Hangardz'tan bir Saroyan eseri: 'Yüreğim Dağlardadır'

William Saroyan’ın 1931 yılında kaleme aldığı, Hangardz ekibi tarafından sahnelenen “Yüreğim Dağlardadır” oyununu yönetmeni Tara Demircioğlu ve oyuncusu Nişan Şirinyan anlattı.
Hangardz'tan bir Saroyan eseri: 'Yüreğim Dağlardadır'

19 Kasım - Arter - İstanbul
Arter ile birlikte

Arter’i bir de rehberli turlar ile ziyaret edin Arter’de , sanatın ve sanatçının yaratıcı dünyasını keşfe rehberli turlar ile çıkabilirsiniz. Katılımcıların eserleri kendi deneyimleriyle ilişkilendirmesine olanak tanıyan turlar, özgün yorumları teşvik ediyor. Neler oluyor? Arter’de güncel sergiler Türkçe ve İngilizce rehberli turlar ile gezilebiliyor. Turlar, her Cumartesi saat 12.00’de İngilizce, Arter’in açık olduğu günlerde 13.00 ve 15.00 saatlerine ek olarak hafta sonları 17:00’de Türkçe düzenleniyor. Dahası: Düzenli rehberli turlar haricinde Türkçe ve İngilizce grup turları ayarlamak da mümkün. Bunun için talep ettiğiniz tarihten en az 1 hafta önce [email protected] adresinden Arter ekibi ile iletişime geçmeniz gerekiyor. Özel Rehberli Turlar talebe göre düzenleniyor, tercihinize göre güncel sergilere, binaya ve Arter Koleksiyonu’na odaklanabiliyor. Özel rehberli turların katılımcı sayısı ise 15 kişiyle sınırlı. Not etmeli: Rehberli turlara katılım 14 yaştan itibaren bilete tabi. Biletleri ise Kat 0’daki Danışma ve Bilet Gişesi’nden temin edebilirsiniz. Arter’in rehberli turlarıyla ilgili ayrıntılı bilgiye buradan erişebilirsiniz.

Daha fazlasını öğren

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

Hangardz tiyatro topluluğu Tiyatro Eleştirmenler Birliği tarafından “Türkiye tiyatrosunun kuruluşunun temellerinde var olan Ermeni kültür sanatı hakkında ulusal ve uluslararası farkındalık oluşturmaya ve yok olma tehlikesi altındaki Batı Ermenicesini yaşatmaya katkılarından dolayı" TEB Özel Ödülü’nün sahibi oldu. William Saroyan’ın eseri Yüreğim Dağlardadır'ı sahneye taşıyan Hangardz ekibi yeni sezona 30 Ekim’de merhaba dedi. Oyunun yönetmeni Tara Demircioğlu ve oyuncusu Nişan Şirinyan’la yolculuklarını konuştuk. 

Tiyatro Eleştirmenler Birliği (TEB) Özel Ödülü'nü bu yıl Hangardz aldı, tebrik ederim. Hangardz’ı bize anlatır mısınız? Neler yapar, nasıl oyunlar tercih eder? 

Tara Demircioğlu: Çok teşekkür ederiz. Bu ödül, bizim için gerçekten çok büyük bir anlam taşıyor. Yaptığımız işi ve yaratmaya çalıştığımız varoluş hâlini fark eden bir ödül olması bizi son derece mutlu etti. Hangardz, isminin anlamı gibi “aniden” kurulan ve yola çıkan bir tiyatro ekibi. Biz, Batı Ermenicesini sahnede yeniden var etmeye, bu dili yaşatmaya çalışan bir topluluğuz. Bu topraklarda, unutulmaya yüz tutmuş diller arasında yer alan Ermeniceyi tekrar duyulur ve anlaşılır kılmak, yalnızca kendi ana dilimizi korumak adına değil, aynı zamanda çokkültürlülüğü yaşatmak adına da üstlendiğimiz bir misyon.

Şu ana kadar Heranuş Arşagyan, Zaven Biberyan, Hagop Baronyan ve William Saroyan gibi önemli isimlerin oyunlarını sahneye koyduk. Bu oyunlardan yalnızca sonuncusu, Yüreğim Dağlardadır, uzun bir hazırlık süreciyle olgunlaşarak ortaya çıktı. Diğer oyunlar ise, yolculuğumuz sırasında karşımıza çıkan ve bize rehberlik eden kahramanlar gibi oldu. Amacımız, unutulmuş ya da unutturulmuş olan her bir rengi, sanatın farklı disiplinleriyle harmanlayarak yeniden hatırlatmak. Hangardz’ın temennisi, hafızayı diri tutmak diyebiliriz. Bu yüzden, oyun seçimlerimiz de hafızanın derinliklerinde kalmış eserlerden yana oluyor; izleyicinin zihnini ve ruhunu sarsacak, unutulmuş anılara dokunacak oyunlar tercih ediyoruz.

William Saroyan’ın 1938 yılında yazdığı metin ilk kez geçen sene sahneye taşındı. Nasıl karar verdiniz? Oyuna giden süreci dinlemek isterim. 

TD: Aslında bu proje, kurucu üyelerimizden Yeğya’nın hayaliydi. Yaklaşık beş yıl önce, oyunun kitabını alıp bizlere hediye ederken arkasına şu notu ekledi: "Bu oyun bir gün İstanbul sahnelerinde oynanacak." Bu sözler, bize ilham verdi ve yola çıkmamızı sağladı. Geçen sene ise bu hayali gerçeğe dönüştürmek için yavaş yavaş ekibini kurmaya başladı ve en son bana dönüp, “Bu geminin ‘çocuk ruhunu korumuş, hisleri kuvvetli’ bir kaptana daha ihtiyacı var, dümenin başına sen geçer misin?” diye sordu. O sırada hiçbir şey yapmak istemediğim bir dönemden geçiyordum, özellikle 12 kişilik, farklı yaşlardan ve disiplinlerden gelen oyuncularla çalışmayı nasıl başaracağımı hayal bile edemezken… Ama bir şekilde kendimi denizde buldum ve “Evet” demiş bulundum. 

Saroyan’ın dünyasıyla ilk tanıştığımda, çocukluğuma geri dönüp hayallere dalmamı sağlamıştı, bu yüzden metni incelemek büyük bir keyifti. Üstelik, 9 yaşında bir çocuğun hikayesini anlatmak fikri beni o kadar heyecanlandırdı ki zaman zaman ne yapacağımı bilemedim. En büyük şanslarımızdan biri de sahne canavarı olan Diana Chilingaryan’ın Johnny’nin ruhunu olağanüstü bir şekilde sahneye taşımasıydı. Egosuyla değil, çocuk ruhuyla provalara gelip bana, oyuna ve ekibe çok ilham oldu. Tabii ki kıymetli dramaturgumuz Çağdaş Ekin Şişman da sürecin her anında bizi yolda tuttu, adeta yol gösteren bir rehberdi, olmasa çok savrulurduk. Bu oyunla birlikte ekibimiz daha da büyüdü; herkes bir işin ucundan tuttu. Başlarda yönetmekte çok zorlandım, ama yıllardır çocuklarla gerçekleştirdiğim çalışmalarla elde ettiğim deneyimleri ekibe uygulayınca aramızda ortak bir dil oluştu. Ortaya çıkan iş, benim için sıcacık ve samimi bir sonuçtu. Bu samimiyetin, Saroyan’ın dünyasını anlatmaya yettiğini düşünüyorum.


Saroyan sizin düşüncenizin neresinde? Nasıl bir işleyiş planladınız? 

TD: Saroyan, bir dünya insanı, yerelliliğini de korumuş evrensel bir yazar, insanı merkezine alan bakış açısıyla düşüncelerimize büyük bir kapı aralıyor. Onun anlattığı hikayeler ve sahip olduğu kapsayıcı yaklaşım, Hangardz’ın manifestosuyla parallelikler gösteriyor. Bizim meselemiz, yalnızca Ermeni olmak ve Batı Ermenicesi değil; insani olandan yana olmak, kendi kültürümüzle farklı kültürlerin renklerini harmanlayarak bu dünyada özgürce var olabilmek. Bu topraklarda, doğup büyüdüğümüz yerlerde özgürce yaşayabilmek adına sesimizi duyurmak istiyoruz. “Buradayız” demek istiyoruz — ama bu ses, yalnızca bizim için değil; yıllardır sesi kıstırılmış, görünmez kılınmış herkes adına yükseliyor. Ancak bunu bağıra çağıra, şiddetle değil, Saroyan’ın dünyasında olduğu gibi, birlikte var olabilmenin güzelliklerini koruyarak, yargısızca ve naif bir şekilde yapmak istiyoruz. Saroyan’ın kapısını araladığı bu dünya, bize bir arada yaşamanın, insan odaklı olmanın ve birbirimizi anlamanın değerini hatırlatıyor. Biz de tiyatromuzda bu duyguyu yaşatmaya, onun mirasını, insana dair sıcak ve samimi bakış açısını sürdürmeye çalışıyoruz.

Yüreğim Dağlardadır ne anlatıyor?

TD: Fresno’da yaşayan Ermeni bir aileyi merkezine alan hikayede, köklü aile ağacının temsilcisi olan babaannenin (medzmayrig) hafızasında yalnızca inatla sahip çıktığı Ermenicesi kalmıştır. Şair olan baba ise kaybolmuş ama var olmaya ve şiirlerinin değer göreceğine dair inancını hiç yitirmemiş bir hayalperesttir. Ailenin 9 yaşındaki çocuğu ise, dünyada olan biten her şeye büyük bir heyecanla meraklanan, ancak büyümek zorunda kalan bir gözlemcidir. Bu üçlünün monoton giden hayatına bir gün huzur evinden kaçan bir aktör dahil olur ve bir müddet onların dünyasında konaklar. O andan itibaren, hayatları hiç olmadığı kadar canlı, keyifli ve yaşanılır bir hâl alır. Bu, bir aidiyet ve köklerini arama hikayesi; aslında bir göç ve çocukluk hikayesi. Saroyan, kendi kaybolmuşluklarını, tanıdığı çok kültürlü mahalleleri ve sürekli bir yerden bir yere göç etme hâlini sorguluyor. “İnsanın evi neresidir?” sorusunu bize soruyor. Biz de, seyircilerin aklında ve kalbinde bu soruyu bırakmaya çalışıyoruz. Saroyan’dan Hangardz’a, Hangardz’dan seyircilere doğru uzanan bir sorumluluk bu.

Sadece Türkiye’de değil Ermenistan’da da sahnelediniz oyunu. Nasıl tepkiler alıyorsunuz? Oyunu Ermenice de oynuyorsunuz.

TD: Haziran ayında Ermenistan’a turneye gittik. Yolculuk öncesi Arsız Mekan’da oyunun Ermenicesini üç defa sahneledik ama asıl prömiyerimizi Ermenistan’da gerçekleştirdik diyebilirim. Kendi dilimizde oynamak ve anlaşılmak kadar özgür hissettiren bir şey yok sanırım. Anlaşıldığın, yasaklanmadığın ve yargılanmadığın bir yerde üretmek ve var olmak, bizim için gerçekten mutluluk ve ilham vericiydi. Ermenice sahnelendiğinde, oyunun kendini daha çok bulduğunu söyleyen arkadaşlarımız oldu (üstelik Ermenice bilmemelerine rağmen). Bu sezon hedefimiz her ay en az bir kez Ermenice, bir kez Türkçe olmak üzere oyunu sahnelemek. Tabii, eğer sahne bulabilirsek! Biraz sitemkar bir yerden söyledim ama bu süreçte en çok zorlandığımız konu gerçekten sahne bulmak oldu. Birçok sahne ya geri dönüş yapmadı ya da oyunları erteledi. Aslında bu, tüm bağımsız toplulukların yaşadığı ortak bir zorluk diyerek konuyu kapatabilirim.

Böyle bir oyunun içerisinde olmak sizi nasıl hissettiriyor? 

Nişan Şirinyan: İyi hissettiriyor. Amatör bir ruhla profesyonel bir iş yaptığımı düşünüyorum. Birçoğunu önceden tanıdığım gençlerle sahneyi paylaşmak güzel bir duygu. Rolümü de severek oynuyorum. Oyunu Ermenice de oynuyoruz. İlk başta biraz korkuttu bu beni. Maalesef anadilimi yani Ermeniceyi çok kullanamıyorum. Yıllar sonra bir oyunu Ermenice oynadım, evet zorladı ama sonrası çok mutlu etti beni.

Oyuncu kadrosunun neredeyse tamamı Ermeni oyunculardan oluşuyor. Bu bir tercih miydi? 

TD: Aslında, “oyuncu kadrosunun tamamı Ermeni” demek daha doğru olur. Sahne gerisinde kreatif alanda görev alan arkadaşlarımız ise bu coğrafyanın her bir güzel rengini oluşturan kültürlere mensup bireylerden oluşuyor, ancak sahnede Ermeni oyuncuları görüyoruz. Biz bu oyunu Ermenicede sahneleyeceğimiz için Ermenice bilen oyuncuları tercih ettik, bu da doğal olarak bir öncelik hâline geliyor. Bir diğer husus da Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Ermeni oyuncuların diyalekt ve şivelerinin bozuk olduğu, halkın bunu artık istemediği (hangi kamuoyu yoklamasıyla böyle bir talep oluşmuş o da uzunca tartışılır!) bahane edilerek sahnelerden el çektirmeleriyle profesyonel Ermeni kumpanyaları ve oyuncuları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Biraz da bu yüzden, uzun zamansal boşluklardan sonra Ermeni oyuncuların daha görünür kılınması adına bu yönde bir irade kullandığımız söylenebilir. Ancak, Ermeni olmayan pek çok arkadaşım, “Biz de öğreniriz, yaparız!” dediklerinde çok mutlu oluyorum. Sanırım, bir sonraki oyunlarımızda sahnede yalnızca Ermeni oyuncular olmayacak; Ermeniceyi öğrenip konuşmak isteyen oyuncu dostlarımız da yer alacak.


Türkiye’de son yıllarda özellikle tiyatro sahnelerinde kültürel çeşitlilik dikkat çekiyor. Gomidas, Büyük Zarifi Apartmanı ve Yüreğim Dağlardadır... Böyle bir ortamda bu çeşitlilik tiyatroya nasıl bir katkı yapar?

TD: İlk olarak, 2011 yılında konservatuvarda tiyatro okuyan genç bir öğrenci olarak keşfetmiştim Şermola Performansı ve anadillerinde (Kürtçe) oynadıkları Disko 5 No’lu oyunu. İzlerken bilmediğim bir dili dinlemek benim için büyüleyiciydi, o gün Kürtçe dilinin ahengine kapılıp Mirza’nın oyunculuğundaki derinliğe hayran kalmıştım. Oyundan çıkarken ben başka biriydim, dillerin ve anlatılan hikayelerin beni nasıl sarstığını idrak ettiğim bir tecrübe yaşamıştım; o günden sonra, insanların kendi dillerinde var olup üretebilecekleri nice renge olan inancım sarsılmaz bir biçimde pekişti. Bu topraklarda, Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin, Çerkeslerin, Lazların ve diğer tüm halkların seslerinin daha çok duyulması gerektiğini düşünüyorum. Tek bir ses değil, geçmişten gelen tüm seslerin hatırına, onların şarkılarının her daim söylenip yaşatılması gerekiyor. Hafızasızlaştırılmak üzerine kurulu bir düzene karşı, dillerimizin ezgisine daha cesur ve yüksek sesle sahip çıkmamız gerektiğine inanıyorum. Şarkıların, bu coğrafyanın her bir güzel dilinde var olacağı geleceğe inanıyorum. Tiyatroyu hafızası silinmeye çalışılan bir toplumu en azından bir saatliğine de olsa “hatırlamaya” ve “tanıklık etmeye” davet eden bir araç olarak görüyorum. Bu nedenle, kültürel çeşitliliğin daha fazla duyulmaya ve görülmeye ihtiyacı var. Her şeye rağmen, evrensel bir şarkı tutturmak benim hayalim.

NŞ: İnsanların tiyatroda kendi kültürlerini, dilini kullanması son derece doğal. Ama bunu sahnelerde çok göremiyoruz. Evet, birkaç yıldır bunu başaranlar var ama yeterli mi, tartışılır. Ortam çokkültürlülüğü kolayca hazmedecek bir düzeyde değil. Bu oyunlara milliyetçi duygularla bakan, yok sayan, aşağılamaya varan yorumlar yapan “tiyatrocu-eleştirmenler” var. Bunlara rağmen bu oyunların çoğalması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü tiyatro tek sesli değildir, olmamalıdır. Çok kültürlülüğün çok sesliliğin tiyatroyu daha iyi bir yere getireceğini düşünüyorum. Yeter ki sahnede izlediğimiz şey “tiyatro “olsun.

Son olarak oyunu henüz izlememiş olanlar ne zaman izleyebilir?

TD: Kasım ayı programı için de Hangardz sayfasını takip edebilirsiniz.


Yüreğim Dağlardadır

Oyuncular: Diana Çilingaryan, Yeğya Akgün, Lara Narin, Nişan Şirinyan, Dikran Peştemalcıgil, Sevada Haçik Demirci, Garine Maral Çizmeciyan, Artun Gebenlioğlu, Bared Çil, Antranik Bakırcıoğlu, Miranda Şahinoğlu, Arek Kazancıyan
Yazar: William Saroyan
Yönetmen: Tara Demircioğlu, Yeğya Akgün,
Çevirmen: Ece Eroğlu
Danışman: Altuğ Yılmaz
Dramaturg: Çağdaş Ekin Şişman
Dekor Tasarım: İsabel Gültop
Hareket Tasarım: Ece Nur Ateş
Kostüm Tasarım: Burak Kaçi
Işık Tasarım: Ali Poyraz, Cihan Alparslan
Ses/Efekt Operatör: Sibil Arsenyan
Yardımcı Yönetmen: Bared Çil

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto İstanbulAposto İstanbul

BÜLTEN SAYISI

⚖️ Beyazperdede adalet, sahnede Saroyan

Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali 14. kez şehirde, Thomas Shelby'nin hikayesi hiç bu kadar etkileyici olmamıştı.

19 Kas 2024

Arter ile birlikte

YAZARLAR

Emrah Akbaş

Editör ve tiyatro yazarı.

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

Ayça Örer

·

29 May 2026

Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu
Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

Gözde Keskin

·

28 Nis 2026

Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?
Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Gözde Akyüz

·

19 Nis 2026

Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni
Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Şerif Yenen

·

10 Mar 2026

Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?
İstanbul'un kış yüzücüleri: Yağmur-çamur demeden Boğaz'ın sularıyla buluşanlar anlatıyor

Kar-kış demeden güne Boğaz'ın soğuk sularına atlayarak başlayan İstanbulluların sayısı her geçen gün artıyor. Sarayburnu'ndan Suadiye'ye, oradan Bebek'e, şehrin farklı noktalarından denize giren bu cevval yüzücüler arasında Kapalıçarşı esnafından eski bankacılara, lisanslı sporculardan hiç yüzme bilmeyenlere pek çok farklı profil var. Ortak noktaları ise üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denize sırtlarını dönmeyi reddetmeleri...

Gökhan Tan

·

10 Şub 2026

İstanbul'un kış yüzücüleri: Yağmur-çamur demeden Boğaz'ın sularıyla buluşanlar anlatıyor