Hukuk, ahlak ve arada kalmışlığın buluştuğu bir sinema: Selman Nacar


Bahara merhaba: Garanti BBVA Konserleri
Bizi birbirimizden ayıran koşullar nedeniyle bir süredir özlem duymak zorunda kaldığımız Garanti BBVA Konserleri şimdi yeniden başlıyor. Seni de aramızda görmekten mutluluk duyacağımız bahara merhaba diyen konserler arasında bakalım neler…
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Selman’ı keşfetmek. Sinema bulunmayan, Uşak'taki Banaz'da, kiraladığı VCD ve DVD'lerden başlamış Selman film izlemeye; yerli yapımlar daha çok ilgisini çekmiş. Sinemayla olan asıl bağı, "film yapmak istiyorum" dediği noktaya ise hukuk fakültesinde okumak için geldiği ve hayatına ilk kez bir film seti gördüğü, bir yandan sinema eğitimi alırken Truffaut'nun 400 Darbe'sini izlediği İstanbul'da gelmiş. "Benim için okul gibiydi." dediği ilk kısa filminin ardından kurduğu prodüksiyon şirketinin adını da "Kuyu" koymuş. Annesi dalga geçiyormuş hatta: "Kuyudan çıkarıyorsun filmlerini!"

Emre ve Selman, Pera'dan Galata'ya doğru yürürken
İki şafak arasında. Kendi filmlerini izlemeden önce, Burak Çevik'in Tuzdan Kaide ve Aidiyet filmlerinin yapımcısı olarak tanıdığım Selman'ın ilk uzun metrajlı filmi İki Şafak Arasında'da bu kez Burak yapımcı rolünü üstleniyor: "Film yapma süreci zorlu bir süreç ve bu zorlu süreçte, bu yolculukta birbirimizin yükünü hafifletmeye çalışıyoruz diyebiliriz. Bu anlamda bir yönetmen-yapımcı değil de bir yoldaşlık, arkadaşlık ilişkisi var aramızda." Apayrı sinema türlerine ilgili olduklarını, fakat birbirinden beslendiklerini, artık ikisini de tanıdığım için daha iyi anlıyorum. Selman hikâye gereği arada kalmış bir şehirde çekmek isteyip de Uşak'a geri döndüğü İki Şafak Arasında için "ekstra hiçbir şey söyleme ihtiyacı olmadan, gerçekliği tüm çıplaklığıyla gözleyip aktararak aslında seyriciyi de buna tanık yapmak isteyen" bir film diyor. Film için çok fazla karakter yazdığını ancak oyuncu seçimi sürecinde fark ettiğini söylüyor ama ekliyor: "Bir filmin ana karakterine zaten çalışırsınız. Zaten bir filmin omurgası, hikâyesi ana karakter üzerinedir ama asıl önemli olan yan karakterlerdir bence, çünkü onlar taşır o filmi." O yan karakterlerden en çok avukat ve lokumcuyu eğlenerek yazdığını söylüyor — ben de en çok onları izlerken eğlendiğimi.

Selman çekimleri başlamak üzere olan yeni filminden söz ederken
Selman’la keşfetmek. Başarılı filmlerin, kendi bulunduğu coğrafyadan güç alan filmler olduğunu söylüyor Selman. Bu nedenle Türkiye sineması, filminden konuşurken lafın daima bir şekilde geldiği İran sineması ile Romanya sineması ve birlikte konuşmayı seçtiğimiz Gürcistan sineması her ne kadar benzer temaları, ahlaki ikilemleri, toplumsal baskıları ve vicdan mukayeselerini işlese de, hepsinin birbirinden farklılaştığından konuşuyoruz. Nana Ekvtmishvili ve Simon Groß'un filmi My Happy Family'si üzerinden coğrafyamızda kadının maruz kaldığı baskılara, bu filmin nasıl da 50'li yaşlarında bir kadının büyüme hikâyesi olduğuna, Gürcistan sinemasına müziğin nasıl güç kattığına değiniyoruz.
Diyor ki...
“Hukuki bir problemle karşılaştığınız zaman aslında bir bulmaca çözer gibi hareket ediyorsunuz. Bir problem var, kanun maddeleri var ve siz yorumluyorsunuz, sorular soruyorsunuz. Aslında ben bir senaryoya da böyle, Sokratik bir yöntemle, kendime sorular sorarak yaklaşıyor, meseleyi açmaya çalışıyorum.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İki Şafak Arasında'yla aşina olduğumuz Selman Nacar'ın peşinde Galata sokaklarındayız.
16 Mar 2022

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.




