Güçlü, neşeli ve sözünü sakınmayan bir erkeklik eleştirisi: Baba


Mavi Adaptive Koleksiyonu konfor ve stilde engel tanımıyor Giyimin sadece temel bir ihtiyaç değil, aynı zamanda özgün bir ifade biçimi olduğunu hatırlatan Mavi Adaptive Koleksiyonu, stil ve konforu birarada sunuyor. Sürdürülebilir bir yaklaşımla organik pamuk kullanılarak tasarlanan koleksiyon, özel detaylarla zenginleştirilmiş parçalarıyla Mavi'nin yenilikçi ve havalı tarzını yansıtıyor. Neler var? Mavi Adaptive Koleksiyonu slim straight, regular straight ve wide leg gibi farklı fit seçenekleri, şık yıkamaları ve lüks detaylarıyla her tarza hitap eden görünümler sunuyor. Giyimde kolaylık sağlayan, tek elle çekilebilen fermuarlardan gizli mıknatıslı kapamalara kadar özenle tasarlanan, her detayı düşünülmüş koleksiyon, denim modasını konforlu ve erişilebilir hale getiriyor. Önü düşük, arkası yüksek bel tasarımı, paçalardaki ekstra uzun fermuar detayları ve rahat giyim sağlayan jean içi lastik askılar koleksiyonun fonksiyonel detayları arasında. Otururken rahatlık sağlamak adına cep görünümlü tarz arka dikişler ve Mavi logo minimal plakalı tasarımlar ise koleksiyona Mavi imzasını atıyor. Kolay açılıp kapanan bantlı tişört ve sweatshirtler, hem günlük giyim hem de premium ve zamansız bir görünüm için ideal. Dahası: Mavi Adaptive Koleksiyonu’nun çekimleri Türk Paralimpik sporcular Abdullah Ilgaz, Büşra Ün, Meryem Betül Çavdar, Nergiz Altıntaş ve Yiğit Caner Aydın ile gerçekleştirildi. Hayatın herkes için bir adaptasyon sanatı olduğunun altını çizen sporcular, günlük hayata adapte olmaya ve koleksiyona dair anlamlı açıklamalarda bulundu. İlham veren sporcuların hikayelerini ve Mavi Adaptive Koleksiyonu’nu buradan keşfedebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Sahnede tatmin edici bir oyun izlemek isteyenlerin kafasının hayli karışık olduğu günler. Evet, çok fazla oyun var. Evet, canlı canlı izlemek istediğimiz çok fazla "ünlü ve popüler" isim tiyatro sahnesinde. Evet, kalabalık kadrolu, iddialı çok fazla prodüksiyon arka arkaya prömiyer yapıyor. Evet, çok fazla yerleşik tiyatro, köklü çizgisinde üretmeye devam ediyor. Evet, çok fazla genç tiyatro insanı kendi yolunu inşa ediyor. Ve evet, seyircinin de bu yoğunluk arasında başı dönüyor…
Bu hafta bahsedeceğim oyun, bana sorarsanız tiyatronun kalbi olan ensemble oyunculuğa, sahnede birarada var olabilme becerisine şahane bir örnek. Beyoğlu, Sadri Alışık Sokak’taki eski bir tiyatro sahnesini geçen sene devralarak yenileyen ve Ara Sahne adıyla üretmeye başlayan ekibin yenisi: Baba.
Ara Sahne, bir kısmının yol ve sahne arkadaşlığı çok uzun senelere dayanan bir ekip. Bir arada durma/ensemble olma hâlleri sadece, Beyoğlu’nda tiyatro yapma çabalarında değil, sahne üstü üretimlerinde de kendini net bir şekilde gösteriyor. Sağ ve faşist partilerin yükselişinin dinmediği gündemi, bir göçmenin son derece anlaşılır anksiyeteleri üzerinden anlatan, geçen sezon başlayan oyunları Kardeşlerimi Arıyorum’u henüz görmediyseniz mutlaka izleyin diyerek Baba’ya geçelim.
Baba’nın gölgesi altında büyümeye çalışmak
Ara Sahne neden tiyatro yaptıklarını ve neden birarada durduklarını yeni oyun seçimlerinde de açıkça gösteriyor. Baskıcı, milliyetçi, şiddete meyyal, erkek, heteronormatif, yabancı ve kadın düşmanı otoriteyi bu kez bir evin içinden anlatıyorlar. Kardeşlerimi Arıyorum’un Amor’u, sırf Kuzey Avrupa’da yaşayan bir Ortadoğulu olduğu için "olağan şüpheli" olarak kabuslar yaşıyordu.
Baba’daki genç Fatih ise bizzat kendi babasının gölgesi altında yaşıyor benzer bir sıkışmışlığı. Baba da Kardeşlerimi Arıyorum’da olduğu gibi sözü, tavrı güçlü bir oyun. Ve yine son derece seyirci dostu, dinamik, çok sık güldüren bir rejiye ve sahneyi her hâlleriyle dolduran oyunculara sahip.
Polonyalı yazar Artur Palyga’nın kaleme aldığı oyunu, 2017’de Galata Perform Tato/Baba adıyla sahnelemişti. Ben bu yorumu, pandemi sürecinde YouTube kaydından izlemiştim. O zaman yazıyı, “Tato/Baba, bize hiç yabancı gelmeyecek bir ataerkil düzenin eleştirisi” diyerek bitirmişim.
Ara Sahne ekibi işte bu bize hiç yabancı gelmeyecek eleştiriyi, bu kez tamamen bize uyarlayarak koyuyor sahneye. Osman Fırat Baş’ın duru çevirisi, Kayra Babalık’ın enfes uyarlaması ve Uğur Uzunel’in eğlenceli, dinamik reji gözüyle izliyoruz bu kez Baba’yı. Metni tamamen Türkiye’ye, memleketin yakın geçmişine, o yakın geçmişten üç çocuklu bir polis babayla ev hanımı bir annenin evine yerleştirmek oyunun ilk ve en önemli başarısı. İstisnasız hepimizin, ama belki de en çok çocukluğu 80’lerde, 90’larda geçmiş kuşağın birebir bildiği, yaşadığı bir aile/ev iklimi kurmayı başarıyor Baba’nın uyarlama metni. Akabinde oyunu açan cenaze sahnesinden komşu ziyaretlerine, eve televizyonun ilk gelişinden aile içinde seneler boyu yaşanan türlü baskıya ve o sası iletişimsizliğe kadar izlediğimiz her bir ayrıntı, "Türk aile yapısına" cuk oturacak şekilde yerleşmiş hem metne hem sahneye.
Eğlenceli bir ataerki eleştirisi
Oyun bizi bir cenazenin cemaatine dahil ederek ilk andan içine davet ediyor zaten. "Merhumun", fuayede dağıtılan fotoğraflarını yakamıza iğnelerken babanın cenazesine geldiğimizi anlıyoruz. (Gala gecesine özel babanın helvası da çıkışta bekliyordu seyirciyi…) Sahnedeki şeffaf tabutun içinde yatıyor baba. Hocanın duaları, annenin, eşin dostun yakınmaları ve mevtanın genç oğlu Fatih’in umursamaz/kayıtsız görünen hâlleriyle; daha ilk andan grotesk/komik bir atmosfer kuruluyor.

Seyirciyle sık sık anlatıcı pozisyonunda da iletişim kurarak kendi doğumundan babasının ölümüne uzanan bir yaşam kesitini bizimle paylaşacak olan Fatih dışındaki tüm karakterler ve tiplemeler beyaza boyalı yüzleri ve grotesk oyunculuk diliyle çıkıyor karşımıza. Fatih ise makyajsız yüzü ve gündelik kıyafetiyle evin içine, dışarıdan bir gözle bakıyor; hem kendine hem de bize duru, çıplak, gerçek gözlemlerini aktarıyor.
İlk sahneden anladığımız üzere, babasıyla pek sıcak bir iletişimi yok Fatih’in. "Babalar" nasıl "şeyler"dir? Babaları sever miyiz? Babalar aslında hiç yok mudur? Fatih seyirciyle ilk temasında bizi güldürerek ve kafamızı tasdikle sallamamıza vesile olarak "babalar" üzerine konuşacak biraz. Babası ona bir vakitler sormuş: “Benden niye çekiniyorsun?” O da şimdi, hazır babası ölmüşken, bize ve babasına, biraz babasından söz edecek.
Baba rolündeki Serhat Barış’ın içinde uzandığı cam tabut, Fatih’in annesinin rahminden dünyaya kavuştuğu doğum kanalına dönüşecek şimdi. Ve artık dünyaya gelen Fatih; bebeklik-çocukluk-ilkgençlik çağlarını kronolojik bir akışla anlatmaya koyulacak. Şark görevinden büyük kente uzanan memuriyet mesaisi boyunca; esnemez, bükülmez, ara tonları olmayan, tek renk, tek tip, sert bir erkeklik otoritesinin temsilcisi olarak dimdik duran bir baba; Fatih’in bahtına düşen.
Erkeklik hiçbir zaman tek başına gelmez ve yaşamaz malum; karşımızdaki babanın erkekliği de öyle. Ataerkiyi besleyen tüm alışkanlık, inanç ve kodlarla var olmuş Fatih'in babası da. Annesi ise yok denebilecek kadar silik bir beden olarak içinde, evin. Neredeyse nefes aldığı için bile özür dilemek zorunda hissedecek kadar bastırılmış bir kadın. Yüzünü bir Zeki Müren’in TV’de neşeyle verdiği yemek tarifleri güldürüyor, bir de bir gün kocasının pavyonlara gidemeyecek kadar elden ayaktan düşüp ona muhtaç kalışı…
Nefes arasız bir komedi
Baba, altı kişilik sahne üstü ekibin son derece esnek oyunculuk kabiliyeti ve başta bahsettiğim birarada oynama beceresi/alışkanlığı sayesinde seyirciyi ilk andan kavrayan ve hızla alıp sürükleyen bir oyun. Neredeyse nefes arasız bir komedi aksı kurmuş ekip. Anne, baba ve Fatih rollerinde Aslı Menaz, Serhat Barış ve Taha Tegin Özdemir’i sabit olarak izlerken adeta oyunun santraforları gibi hareket eden Beyza Elçin Işığan, Mert Güngör ve Sinem Koşar rolden role girip çıkıyor. Fatih’in anlatısının arasındaki bağları; sahnede bazen bahsi geçen bir insana bazen bir eşya parçasına dönüşerek kuruyor, büründükleri her yeni tiplemede seyirciyi kahkahaya boğuyorlar.
- Zirve anı ise tartışmasız; babanın, oğlu Fatih’e yemek yemediği için anlattığı masal kesiti. Herhangi bir dönemde, Türkiye için yazılacak bir ifade özgürlüğü raporuna ek belge olarak konulsa sırıtmayacak bir metin gizli burada.
Oyuncuların olması gerekenden hayli yüksek seslerle oynamaları biz gala seyircisini bir parça yormuştu. Ama bunu, daha büyük bir salona göre hazırlanan oyunun, Ara Sahne ebatlarına henüz tam yerleşememiş olmasına bağlamıştık. Baba rolündeki Serhat Barış’ın—babanın sertliğinin, iticiliğinin altını iyice çizmek için mi?—diğer beş oyuncunun performansına kıyasla çok daha sert (bana yer yer kaba bir şekilde karikatürize gelen) hatlarla çizilmiş olmasıysa oyuna dair aklıma takılan iki ana pürüzden biri.
Bu, yönetmenin oyuncu yönetimine dair en temel eleştirim. Bir diğeri ise Fatih’in anlatıcı konumundayken, seyirciye doğru sorduğu sorularda ya da onay beklercesine yaptığı tekrarlardaki tavrı. Zaten izleyip anladığımız bir anın bir de Fatih tarafından bize bu kadar vurgulanarak iletilmesine ihtiyaç duymuyor zira seyirci. Kostüm ve sahne tasarımındaysa tam tarif edemediğim, belki "üniversite tiyatrosu havası" diye tanımlayabileceğim bir zayıflık, oyunun gücünü çok değil ama bir parça düşürüyor.
Toplamda her birini tek tek saymaya gerek kalmayan yüksek ve birbirini örtmeyen performanslar izleyeceğinize emin olabilirsiniz. Aşkın En Kısa Gecesi’ndeki minicik rolüyle “Bu çocuk kimmiş?” dedirten, Âşık Shakespeare’deki performansıyla ise oyunun en iyi parçası olarak not ettiğim Taha Tegin Özdemir ise kendisini takibe alanları Baba’da da hüsrana uğratmıyor. Çok seneler izleyeceğimiz genç bir oyuncunun sahnede yetişmesini heyecanla izliyoruz.
Oyunun yönetmenliğini üstlenen oyuncu Uğur Uzunel’e ayrı bir vurgu şart. Uzunel, bu ilk yönetmenlik deneyiminde bundan sonra mesaisinin hatırı sayılır kısmını rejiye de kaydıracağının sinyallerini veriyor. "İlk yönetmenlik deneyimi" derken "ilk" ifademden şüpheye düşüp kontrol etmemi gerektirecek bir işe imza atmış. Topluluk ruhunu layıkıyla gözümüzün önüne sermekle kalmamış Uzunel; bir erkek yönetmen olarak erkeklik, ataerki ve milliyetçiliğin kodlarını çok akıcı, anlaşılır, eğlenceli ve yer yer cesur bir tavırla sahnede ete kemiğe büründürmüş.
Not almalı: Baba, 19 Şubat Çarşamba, 20.30’da Ara Sahne’de izlenebilir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu hafta ajandamızı iyi müzikle dolduruyoruz. İstanbul izleyicisinin biriciği Ghostly Kisses, ilk kez tanışacağımız Madridli indie rock ikilisi Hind ve Khruangbin'e hazırlık olarak Arc de Soleil sahnede.
11 Şub 2025

YAZARLAR

Bahar Çuhadar
Tiyatro eleştirmeni ve gazeteci. Gazeteci olmaya 9 yaşında, okuduğu Körfez Savaşı haberlerini defterine baştan yazarken karar verdi. İkonik savaş muhabirlerine özenerek 'dış haberci' olma planlarıyla İstanbul Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler okudu. Üniversitenin köklü tiyatro kulübü İstanbul İktisat Sahnesi'nde tiyatroyla tanıştı. Dünyada olan bitene sahneden bakmanın tadını, dramaturjinin gücünü keşfedince kültür sanat ve tiyatro haberciliğine yöneldi. Dünya, Radikal ve Hürriyet gazetelerinin kültür sanat sayfaları ve hafta sonu ilavelerinde muhabir ve editör olarak çalıştı. 2011'den beri düzenli olarak haftalık tiyatro eleştirileri kaleme alıyor. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği üyesi. Türkiye'yi gönüllü olarak terk eden yeni nesil göçmenleri anlattığı 'Yeni Ülke Yeni Hayat' adlı kitabın yazarı.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?




