

Sanofi’nin girişimcilik programı: PharmUp
İnsan hayatını iyileştirmek için bilimin mucizelerinin peşinden giden Sanofi ’nin girişimcilik programı PharmUp ’ta dördüncü dönem için son başvuru tarihi 7 Nisan. Nedir? Sanofi ’nin Endeavor Türkiye iş birliğiyle yürüttüğü, sağlık…
Daha fazlasını öğren →
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Her geçen gün daha da derinleşen ekonomik krizin ve yaklaşan seçimlerin gölgesinde en çok tartışılan konulardan biri Türkiye’nin ekonomik geleceği ve izlenecek olan ekonomi politikaları. Hükümet tarafındaki tartışmaların yanı sıra muhalefet tarafında da ekonomi, geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen İkinci Yüzyılın İktisat Kongresi ile siyasi gündemin ana konusu olmaya devam ediyor.
Ekonominin siyasi söylemde bu kadar merkezi olmasının sebebi ekonomik belirsizlik hissinin hayatımızın her alanını sarması. Gündelik toplumsal hayatımızda gerçekleştireceğimiz en ufak ekonomik karardan tutun da küçük ölçekten büyük ölçeğe şirketlerin atacakları her ekonomik adım “seçimlerden sonrasını beklemek” kararıyla öteleniyor.
Fakat bu belirsizlik hâli sadece şu anki siyasi olarak çalkantılı durumumuzun ortaya koyduğu bir durum mu, yoksa belirsizlik hali zaten içerisinde bulunduğumuz ekonomik yapının bize her zaman ve her yerde kendini gösteren bir yansıması mı?
İngiliz ekonomist Guy Standing’in ortaya attığı prekarya kavramı, mevcut durumumuzu daha iyi tanımlamak için kullanabileceğimiz kavramlardan bir tanesi. Precarious yani tehlikeli, güvencesiz, riskli kavramıyla proletarya kelimesinin birleşiminden oluşan prekarya, içerisinde bulunduğumuz ruh hâlini güvencesizlik duygusuyla açıklamaya çalışıyor.
Bizden önceki nesiller için fena olmayan bir eğitim almak ve maaşlı bir işe girmek en azından orta ölçekli gelecekte göreceli bir sabitiyet ve güvence hissi sağlamaktayken, günümüzde yüksek eğitime sahip olmak bile çoğu zaman herhangi bir güven ve emniyet hissine sahip olmak için yeterli olmuyor. Kısa zaman aralıklarıyla değiştirilen veya değiştirmek zorunda bırakılan işler, freelance çalışmak, sendikasızlaştırılan iş kolları, çalışanları sürekli değişim ve hareket halinde olan bir iş piyasasına mahkum etmiş durumda. Kimileri piyasanın bu akışkan halinin bireysel özgürlüklerin ve kendini geliştirmenin sağlanması için uygun koşulları sağladığını iddia edebilir fakat aksini ispat etmek çok daha kolay.
Örneğin, 2011 gibi globalleşmenin etkilerinin gözlenebilir şekilde daha az olduğu bir tarihte çeşitli üniversiteler ve BBC tarafından yapılan Büyük Britanyalı Sınıf Anketi’nde prekarya sosyal sınıfı Büyük Britanya’da yaşayanların %15’ini oluşturuyor. Bu grup yoksulluk sınırının altında, pek maddi birikimi olmadan, şehir merkezinden uzak bölgelerdeki kiralık evlerde yaşıyor. Tipik olarak temizlik, bakım, kargo işçiliği, kasiyerlik gibi işler prekarya sosyal sınıfını teşkil etse de prekarya işlerin temel özelliklerini düşük ücretler, düzensiz çalışma saatleri, tehlikeli çalışma koşulları, yasal ve sosyal güvencelerden yoksun olma hâli şeklinde sıralayabiliriz. 2011’den günümüze bu özelliklere sahip iş kollarının sayısının ve kapsamının azalmaktan ziyade pandemi ve derinleşen ekonomik krizle beraber daha da arttığını söylemek hiç de abartılı olmayacaktır.
Günümüzde sözleşmeli, kısa vadeli, proje odaklı, geçici işler sadece tipik prekarya iş kollarında değil; sanayiden tarıma veya yaratıcı endüstriler olarak adlandırılan ve bilgi temelli, sosyal kapitali yüksek iş kollarında da sıklıkla denk gelinir hale geldi. Siyaset bilimci Alphan Telek de 2020 yılında yayınladığı kitabında, prekaryanın Türkiye’de de neredeyse her sosyo-ekonomik sınıfı içerisinde barındıran bir sosyal sınıf olduğunu belirtiyor. Türkiye’de üniversiteden yeni mezun olan her genç, ebeveynlerinin göreceli bir şekilde kolayca iş bulabildiği ve yıllarca aynı iş kolunda, kadrolu bir şekilde çalıştığı emek piyasası yerine güvencesizliğin, sendikasızlığın, düşük ücretlerin ve sözleşmeli işlerin domine ettiği bir çalışma ortamında geleceklerini planlamak zorundalar.
Prekarya sosyal sınıfının içerisinde bulunduğu bu ekonomik güvencesizlik ve belirsizlik hâli aynı zamanda sürekli bir şekilde korkuyla, endişeyle ve aidiyet hissedememe duygusuyla yaşamaya da neden oluyor. Bu duygular kimi zaman kişinin kendini yetersiz ve beceriksiz hissetmesine kimi zaman ise onu bu duruma iten sisteme karşı kin ve nefret ile yüklenmesine sebep oluyor. Fakat sosyoekonomik ve politik problemler her zaman kendilerini dönüştürücü bir sistem eleştirisi olarak yansıtmak zorunda değil; tam tersine, dünyanın her yanındaki gelişmeler gösteriyor ki sistemik problemlerin kendini en kolay ifade edebildiği alan popülist siyasetin kürsüsü.
Prekarya, kendisini içerisinden çıkılmaz bir hâlde hissediyor. Kendini ne kadar geliştirse de bulabildiği bütün işlerde ya hakkı yenilmiş ya da başarısız olmuş hissediyor. Tam da bu nedenle prekarya, günümüzün en tehlikeli sosyal sınıflarından birini teşkil ediyor. Fakat tehlike, prekaryanın kendisinden değil; onu bu hâle getiren, içerisinde bulunduğu durumdan bir çıkış yolu sunamayan emek piyasası düzeninden kaynaklanıyor.
Detaylıca hazırlanmış kalkınma planları, ekonomi zirveleri bize sanayileşme yoluyla, yaratıcı endüstriler ile gelişmişlik vadederken prekaryaya daha adil, güvenceli ve örgütlü bir emek piyasası sunmayı görmezden gelmek demokratik değerler için ölümcül derecede büyük bir hata olacaktır. Türkiye tarihinde aksak bir şekilde günümüze kadar gelebilen parlamenter demokrasinin bütün aktörlerine yöneltilen tepki, özellikle prekaryayı oluşturan genç nesiller nazarında sisteme dönük yapıcı bir eleştiri ve aksiyon şeklini almaktan ziyade popülist siyasete yönelen ve sosyal adaleti sağlamaktan uzak bir nefrete dönüşecektir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
İnsanın toplulukla birlikte özneleşmesi, topluluğun içinde erimesini gerektirmez. Tersine, kendi sesini koruyabildiği, başkalarının sesini duyabildiği, ortak hayatı dönüştürmeye katılabildiği ölçüde, ben ile biz arasındaki ilişki yeni olanaklarla zenginleşerek güçlenir. Öyleyse birlikte yaşamanın sorusu, birarada kalırken birbirimizin özgürlüğünü nasıl koruyacağımızı yönelik olabilir. "Birlikte yaşamanın arkeolojisi" serisinin ikinci yazısında "kovuk, çember, eşik" kavramlarından hareketle birlikte yaşamanın sınırlarının nasıl çizildiğine odaklanıyoruz.

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?

İnsanların hikayelerini çoğu zaman başarıları, kazandıkları ödüller ve kariyerlerindeki dönüm noktaları üzerinden anlatıyoruz. Peki sahip oldukları imkanlarla başkalarının hayatında neyi değiştirdiler? "Etki Alanı" yazı dizisinin ilk bölümünde doğduğu bölgede binlerce insana geçim kapısı açan ve milyonlarca çocuğa kitap ulaştıran bir program başlatan country müziğin en tanınmış isimlerinden Dolly Parton var.

İstanbul’da dere yatakları yıllar içinde beton, yol, sanayi tesisleri ve konutlarla kuşatılırken kentin doğal su yolları giderek daraldı. İmar kararları, plansız yapılaşma ve altyapı yetersizlikleri, şiddetli yağışları sel felaketine dönüştüren riskleri büyüttü. İstanbul’un kayıp dereleri, kentin doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ve yağmur suyunun önündeki engellerin nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor…

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler.




