
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
“Görülecek bir şeyin olmadığı bir görüntü bolluğu üretenlerdeniz.” Baudrillard’ın 1995 senesinde — çağdaş içerik kalesinin son demlerinde yayımlanan Kötülüğün Şeffaflığı kitabında ettiği bu lafın ardından yaşımdan fazlası kadar geçmiş. Sıradan bir gün içerisinde şahitliğinde olduğumuz görüntülerin, imge ve hatta terkiben ifadesiyle imago*ların sayısını varın, ömrünüzle çarpın. Böyle bir matematik hesabı, çarpan sayısının sonsuzluğundan ötürü denklem ve işlem dışıdır. Yani bu hesabı yapmaya çalışırsanız, devreler yanar. Sabah gözümüzü açtığımız odanın tavanından, hatta bir dakika gözü açmaya gelene kadar, gözü araladığımızda hissettiğimiz ışığın rengi ve hissine, belki karanlığa, karşı pencerenin gördüğü taş duvar, bitişik apartmanlar, servi, çınar, inşaat mizanesini ya da şanslıysanız Boğaz’a; sokakta göz göze gelinen yabancının tebessümünün hissettirdiği duyguya, çiçek satan oğlanın gamzesine; İstanbul’un en işlek caddelerinden birinde arabadan dışarıya baktın mı bağıran “Her canlı bir gün ölümü tadacaktır.” yazısına, metrodaki çöp ahengine ya da karşıdaki kadının okuduğu kitabın ismine, televizyondaki facia haberine… (Not: Bunları yazarken sosyal medyayı es geçtiğime inanamıyorum. O kadar sıradanlaşmış bir uzuvdan, protezden bahsediyoruz.)
Birkaç cümle tamlamasıyla belirttiğim bu sırasız sıralamanın bugüne kadar ömrünüzde her gün olduğunu söylediğimde, zihin içi sağlığımız muallağa düşüyor olabilir. Görülerin, görülenlerin, gördüklerimizin ömürlük zihin hazinemizde nerelerde, ne biçimlerde ne hissiyatlarla hemhâl olduklarını bilmiyoruz. Aklıma ilk gelen somut imge-zihin örneği Lacan’dan — ki o da nihayetinde bir adamın teorisi, gerçek nedir bilmiyoruz; sekiz aylıkken, kendi bedenimizin annemizin bedeni olmadığı, bizim bağımsız bir bedenimiz olduğu ve bu bedenimizin de bir imgesi olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor olmamız.
(*) aşağıda değineceğim.
İmgelerin ve görüntülerin çağında, fotoğraf sanatı nerededir madem? Bu belki bir fotoğrafçının yazısı olur, kültür felsefesi ve imge üzerinden biraz sorgulamaya başlayacağım ben bu soruyu. Fotoğrafa girmeden önce çok sevgili Zeynep Sayın ile hayatıma giren ve sanat okumalarımı kökünden değiştiren bir bilgi var. Yukarıda bahsettiğim imago*: Türkçe’de görüntü, imge, suret; İngilizce’de image olarak kullandığımız "görülen her şey" meali, köken olarak "ölü maskesi" demek. Antik çağlarda aile mensuplarının “bu dünyadan gelip, geçmişliklerinin” bir kanıtı, hem de evlerinin giriş arklarına asıldıklarını düşündüğümüzde bir “soyu, sopu” bellilik tescili olarak ölü maskeleri, imgenin — sanat sonrası “fotoğrafın” anlamına değin çok şey anlatıyor.
Hayatıma çok sevgili Zeynep Sayın ve daha sonra elimden, gönlümden düşüremediğim Ölüm Terbiyesi (Metis Yayınları) ve hocamın çeşitli konuşmalarıyl giren; sanat okumalarımı, sanata bakışımı kökünden değiştiren “imago.” kelimesinden kısaca bahsedelim. İmago, Türkçe’de görüntü, imge, suret; İngilizce’de ise image (a visual representation of something; a mental picture or impression of something, a popular conception (as of a person, institution, or nation) (projected especially through the mass media) olarak kullanılan; görülen her şey anlamına gelen bir sözcüktür ve ne hikmettir ki köken olarak ölü maskesi anlamına gelir. Antik çağlarda aile üyelerinin bu dünyadan gelip geçmişliklerinin bir kanıtı olarak düşündüğümüz ölü maskeleri, vefat akabinde maskelenerek evlerinin giriş kemerlerine asılırdı ve hanenin bir "soy" (ailenin soyu sopu belli olduğu garantisi) veya "köken" belgesi olarak da kabul edilirdi. Bu bilgi içselleştiriliğinde; görülen şeyin, imgenin, image’ın "sanat sonrası" [modernite] fotoğraf diye addettiğimiz hadisenin günümüze bir ölüm sözcüğü olarak gelmiş olması manidar. (bkn. Ayrı bir konu için Viktoryen dönem ölü fotoğrafçılığı ve Roland Barthes’ın "deklanşör" metinleri incelenebilir.) Zamanı durduran, bir daha asla geri gel(e)meyecek o anı donduran, görüleni kaydedilmeye değer bulan bir hiyerarşi tetiği, deklanşör, fotoğraf makinası.
Sanat öncesi ve sonrası olarak yapılan ayrımsa belki şöyle özetlenebilir. Hem özgür görünüm (19. yy ve modernite) hem de özgür oyun (post-modernite) alanı olarak fotoğraf sanatını, ortaya çıkışı olan 19. yy başlarından ve sanatsal popülerliğine ve kabulüne kavuştuğu 20. yy itibarıyla alsak, bu dönemin öncesine modern sanat tarihi spekülasyonu olarak "sanat öncesi" diyebiliriz. (Sanat öncesi fotoğraf tekniklerinden bazılarını duyarız, camera oscura. Hatta ilk kez X. yüzyılda, Arap bilim adamı İbni-l Heysem güneş tutulmasını izlemek için cameraobscura olarak adlandırılan ilkel karanlık kutuyu kullanıyor ve ilerleyen zamanda Brunelleschi’den [15. yy.] Cardano’ya, Della Porta’ya, Kepler’e birçok önemli isim bu yansıtma tekniği kullanıp geliştiriyor. 17. yy’a yaklaştığımızda ise bu yansıtma sihirbazı artık taşınılabilir bir makine hâline gelmiş durumda.) Ne var ki parantez içindeki heyecanlı keşifler dönemi sonrası Benjamin’in deyişiyle “teknik araçlarla yeniden-üretilerek çoğaltılabilen” bir sanat eseri türü ortaya çıkıyor. İnsan dokunuşuyla ilgili ve duyusal olan görüntü sanatı, bu teknik ve teknolojik çığır atlamadan sonra “biricikliğini” kaybediyor. Tekniğin olanakları doğrultusunda çoğaltılan imgelerin, fotoğraf "sanat"ının, bu anlamda dokunuştan ya da duyumsallıktan uzak olduğu görüşü gibi dar bir tünele girmeyeceğim. Yaratıcı öznesi insan olarak ifade edilen yerde fotoğraf, göz ve gördüğüyle, belki de gönül gözüyle doğrudan ilişkilidir. Görüntüyü ve anıyı donduran, bu dünyada varoluşu kanıtlayan, gözün yapamadığı şeyi - o anı, somut belleğe kaydetmek, arşivlemek - yapan bu tekniği kullanan insan, bir süreliğine Tanrı’nın gözü konumuna geçen sanatçıdır.
Bu metnin başında mızmız eden Baudrillard’a — ki severim, çok severim, dönersek “görülecek bir şeyin olmadığı” kısmı külliyen devre dışı kalıyor. Başlı başına şehir ve eski İstanbul fotoğraflarına kafayı taktığım bugünlerde, insan gözünün bu teknik yoldaşı — fotoğraf makinesiyle beraber hangi anı dondurmayı, çoğaltmayı ve entelektüel ya da duygusal bir kuram olarak süreğenleştirmeyi tercih ettiği müthiş kayda değer bir durum. Bugünün derdini anlatan anahtar. Aynı antik evlerin giriş süslemeleri olan maskeler gibi; soyunu, geldiği yeri, gördüğü rengi, göz mirasını damgalayan bir çağ kahramanı olarak fotoğrafçı, sanatçı. Beylik bir dile varmadan, tamamen gönülden diyeceğim o ki düşündükçe fotoğraf bugünün gözünün mirası.
Yine Türkiye fotoğrafına bakacak olursak, geçtiğimiz gün kaybettiğimiz sevgili Manuel Çıtak’ı da sevgi ve saygıyla anarak, görsel bir şiir yazımına, görünün ne olduğuna, varoluşun inceliğine, zevkine ve "tekniğine" sahip bir fotoğraf sanatı tarihinin içine doğduğumuzun altını çizmek, odağı ve merakı da buralara yönlendirmek gerekiyor. Öyle ki dost meclislerinde bugünlerde sıkça konuştuğumuz bir gündem bugüne ait, zeitgeist bir sanat bağlamının ya da içeriğinin tükenmiş olması. Biz birkaç insanın tükenmiş dediğinin şuan gündemde ne yer kapladığını anlamak üzere 212 görülmeye değer. Aradaki boşluğu dolduracak olan ise yine geçmişe bakmak, günde yoğurmak olur.
Hareketli dijital görüntüler günümüz insanını, yeni bir sanatsal üretim şeklini gerçekleştirme ve geçmiştekinden farklı bir izleme yöntemine yöneltiyor olabilir. Tam bu noktada yaşamın, yaşayışın ve görüşün rizomatik hâlde değiştiği yerde, bu ülkede, yeni üretimi ve yeni görüyü şehre, ve en konvansiyel eleştiriyle beyaz küp galerilerin dışına çıkarmayı başarmış 212 Fotoğraf Festivali’ni vakit yaratabilirseniz deneyimleyin. Kamusal alan yerleştirmelerinin kültürel ve politik anlamda muazzam bir anlam ifade ettiği gündemde, bugün olur da bu karışık yazıyı okuyup bu sergileri gezmeye niyet ederseniz, zihninizin bir yerinde “görme biçimleri” yankılansın. Berger’in kulakları cennette çınlasın, bir kâğıt kalem varsa yanınızda gördüğünüz her şey için bir sözcük atayın.
Yaşayışın “görülmeye değer” olduğunu iki kıtada yürüyerek, keyifli bir flanör olarak deneyimlemek mümkün. Gördüklerimizin yeraltlarından, lağımlara, bina teraslarından, orman kuşlarına yayılması, şehri fethetmesi dileğiyle;
Önerilen rota;
Taksim Sanat, Fransız Kültür, Fotoğraf Evi Cihangir Yokuş’dan aşağı kaptırıp
Tophane-i Amire, St. Benoit Lisesi
Vapur -
Moda İskele, Yeldeğirmeni Sanat, Noks Art Space ve Müze Gazhane.
Görülecek şeyler erbabı şehrimize sevgiyle,
Üzgünüm Baudrillard.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.

Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.



