Tarifini aldım beş tane, mutfakta yaptım bin tane


Kolajen üretimine bitkisel destek: Saf Vegan Collagen Booster’lar
Ciltte, kemiklerde, eklemlerde ve kaslarda bol miktarda bulunan kolajenler; bağ dokusunu güçlendirmek ve vücut bütünlüğünü korumak görevlerini üstleniyor. Daha güçlü ve elastik bir cildin sırrı da 20’li yaşlardan sonra her yıl bir miktar…
Daha fazlasını öğren →
Restoranların kasımdan beri kapalı olduğu bir gerçeklikten bildiriyor ve ne kadar daha süreceği belli olmayan bu süreçte Lipp’de tabakta kalmış boynu bükük ama bir yandan kendinden emin taze karabiberli sosu patatesle sıyırmak için kendi (hayalî) geri sayımımı başlatıyorum. Hazır geri sayımı başlatmışken; eşlik ettiği yemeğin tadını öne çıkaran yardımcı, bazen de spot ışığı çalan yıldız oyuncu sosların çıkış noktası; Fransız mutfağının beş ana sosundan bahsetmek istiyorum.
Hemen hemen her sosun başlangıç noktası kabul edilen ana soslar adını Fransızcada anne anlamına gelen “mère” kelimesinden almıştır. Sosların bazen atası bazen anası olan toplamda beş sos vardır: Béchamel (beşamel), velouté (beyaz sos), espagnole (kahverengi sos), tomato (kırmızı sos), hollandaise (sarı sos). Yani anlayacağınız bugün bildiğimiz sosların çoğunun temelinde bu beş sostan biri bulunuyor. Bu yönden ana soslara baharat, çeşitli otlar, şarap ve benzeri eklemeler yapılarak türetilen soslar bu beş ana sosun bir nevi akrabalardır.
Önce sosları tanıyalım: Beyaz meyane ve süt temelli bir sos olan béchamel en çok lazanya, croque monsieur gibi hamur işlerinde ve beyaz etlerde kullanılır. Mornay, nantua, soubise ve bohemienne béchamel’in türevlerindendir. Béchamel’e benzetilen velouté’nin yapımında süt yerine tavuk suyu kullanılır. Kendisi genellikle beyaz et ve deniz mahsullerinin yanına yakıştırılır. Suprême, albufera, allemande ve normande sosları velouté’nin türevlerine örnektir. Espagnole ise diğer ana soslardan çok daha güçlü bir tada sahiptir. Bu nedenle başka bir sos veya et suyuyla seyretilmeden servis edildiği nadir görülür. Espagnole et yemekleri için birebirdir. Sosun türevleri arasında Bordelaise, bourguignonne, poivrade, madeira, chasseur sosları bulunur. Tomato adından da anlaşılacağı üzere domates temelli bir sostur. Sos genellikle makarnada, kümes hayvanları ve kırmızı etle yapılan başlangıç yemeklerinde kullanılır. Bolonez, portuguese ve creole sosları tomato’nun en bilindik evlatlarıdır. Hollandaise ise yağ temelli bir sostur. Sosun en yaygın kullanım yeri; yeni nesil kahvaltıcıların demir başı benedict usulü yumurtalar ve kuşkonmaz gibi sebzelerdir. Béarnaise, maltaise, mousseline ve girondine sosları hollandaise’den türemiştir.
Peki nereden çıktı tüm bu soslar ve sınıflandırmalar? Klasik Fransız mutfağının kurucusu olarak görülen Marie-Antoine Carême 19. yüzyıl başlarında Fransız mutfağındaki sosları dört temel sos grubuna ayıran ilk kişidir. Carême, 19. Yüzyılda Fransız Mutfağının Sanatı adlı kitabında sosların mutfaktaki kullanımını daha iyi kılmak amacıyla sosları rengine, kıvamına ve sıcaklığına göre sınıflandırmıştır. Bu dönemde velouté, béchamel, allemande ve espagnole olmak üzere dört ana sos karşımıza çıkar. Carême’in mutfağı özellikle bu dört ana sostan türettiği 100’e yakın sos çeşidiyle tanınır. Carême’in ardından yaklaşık 100 yıl sonra şef Auguste Escoffier sınıflandırmada bir dizi değişiklik yapar ve ana beşli tamamlanır. Escoffier, allemande sosun aslında velouté’nin bir çeşidi olduğunu ve bu yüzden ana sos olarak kabul edilemeyeceğini savunur. Escoffier, Carême’in önerdiği sınıflandırmayı 20. yüzyılın; çalışma yöntemlerine, ürün ve kullanımlarına adapte etmek için allemande’ı ana sos klasmanından çıkarıp domates ve hollandaise’i dâhil eder. Böylece günümüz yapı taşlarına bildiğimiz son hâlini verir. Bu da bizi “Değişimin kaçınılmazlığı ana soslarda tekrardan bir sınıflandırmaya neden olabilir mi?” sorusuyla yine baş başa bırakır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Japonya'nın sushiya'ları, Fransız gastronomi hükümdarları ve laboratuvardan hâllice mutfakların ortak noktası: Tekniğe verilen önem.
21 Nis 2021

YAZARLAR

Adasu Mireli
Food writer @ Aposto

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Batı Karadeniz’in iç kesimlerindeki Daday, deniz etkisinin azaldığı, yüksek rakımlı ve ormanlık bir coğrafyada yer alıyor. Ormanlar, meralar, tarım arazileri ve köyler birbiriyle iç içe. Üretim ise iklimin ve mevsimlerin çizdiği sınırlar içinde ilerliyor. İki gün boyunca ziyaret ettiğimiz çiftlikler, bu koşullarla kurulan farklı ilişkileri anlamak için iyi birer durak.

Bir zamanlar İstanbul’un takvimi deniz üzerinden tutulurdu. Palamutun, lüferin ve uskumrunun gelişi mutfakta neyin pişeceği kadar, kayıkların ne zaman suya ineceğini, balıkçı tezgahlarının görünümünü ve şehrin gündelik akışını da belirliyordu. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Ekim geldiğinde İstanbul’da gözler hâlâ yeniden denize çevriliyor.

Londra’yı gastronomi üzerinden tanımak için her zaman şehrin en yeni restoranlarının peşine düşmek gerekmiyor. Bazen birkaç sokaklık bir rota, şehrin yemek kültürünün nasıl değiştiğini görmek için yeterli. Borough Market’tan Bermondsey Street’e kadarki bu bölge de bunun iyi örneklerinden biri. Emre Onar, sevdiği duraklar ve kendi deneyimleri üzerinden bu kısa mesafeyi adım adım anlatıyor; kahveyle başlayan rotayı pazar tezgahlarından restoranlara, oradan da Bermondsey Street’in sakinliğine taşıyor.

Urla’da sofraya giden yol, toprağın ve mevsimin sunduklarıyla başlıyor. WMF işbirliğiyle, Şef Dilek Yetkiner eşliğinde lavantalardan Ege otlarına uzanan bir hasadın ardından mutfağa geçtik. Doğada başlayan akşamı, uzun bir yaz akşamına yakışan sofrada, Bi’ Masa Akademi’de pişirdiklerimizle tamamladık.
05 Eki 2026

İki Michelin yıldızlı Villa Aida’nın kurucu şefi Kanji Kobayashi, Vakko L’Atelier’in “Guest Chef Dinner” serisi için İstanbul'daydı. Şef Kobayashi, sohbetimizde İstanbul’da karşılaştığı malzemeleri kendi mutfak diliyle yeniden düşünürken şehrin yemek kültüründe kendisine tanıdık gelen ve ayrışan noktaları anlattı.





