Eleştirdiğimiz düzenin içinde kendimiz olarak kalabilmek: 24 yaşındaki hâlimiz bugün bizi görse ne derdi?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Klasik bir röportaj sorusudur: “Bugünden geçmişteki hâlinize ne tavsiye ederdiniz?” Bu bazen 15 sene öncesi olur bazen 20. Bu soruya geçenlerde verilen bir yanıt gözlerimin dolmasına neden oldu: “Asıl o zamanki hâlim, bugünkü bana tavsiye vermeli.”
- Benim de LinkedIn sayfamda “Hakkında” bölümünde aşağı yukarı şöyle bir cümle bulunuyor: “En büyük endişem 24 yaşındaki Cem’i hayal kırıklığına uğratmak.”
24 yaş benim için her açıdan dönüm noktasıdır. Üniversitenin sonuna gelmiş, iş hayatını yeni yeni anlamaya çalışan bir gençtim. Çok şey bildiğini zanneden, idealist bir insan olduğumu düşünüyordum. Geleceğe dair hayallerimi çok sevdiğim hocam Senem Burkutoğlu’nun verdiği “100 yaş” ödevinde yazıya dökmüştüm. Hayatımı sanki 100 yaşındaymışım gibi anlatmam gerekiyordu. Bu sadece hayatımın en değerli ödevi değil, yazarken en keyif aldığım, en duygulandığım ve bugün de en sevdiğim yazımdır. Muhtemelen de hep öyle kalacak. O yaşta kurduğum düşleri sanki çoktan yaşamışım gibi yazmıştım. Sadece hayallerimi değil, hayal kırıklıklarımı, üzüntülerimi de belirtmeyi unutmamıştım. İşte 24 yaşın bende ayrı bir yeri olmasının nedeni budur. Bugün arada bir o yazıya baktığımda bazen duygulanıyor, bazen gülümsüyorum.
O günden bugüne 19 sene geçti. Bu az buz bir yaşanmışlık değil. Bugün elbette 24 yaşındaki Cem’e vereceğim çok tavsiye var. 20’li yaşlarda dünyayı değiştirebileceğine inanmak ile “hayat” denen gerçeğin içine girmek arasında dağlar kadar fark var sonuçta. Yaş ilerlediğinde yapılması gerekenleri yapmak, sorumluluk almak, kuralların istediğimiz gibi işlemediğini fark etmek ve bir noktada kendi hayatımızı ve sevdiklerimizin çıkarlarını önceliklendirmek zorunda kalmak büyümenin kaçınılmaz parçası oluyor, oluyormuş.
O yaşlarda hayal ettiklerimden gerçekleşen de oldu, “iyi ki gerçekleşmemiş” dediğim de. Aklıma bile gelmeyen şeyler de yaşadım. Fakat 24 yaşındaki Cem’in bugünkü bana bakarken yalnızca neleri başardığımla değil, bunları yaparken nasıl birine dönüştüğümle de ilgileneceğini düşünüyorum. İşte buradan bakınca onu sık sık hayal kırıklığına uğrattığımı hissediyorum.
Aşağı yukarı o senelerde Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü’sünü okuduğumda düzenin nasıl işlediğini, insanların özgürlüklerinden nasıl vazgeçtiğini ve toplumsal beklentilerin bizi nasıl biçimlendirdiğini kendimce anlamıştım. Sabah aynı saatte uyanmanın, mesai kavramının, standart bir hayat kurmanın arka planındaki tek tip hayat dayatmasını görmüş ve bütün bunlara elbette itiraz etmiştim. O yaşlarda bu düzenin parçası olmak istememek, idealist hatta belki de biraz kibirli bir üniversite öğrencisi için çok doğaldı.
Eleştirdiğimiz düzenin ortasında: Tavizler ve kendimizle pazarlıklar
Yıllar geçti, kariyer yapıldı, öyle ya da böyle para kazanıldı, sorumluluklar üstlenildi ve bir hayat kuruldu. Söylene söylene de olsa bir zamanlar dışarıdan bakıp eleştirdiğim düzenin tam ortasında ve düzenin rahatsız edici olabilecek figürlerinden biri olarak buldum kendimi: “Yönetici!”
Yirmili yaşlarımda birinden duysam anında itiraz edeceğim beklentileri, “işin gereği” diyerek karşımdakilere aktarırken ya da doğru bulmadığım bir karara sırf süreci aksatmamak adına sessiz kalırken yakaladım kendimi.
- Düzenin nasıl işlediğini anlamanın ve bundan rahatsız olmanın, o düzenin dışında yaşayabileceğin anlamına gelmediği kesin. Eminim bu konuda yalnız değilim.
Fakat kendime karşı dürüst olmam gerekirse bütün bunları yalnızca mecbur kaldığım için yaptığımı da söyleyemem. Daha doğrusu tek motivasyon bu değil. Bir süre sonra mesele sadece hayatı sürdürmek ve sorumlulukları yerine getirmek olmaktan çıkıyor, bir takıntı ve bağımlılık hâline geliyor. Takdir edilmek, daha fazla kazanmak, sözünün geçmesi ve başarılı bulunmak önemli hâle geliyor. İşte o noktada ego, “ben”i el sallayarak solluyor, hatta gaza öyle bir basıyor ki ona yetişmek imkansızlaşıyor.
16. yüzyılda sadece 33 sene bu dünyada kalmış olan Rönesans insanı Étienne de La Boétie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de bizi sistemin içinde tutanın yalnızca dışarıdan gelen baskı olmadığını, çıkar ağlarına insanların kendi arzularıyla bağlandığını anlatıyor. Tarif ettiği bu çıkar ilişkisini bugünün dünyasında düşündüğümüzde başarıyı, kabul görmeyi, ekonomik güvenceyi ve statüyü gerçekten ama gerçekten çok istediğimizi görüyoruz. İnsan bir yandan sistemi eleştirirken, diğer yandan aynı sistemin sunduğu ödülleri reddedemiyor, hatta bağımlılık derecesinde arzuluyor.
İşte şimdi geldik kendimizle yaptığımız pazarlıklara… Önce geçici tavizler, sonra bu tavizlerin alışkanlığa dönüşmesi ve sonunda o alışkanlıkların kimliklerimizin parçası olması. Tanıdık geliyor mu? Bence aşağı yukarı hepimiz bu yollardan geçiyoruz.
Üstelik insan, zamanla fikirlerini değiştirmese bile davranışlarını değiştiriyor ve bunlar karakterinin parçası hâline geliyor. Slavoj Žižek’in Alman filozof Peter Sloterdijk’e atıfla sinik tutumu tarif ederken kullandığı “Ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar ama yine de yapıyorlar” sözü, bu çelişkiyi anlatıyor. Bir şeyin nasıl işlediğinin farkında olmak, davranışlarımızı fikirlerimizle uyumlu hâle getirmeye yetmiyor. Birçoğumuz yirmili yaşlarda karşı çıktıklarımızı ilerleyen yaşlarda farkında olmadan değil, her şeyin farkında olarak yapmaya devam ediyoruz.
Bu pazarlıklar öyle bir noktaya varıyor ki, Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda tarif ettiği gibi, artık başımızda bizi zorlayan bir otoriteye bile gerek kalmıyor. Dışarıdaki baskıyı kendi içimize taşıyor, kendi kendimizin işvereni olup bu düzeni kendi rızamızla sürdürüyoruz.
Gün içinde kendi 'gecemizi' oluşturabilir miyiz?
Tabii ki, bütün bunları sadece "teslimiyet" olarak okumak eksik anlatım olur. Belki de gençken düzenin dışında kalmayı özgürlük sanıyorduk. Bu arada, bunu gerçekten yapanlar var ve çok imreniyorum. Ancak bu belli ki herkes için mümkün değil. Belki de düzenin içinde kalsak da kendimize ait özgürlük alanları oluşturabilmemiz gerekiyordur.
Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü’ye “Geceye Övgü” ile başlar. Gün; saatlerin, mesainin, kuralların ve kontrolün zamanıdır, genelde gündüzlerimiz pek de bize ait değildir. Gece ise düzenin denetiminden kaçabildiğimiz, insanın kendisiyle baş başa kaldığı zaman dilimidir. Gece ile gündüz farkını metafor olarak düşündüğümüzde, gün içinde kendi gecemizi neden oluşturmayalım ki?
- Düşünme biçimimizle, vicdanımızla, bütün bunları dert edip benim şu an yaptığım gibi bir şekilde kendimizi ifade ederek, yukarıdan gelen anlamsız bir baskıyı ekiplerimize yansıtmamayı seçerek veya herkesin sustuğu ancak ortada bariz bir terslik olan toplantıda “Bu işte yanlışlık var, çünkü…” diyerek yaptığımız küçük asiliklerle de bize ait o alanı koruyabiliriz.
Evet, 24 yaşındaki Cem bugünkü Cem’le karşılaşsaydı muhtemelen onun birçok davranışından rahatsız olurdu. Çünkü yirmili yaşlarda her şey daha keskindir ve “uzlaşmak” doğrudan bir yenilgi hâlidir. Ancak artık biliyorum ki benim için asıl mesele düzenin dışında kalmak değil; o düzenin içinde neye “hayır” diyebildiğim, gücün karşısında nasıl durduğum ve elimdeki gücü nasıl kullandığım. Yani 24 yaşıma ihanet etmeden kendim olarak kalabilmek.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Cem Arıdağ
UNITE Edelman Başkan Yardımcısı olarak iş hayatında sorumluluk alan Cem Arıdağ, orta öğrenimini Saint Benoit Fransız Lisesi’nde, lisans eğitimini ise İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık Bölümü’nde tamamladı. New York Pace Üniversitesi’nde Medya ve İletişim üzerine yüksek lisans derecesi bulunmaktadır. Reklam ve kurumsal iletişim alanında çok sayıda ulusal ve uluslararası markanın stratejik süreçlerini yöneten Arıdağ, iletişimi veri ile psikolojinin kesişiminde okunan bir disiplin olarak görmektedir. İletişim deneyimini üniversitelerde verdiği derslerle genç iletişimcilere aktaran Arıdağ, akademiyle olan bağını doktora düzeyine taşımayı hedeflemektedir.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi, Türkiye için sadece uluslararası bir zirveye ev sahipliği yapma meselesi değil. İklim finansmanı, adil geçiş, emisyon azaltımı ve çoktaraflı işbirliği başlıklarında somut ilerleme sağlanması, Türkiye'nin küresel iklim diplomasisindeki rolünün de önemli bir göstergesi olacak. COP31’in başarısını, açıklanan taahhütlerin sayısı değil, ülkelerin somut kararlar alıp bunları uygulamaya dönüştürme kapasitesi belirleyecek.

COP31’e günler kala, iklim diplomasisinin en önemli gündem maddelerinden biri yine finansman. Yeni düzenlemelerle birlikte Türkiye’de özel sektörün iklim finansmanında daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerekecek gibi görünüyor.

COP31'e doğru 2035 için belirlenen yıllık 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanı hedefi tartışılırken kaynakların hangi kanallardan sağlanacağı, ülkelerin katkısının nasıl paylaşılacağı ve finansmanın ne kadarının hibe olarak aktarılacağı belirsizliğini koruyor. Bakü–Belém Yol Haritası bu hedefe ulaşmak için bir çerçeve sunarken asıl sınav, finansmanın ihtiyaç sahiplerine hangi koşullarda ulaşacağı olacak.

Pandemi günlerinde bir adım geri atıp, yaşadığımız keşmekeşi çıplak gözlerle görünce, en çok da bizden nelerin esirgendiğini fark ettik. Ertelenen kitaplar okundu, filmler, diziler izlendi. Kimimiz sahiden de mutfakta becerikli olduğunu keşfetti, hemen herkes evde kendi ekmeğini pişirmeye başladı, bir kısmımız hızını alamayıp karnabaharı bile deterjanla yıkamaya soyundu. Ama ortak duygu şuydu: Çalışırken de kendimize vakit ayırabilirmişiz. Peki böyle bir hayat için illa küresel bir felaket mi yaşamamız gerekiyordu?

Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenleneceği için bu yıl özel bir önem atfedilen COP31’in ana gündem maddelerini, işleyiş ve iklim finansmanına ilişkin kritik konuları uluslararası iklim politikası, çevre hareketi ve iklim diplomasisi alanlarında 30 yılı aşkın deneyime sahip bir isim olan Jennifer Morgan ile birlikte değerlendirdik.




