Espri sosuna banılmış post-punk


O’Art : Yılın sergilerini görmediyseniz kaçırmış değilsiniz
Sanata ve sanatçıya verdiği desteği, pandemi sürecinde de kesintisiz olarak devam ettiren Odeabank’ın sana güzel bir haberi var sevgili Duende okuru. Nedir? Odeabank, günümüz sanatının tüm disiplinlerini herkes için ulaşılabilir kılmayı…
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Albüm: Yard Act, The Overload
Süre: 37 dakika
Plak Şirketi: Island Records
Kartonet: Henüz daha yılın ilk ayı geride kalmışken böyle heyecan verici bir albümle karşılaşmak mutluluk verici. Kim var spot ışıklarının altında? Eski Post War Glamour Girls solisti James Smith (vokal) ve Menace Beach'ten Ryan Needham'ın (bas) kurduğu, sonrasında Sam Shjipstone (gitar) ve Jay Russell’in (bateri) dâhil olduğu Leeds merkezli Yard Act ve ilk albümleri The Overload gündemimiz. 2020’de paylaştıkları ilk teklileri Fixer Upper’la punk şairlerinin mirasına sahip çıktığını duyuran grup, aradan geçen 18 ayın ardından Island Records gibi dev bir plak şirketinin kanatları altındaki The Overload albümüyle post-punk türünün ön saflarında yerini aldı. James Smith'in zekâ, bilgelik, öfke ve şefkatle dolup taşan keskin monologlarıyla derinleşen albüm Brexit sonrası Birleşik Krallık'ın parçalanmış toplum yapısına çoktan yerleşti. Yard Act’in müziğinde kurulu, başka bir deyişle dayatılan düzene karşı yapılan ani baskınlar ve rahatsız edici yüzleşmeler var. Espri sosuna banılmış post-punk sevenler kulağını buraya çevirsin.

Yard Act, The Overload
Neden dinleyelim? Her ne kadar James Smith grubun bir üyesi olsa da Yard Act’te onun tüketim çılgınlığı, soylulaştırma, iptal kültürü, sınıfsal kimlikler gibi güncel meseleler için ürettiği hicivleri takip ettiği bir kurgu var. Bir çeşit boşlukları doldurma oyunu. Basit ancak bir o kadar da iddialı. James Smith'in karakteristik vokallerine grubunun güçlü disko davulları, kesik riff’leri ve iki notları bas yürüyüşleri eşlik ettiğinde ortaya indie’nin gerçek anlamıyla kullanıldığı zamanlardan kalma bir müzik çıktığını söylemek mümkün. The Overload, “Eğer dünya bu kadar berbatsa, bu konuda ne yapacağız?” sorusuna yanıt arayan bir albüm. Smith’in sözleri çoğu zaman grubun funk’tan destek aldığı post-punk şemsiyesi altında güldürse de içinde konuşmadan önce yutkunulan bir öfke var. Üstelik bu öfke çok tanıdık. The Overload’u şimdiden yılın albümleri listesine ekleyebilirim. Çoktandır çerçeve içine sığdırılmaya çalışılan müzik endüstrisi için sevindirici bir çatlak.
Benzer İşler: Working Men’s Club, Working Men’s Club & Dry Cleaning, New Long Leg.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Kullanıcılarına sevdikleri şarkılar ve müzisyenler eşliğinde kişiselleştirilmiş bir öğrenme deneyimi sunan Deplike'yi keşfe çıkıyor, hafta sonu Melike Şahin'i dinlemeye gidiyoruz.
04 Şub 2022

YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.



