’in hayranlık uyandıran tasarım anlayışını yakından tanımaya davet ediyoruz. Akıllı tasarım ve fark yaratan tarz Swift, hayranlık uyandıran Suzuki tasarımının en iyi örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. 1983 yılında satışa çıkan ilk model nasıl her park yerine sığan kıvrak yapısının yanı sıra eğlenceli olan her şey için bolca yaşam alanı sunduysa, en güncel Swift nesli de tasarımda gerçek bir başarı yakalıyor. Suzuki’nin tasarım başarısı, kompakt dış boyutlara rağmen ferah bir iç mekan sunabilmesinde yatıyor. Suzuki Swift bugün, segmentinin hem en kompakt boyutlara hem de en ferah iç mekana sahip modellerinin başında gelmeyi sürdürüyor. Akıllıca tasarlanmış Swift, görsel olarak da bakışları üzerine çekiyor. Sempatik ön yüzü ve çift renk seçeneği, henüz ilk göz temasında sizi yola çıkmaya ve şehir hayatının tadını çıkarmaya davet ediyor. Ferah bir iç mekan sunan kompakt gövdenin, keyifli bir sürüş ve şehre uygun stil sahibi tasarımla buluştuğu Suzuki Swift'i keşfetmek ve test sürüşü randevunuzu almak için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Ne zaman bu şehri özlesem, köşesini kıvırdığım sayfalardan iyice kabarmış olan kitaplarımı karıştırırken buluyorum kendimi. İçinde yaşadığım hâlde, kafamda kaybolmaya yüz tutmuş bir semti, kelimelerle yeniden var edebilme isteği doğuyor içimde. Belleğimde yer etmiş, altlarını çizdiğim o cümleler en baştan köprüler kuruyor durgun suların üzerinde. O sayfalarda anlatılanlar içimdeki aç kalmış nostalji delisini besliyor. Hayallerim ve anılarımla var edebildiğim bir kayıp semtin, bütün taşları döşeniyor bir bir. Ben de kendimi bırakıp, eğri büğrü o taşlara takılmaktan korkmadan yürümeye devam ediyorum.
İşte böyle anlarda, Demir Özlü’nün Bir Beyoğlu Düşü kitabına gidiyor elim sıkça. Hızla değişen Beyoğlu’nun, değişmeyen köşelerini meraklı bir İstanbullu eliyle koymuş gibi bulabilsin diye yazılmış sanki. Rutubet kokan arka sokakları, sıva çatlaklarından yeşil otlar bitmeye başlamış eski binaları, sessiz bir anda vapur düdüklerinin aniden duyulduğu terasları, üst üste yığılarak kamburlaşmış kitap sütunlarıyla kâğıt kokan sahafları, yorgun kiliseleri, enerjisi bitmeyen caddesi… Hepsi, Beyoğlu ruhunu çatlak bir bavulla da olsa bugüne taşıyor. Tünel Pasajı’na varınca Harbiye, Kurtuluş tramvaylarını veya kitaptaki ana karakterin sıkça uğradığı Fischer Lokantası’nı bulamıyorum. Fakat yazarın, “karanlık ruhunu henüz kavrayamadığım kentten, önümde uzanan belirsiz gelecekten bir korunma yeriydi benim için bu ev,” dediği ev işte orada; Tünel Geçidi’nin üst katlarında yer alıyor.

Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman
Gürültünün içlerine kadar sızdığı alacalı dükkânların doldurduğu caddeyi, yazarla birlikte yürüyorum. Bir ara durup, yazarın arkadaşı Paskin’le sıkça buluştuğu Lebon’un, Rus paskalya pastalarıyla süslü vitrinine bakıyorum. Biraz ötede, kalbi paramparça karşımda beliren Markiz. Duvarlarındaki J.A. Arnoux’ya ait İlkbahar ve Sonbahar tabloları dışında her şeyi yarım, her şeyi eksik. Yolda kırılıp, yolculuğu yarım kalan Kış tablosu gibi.
Asmalı Mescit Caddesi’nin köhne evlerinin yanından geçerken, bu defa başka bir kitaba kayıyor düşüncelerim. Caddenin gölgeli sokaklarında No:47’yi arıyorum. Fikret Adil’in, 1920’lerdeki bohem hayatını, arkadaşları İbrahim Çallı, Elif Naci, Peyami Safa gibi isimler üzerinden, onlara takma isimler vererek anlattığı Asmalımescit 74’ kitabındaki Bandi’nin evini bulmaya kararlıyım. Sözü geçen evin gerçekte numarası 74 değil; 47. apartmanın sadece cephesi ayakta. Okurken inanmakta zorlandığım İstanbul’un o bohem hayatının kısmen yaşandığı sokaklarsa hâlâ güzel. Anason kokulu mekânların, antikacıların, cumbalı evlerin yanından geçip, bir noktaya daha götürüyor ayaklarım beni: Burası No: 5’teki Atlas Apartmanı. Bir zamanlar, Tunalı Restoranı’nın olduğu; Fikret Adil ve Sait Faik, Salah Birsel gibi arkadaşlarının takıldıkları mekân. Girişindeki tabelasında yazan “Şimdi” yazısıyla bugüne geri dönüyorum ve yavaşça siliniyor Tunalı’nın görüntüleri gözümden.
Olivo Geçidi’nin yolunu tutmuşken içimdeki bir istek kolumdan tutup Kallavi Sokak’a sürüklüyor beni bu kez. Dükkân dükkân dolaşıp, esnaflara uğrayan, onların sohbeti eşliğinde “esnaf çayı” içmeyi seven biri olarak, hayıflanmaları öyle anlarda bir kenara bırakıp, değişmemiş şehir zevklerine sığınıyorum. Bu sokakta, gülümsemesiyle insanın içini ısıtan Celalettin Benli’ye ait olan gömlek dükkânında, Beyoğlu hatıralarını hiç sıkılmadan, büyük bir keyifle anlatan Celalettin Bey’in sohbetiyle ısınıyorum.

Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman
Üzerinde, “Olivo Khan 1900” yazısının olduğu Olivo Geçidi’ni bulduğum ilk günün heyecanı geliyor aklıma. O zamanlar, Beyoğlu’nun en gözde yılları. Neyse ki Mandabatmaz’dan gelen kahve kokuları, şimdi de sokağın girişine kadar uzanıyor. Özlü’nün adımlarını takip ederek, geçidin hemen yanındaki demir kapıyı itip gizli bir dünyanın kapısını aralıyorum: Panayia Isodion Kilisesi’nin, kendini Beyoğlu kalabalığından âdeta sakındığı, serin mermer avlusuna. Bahçedeki saksılara ekilmiş sardunyalarla ve mermer sütunların arasında dolanan bir kediyle bakışıyoruz. Biraz ilerleyip, sokağa adını veren “sahne” ruhunun, artık “çarşı” ruhuna emanet edildiği Balık Pazarı sokaklarında, gözüm Üç Yıldız Şekerleme’yi arıyor. Zarif ve “İstanbul Beyefendisi” tanımının vücut bulduğu Feridun Bey’in İstanbul’unu, ben bu şeker dükkânında görüyor, yaşıyorum.
Yürüyüşümün sonunda, Beyoğlu’nu, kafamda kurduğum görüntülerle içten içe sevdiğimi hissediyorum. Sevgimi belli edersem, şımaracak ve durmaksızın değişmeye devam edecek diye, korkarak, içten içe. Güneşin artık ısıtmak için parladığı Beyoğlu’nun yarı gerçek sokaklarında, Bir Beyoğlu Düşü’nden şu cümle düşüyor önüme: “Kentini yitirmiş bir insan için, artık her şey yarı gerçektir.” Ben de artık Beyoğlu’nu, düşlerle kurguladığım ve ayağa kaldırdığım -bendeki- hâliyle severek kabul ediyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
İçindekiler: Düşlerin peşinden bir Beyoğlu rotası, sabah-öğle-akşam İstanbul'un sokakları, Eski-yeni bir semt Bomonti
23 May 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Kar-kış demeden güne Boğaz'ın soğuk sularına atlayarak başlayan İstanbulluların sayısı her geçen gün artıyor. Sarayburnu'ndan Suadiye'ye, oradan Bebek'e, şehrin farklı noktalarından denize giren bu cevval yüzücüler arasında Kapalıçarşı esnafından eski bankacılara, lisanslı sporculardan hiç yüzme bilmeyenlere pek çok farklı profil var. Ortak noktaları ise üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denize sırtlarını dönmeyi reddetmeleri...



