Guadalupe Nettel'den özgür bir 'Issız Adam' yorumu: Kıştan Sonra

Guadalupe Nettel'in Livera Yayınevi tarafından yayımlanan "Kıştan Sonra" romanı, iki ayrı Latin Amerika ülkesinden iki ayrı "refah ülkesi"ne göç etme cesaretini gösteren Claudio ve Cecilia'nın yollarının kesişmesini anlatıyor. Zorlu bir kışı geride bırakarak bahara erme fırsatını değerlendirip değerlendiremeyecekleri ise hayatın hüzünlü tarafıyla, yasıyla ve yenilgisiyle yüzleşebilmelerine bağlı.
Guadalupe Nettel'den özgür bir 'Issız Adam' yorumu: Kıştan Sonra

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Yazı: Banu Karakaş

Claudio, yıllar önce Küba’dan New York’a göçen, kırklarına merdiven dayamış bir editör. Düzenli bir işi, kendine ait bir apartman dairesi, hiç kavga etmediği bir sevgilisi var. Mutlu demek zor ama hâlinden memnun. Guadalupe Nettel, onun kişiliğini şekillendiren olaylar silsilesini Kıştan Sonra romanı boyunca geçmişe doğru yaptığımız yolculuklarla keşfetmemizi sağlıyor. Daha ilk paragrafından bu romanın ne ile ilgili olduğunu öğreniyoruz: Claudio bir ıssız adam.

"Issız adam" prototipi, edebiyatta ve sanatın pek çok türünde alışık olduğumuz bir karakter. Batı literatürüne çapkın Don Juan’la girdiğini söyleyebileceğimiz bu adamı günümüze dek çeşitli veçheleriyle tahlil ettik. Lord Byron’un kahramanlarından Oscar Wilde’ın züppelerine, James Bond’dan Mad Men’in Don Draper’ına dek bu anlaşılmaz, gizemli, soğuk adamları karizmatik ve elde etmesi güç karakterler olarak okuduk. 

Elbette soğuk ve ilgisiz birini “elde etmesi güç” olarak okumak için bu kişinin gözümüzde baştan çok kıymetli olması gerekir. Patriyarkal toplumun içinde bu ıssız karakterlerin ekseriyetle erkek olmasının sebebi budur. Eğer patriyarkal bir toplumda yaşamasaydık doğrudan ıskartaya çıkarılacak bu karakterlerin yüzyıllardır zihnimizi ve bilinçaltımızı bu denli meşgul etmesinin sebebi de işte bu toplumsal değerler hiyerarşisidir. Bu güç dengesini alaşağı etmek üzere yola çıkan ve bu yolda üretim yapan feminist yazarların ıssız adam prototipini alaya aldığı eserler yok değil. 

  • Neticede bir şeyle alay etmek onun gücünü elinden almaktır. Ta Aristoteles’ten beri bildiğimiz bu kural için Antik Yunan’a gitmeye lüzum yok, mesela Büyük Diktatör’ü izlemiş herkes bunu bilir.

Ne var ki Meksikalı yazar Guadalupe Nettel’i özgür yapan, kanondan tam da bu yönüyle kopması. Nettel, ıssız adam prototipini övmüyor da yermiyor da. Ya da en azından alaya almıyor. Claudio karakteri üzerinden dilimize “ıssız” niteliğinin çağrışımlarıyla yerleşen soğukluğun altında neler olduğunu ve hatta olamadığını gösteriyor bize. Çünkü ıssız prototipinin eksikleri yüzünden Claudio ile Cecilia’nın Paris’te karşılaşıp âşık olmaları tam bir fiyaskoya dönüyor.

Gelelim Cecilia’ya. Paris’te bir başına yabancı bir öğrenci. Çok da yakın olmadığı ailesini Meksika’da bırakmış, bu sevimsiz, burnu büyük şehirde ayakta kalmaya uğraşıyor ve fena hâlde bocalıyor çünkü her şeyden önce Cecilia annesiz. Küçükken başka bir adama âşık olup evi terk eden annenin boşluğunu Cecilia’nın toprağa tutunamamasında açıkça görüyoruz. Sudan çıkmış balık misali kendini bir anda yetişkinlik hayatında buluveren Cecilia, içindeki boşluğu anlamlandırmakta da epey güçlük çekiyor:

“Herkesin acelesi vardı. Benim adımlarımdan bunca farklı, çoğu zaman belli bir hedef noktasından yoksun bu adımların aceleci ritmi merakımı uyandırırdı. Muhakkak hepsinin bir yaşam amacı vardı ve ben bu dinamiğin nasıl dışında kaldığımı kendime yeni yeni sormaya başlamıştım.”

Annenin verdiği güvenden mahrum kalan bu karakter, hayata tutunmakta pek başarılı olamayınca, tutunamayan kimselerin sıklıkla yaptığı üzere bir trajedinin içine çekiliyor. Bu trajedinin adı da Tom. Aslında Cecilia’nın hemen hemen tam zıttı olan Tom, Cecilia gibi ölgün biriyle ilişkilenmez ama buna mecbur kalıyor çünkü Tom, ölümcül bir hastalığın pençesinde son günlerini yaşıyor. Hem de ne yaşamak. Bitişik dairedeki gencecik ve sağlıklı Cecilia her gün konserve yemeklerle öğünlerini geçiştirirken sayılı günü kalmış Tom her akşam kendisine fesleğenli domates soslu taze makarna ziyafetleri çekiyor. 

Cecilia kendisini ortaya koyma zahmetine girmeden, yani bir ilişkinin getireceği hiçbir riski almadan bir anda bu karizmatik ama ölüm döşeğindeki adamın hayatına girivermiş oluyor. Sonunda da Tom’un birdenbire ortadan kaybolmasıyla bütün terk edilme korkuları depreşince bu kısa ilişkinin ayrılığına yakışmayan, orantısız bir kedere boğuluyor. Claudio ile yolları da işte bu kederin içindeyken kesişiyor.

Claudio, o sırada aslında kendisini hiç heyecanlandırmayan ama tüm imkanlarını onunla paylaştığı için ona vazgeçmek istemediği bir konfor alanı açan ve hiç “arıza çıkarmayan” sevgilisi Ruth ile birlikte. Çiftin ciddi bir krizi çarçabuk geçiştirme yöntemi olarak seçtiği Paris seyahatinde Claudio, hayatla bağ kuramayan, durgun, mutsuz ve her an birinin rüzgarına kapılmaya hazır Cecilia’ya görür görmez âşık oluyor ve romanın kırılma noktası da burada yaşanıyor. 

İçine battığı çukurdan çıkamayan Cecilia, kaçınılmaz olarak Claudio’nun rüzgarına kapılıp adamın yörüngesine girince okur da kendini bir anda sulu, ağdalı, ağır bir romantizmin içinde buluyor. Claudio, takıntılı düzeninde bir parça olsun değişiklik yapmadan Cecilia’ya hayatın her anını nasıl yaşaması gerektiğine dair talimatlar verirken Cecilia da kendi hayatının öznesi olma sorumluluğunu üstlenmeden bu talimatlarla yaşayıp gidiyor. 

  • Bu aşk sayesinde ne Claudio ne de Cecilia risk alıyor, ikisi de bu yüksek duyguların akıntısına bırakıyor kendisini. Fakat hiç de sürdürülebilir olmayan, dağılacağı baştan belli bu düzen nihayet dağılıyor ve iki karakter de yine eski hayatlarına geri savrulurken kendileriyle yüzleşme fırsatı elde ediyor.

Kıştan Sonra’nın esas söylemek istediği cümleler belki de bu ayrılıktan sonra. Çünkü kış uykusu sona erdikten sonra iki karakterin bu ayrılığa verdiği tepki taban tabana zıt. Belki de bunun sebebi Cecilia ile Claudio’nun aynı madalyonun iki yüzünü temsil etmesi. Kabilesini terk etmiş yorgun savaşçı, türlü badireler atlattıktan sonra nihayet soluklanacak bir an bulunca kayıplarının yasını tutar, malum. Romanda ise bu yası yalnızca Cecilia’nın yaşadığını görüyoruz. 

Tom’un başından beri beklenen trajik ölümüyle Cecilia yıllardır yaşayamadığı acıyı yaşar, aylarca mezarlıktan çıkmaz, kentin düşmüşlerinden başkasıyla görüşmez, bir türlü toparlanamaz. Ta ki Paris’e geldiğinden beri ona tek destek olan, Claudio ile eşiğinden döndüğü büyük trajediden bile kurtulmasını sağlayan, ele avuca sığmaz, hayat dolu arkadaşı Haydée telefon edip hamile olduğunu söyleyinceye dek. Cecilia kaybettiğini kabul edip yasını tutmasının mükafatını alır, ona hasretini çektiği anne bahşedilir ve mutlu denemese de hüzünlü fakat umutlu bir sona kavuşur çünkü hayatın döngüsünü anlamış, o döngüde kendine bir yer bulmuştur artık.

Claudio ise kaybetmeyi bir türlü kabullenemez, yasın inkar evresinde takılır, kalır. İlla ki kazanmalıdır. Sonunda koşuyu, koşucu sarhoşluğunu keşfeder ve kendini Antik Yunan Olimpiyat şampiyonları gibi hayal ettiği yarışların peşinden şehir şehir gider. Böylece yaklaşık 3.000 yıldır bilinçaltımıza ilmek ilmek işleyen bu erkeklik mitinin 21. yüzyıldaki temsilcilerinden biri olur. 

Elbette gerçek hayat, efsanelerdeki gibi değildir ve bu takıntısı da onun gerçek trajik sonunu getirir. Yasını tutamayan Claudio mecburen içine düştüğü riyakarlıkla içler acısı bir sona sürüklenir. 

Nettel’in bu modern arketipi anlatırken özgürleştiği yer de burasıdır. Issız adam yükseklerde, erişilmez bir dahi de, yerden yere vurulacak boş bir serseri de değildir. O, üzerine yıkılan kimliğin altında ezilen, aldığı fakat daha çok almadığı kararların sonucunu yaşayan, belki sıradan ama son derece gerçek biridir. 

Oysaki Cecilia düşmekten, ıstıraptan ve yenilmekten kaçmamış, kışın soğuk acısını iliklerine dek yaşamış ve nihayet kendine küçük de olsa bir kabile bulmuştur. O da en az Claudio kadar gerçektir fakat romanın sonunda yaşam ve ölümün dansını izlerken sıradanlığını aşar ve hiçbir yazarın bilgeliğine sığınmadan, hayatın sırrına kendi cümleleriyle varır: 

“...her yıl nasıl kıştan sonra bahar geliyor ve bize onun sertliğini unutturuyorsa, ölülerimizin üstünde koşturup oynayan çocuklar da hep olacak.”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

'İçimdeki Kalabalık'ın yazarı Gamze Güller: İç içe matruşkalar gibi kadınlar

Gamze Güller, uzun bir aradan sonra yeniden basılan ödüllü ilk öykü kitabı "İçimdeki Kalabalık"ta yalnızlık, korku ve tıkanmışlıklara vurgu yapıyor. Her kadın kendi içinde birçok kadını barındırıyor. Her birinin farklı yüzleri var; iç içe geçmiş matruşkalar gibi. Acı, sevinç, korku, yalnızlık ve tıkanmışlıkları hep bir bedenin içinde. Yani hepsinin içinde bir kalabalık var.

Soner Can

·

31 Ağu 2026

'İçimdeki Kalabalık'ın yazarı Gamze Güller: İç içe matruşkalar gibi kadınlar
DuendeDuende

HİKAYE

Garth Jennings: "Umarım bu belgeseli izleyen herkes Pulp’a âşık olur"

Garth Jennings’ın yönettiği "Pulp: Son Bir Şarkı Daha" (Pulp: What Do You Do for an Encore?), 24 Eylül’de MUBI’de. Belgesel, grubun “More” turnesindeki en büyük arena konserini, geçmişte daha önce hiç görülmemiş arşiv görüntüleriyle buluşturuyor. Belgeselin anlatıcısı ise vokal Jarvis Cocker. Yönetmen Garth Jennings ile Zoom’da biraraya geldik.

Eda Solmaz

·

31 Ağu 2026

Garth Jennings: "Umarım bu belgeseli izleyen herkes Pulp’a âşık olur"
DuendeDuende

HİKAYE

'The Dog Stars': Post-apokaliptik dünyada yası kişiselleştirmeye hakkımız var mı?

Ridley Scott, "The Dog Stars"ta salgın sonrası bir dünyada yas, yalnızlık ve umuda dair güçlü fikirlerin peşine düşüyor; fakat bu fikirleri taşıyabilecek inandırıcı bir dünya yaratmakta zorlanıyor.

Emre Eminoğlu

·

31 Ağu 2026

'The Dog Stars': Post-apokaliptik dünyada yası kişiselleştirmeye hakkımız var mı?
DuendeDuende

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: Kapanmaz yaralarla yaşayanlar için kitap reçetesi

Size kimsenin “Geçmişi bırak” demeye hakkı yok, zaten bırakılsa bırakırdınız. Ancak belki mesele geçmişi bırakmak değil, bugünün geçmişin kurallarıyla yaşanmadığını yavaş yavaş öğrenmek. Siz artık o geçmişteki, o evdeki çocuk değilsiniz. Ve yaşanmamış hayatın çok güzel bir yanı var: Yaşanmış olandan çok daha fazla olasılık barındırıyor. Kapanmaz yaralarla yaşayanlar için üç kitap...

Aslı Perker

·

28 Ağu 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: Kapanmaz yaralarla yaşayanlar için kitap reçetesi
DuendeDuende

HİKAYE

Coyote vs. Acme: Bir çizgi film karakteri dev bir şirkete kafa tutabilir mi?

Yıllarca Road Runner’ın peşinde koşarken başına gelmedik felaket kalmayan Wile E. Coyote, bu kez kendisini sürekli yarı yolda bırakan ürünlerin üreticisi Acme’nin peşine düşüyor. Coyote vs. Acme, çocukluk çizgi filmlerinin kovalamaca neşesini korurken, Coyote’nin azmini kazanca dönüştüren şirketin sorumluluğunu görünür kılıyor ve ona sonunda uğradığı zararların hesabını sorma hakkı tanıyor.

Emre Eminoğlu

·

28 Ağu 2026

Coyote vs. Acme: Bir çizgi film karakteri dev bir şirkete kafa tutabilir mi?