İstanbul’u yeniden keşfetmek üzerine

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Bir metropol hastalığı hep yakamızda: Sürekli daha iyisini yakalama telaşı, eksik kalma korkusu. FOMO dedikleri hâl yani: devamlı bir şeyleri kaçırıyormuş hissi, o mekânı görmezsek, bu daveti kaçırırsak hayat bizi bir kenara atıp akmaya devam edecek diye ödümüzün kopması.
Huylu huyundan kolay vazgeçmiyor. Eve kapanınca yeni bir tür FOMO geliştirdik; canlı yayınları, Zoom buluşmalarını aldık ajandamıza. Hep birlikte panik olduk, yoga ve meditasyon yaptık, ekranlarda toplandık. Üzerine düşünmeye değer zamanlardı. Bu süreçte “ne manasızmış o eski koşturma hâli” aydınlanması yaşamayan pek az kişi olmalı. Kendimizi yeterince iyi bir hayattan mahrum bıraktığımızın farkındayız artık, başka türlü yaşamak istiyoruz. Şehirden kaçmak isteyen plan aşamasında. Bir de kalanlar var, en zor zamanlarda bile şehre sadık kalanlar.
Fazla uzatmadan, bu yazının ana fikri; şehirden kaçmadan, kendimizi de eskisi gibi hırpalamadan İstanbul’u yaşamak. Meraklısına birkaç tüyo aşağıda:
• Yakın çevrenizi keşfedin: Mahallenizi tutun; az kişiyle, samimi ortamlarda buluşun. Yorulunca soluklandığınız, bir kahveye uğradığınız, ait hissettiğiniz mekânlarınız olsun. Son yıllarda İstanbul’un Kurtuluş, Cihangir, Kadıköy gibi ceplerinde bu kültür kendini iyiden iyiye gösteriyordu. Neden farklı semtlerde olmasın, mahalle toplulukları kurulmasın?
• Orijinalin peşinde: “Ben buradayım” diye bağırmayan, orijinal sokak arası mekânları, dükkânları keşfedin. Yeniliğe açık, cesur şef restoranlarına şans verin. Balat’ta Sinan ve Samet şeflerin Smelt & Co.’suna ya da Galata’da bir binanın gizemli terasında pop-up yemek deneyimi sunan Tanrı Misafiri İstanbul’a bir şans verebilirsiniz mesela.
• Günün Z raporunu çıkarın: Yapılacaklar listenizden daha önemli ve faydalı bir listeden söz etmek gerek; “bugün neler yaptım” listesi. Kendinize Z raporunu çıkarın; neler gördüğünüzü, kimlerle sohbet ettiğinizi, doğayla ne kadar temas ettiğinizi yazın bir kenara.
• Komşularınızla tanışın: Mahalle kültürünün rezidans kültüründen temel farkı isteklere göre değil ihtiyaçlara göre yaşanması, harcamaya değil mütevazılığa paye vermesi. İnsanın en çok insana ihtiyacı var. Alain de Botton, insanın modern hayatın içinde nevrotik ve dengesiz olmamasının bir mucize olduğunu söyler. Yakınınızdakiyle mümkün mertebe doyumlu bir bağ kurmayı ihmal etmeyin; bu hafiflemenin iyi bir yoludur.
• Topluluklar: Yaratıcılığınızı ortaya koyabileceğiniz topluluklara dâhil olun, bulamıyorsanız yaratın. Daha rahat alanlarda size benzeyen-benzemeyen bir grup insanla birlikte üretin, geliştirin, ait hissedin.
• Biraz kaybolun, aylaklık yapın: İnsanın henüz satın alınamayan, bakir bir yanı var: Dinlenme, kendine vakit ayırma, aylak gezme zamanı... Bir başka deyişle, aylaklık bizim kurtarılmış bölgemiz. Ormanda yürür gibi, kendinizi keşiflere açarak şehirde yürümeyi deneyin. Yüzleri ve yerleri gözetleyerek kişisel meraklarınızın peşine düşün. Her aylak amatör bir sosyologtur, güçlü bir anekdot toplayıcıdır, unutmayın.
Okuma tavsiyesi:Yürümeye Övgü David Le Breton
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu hafta sizi İstanbul'un seslerini dinlemeye ve şehir hakkında söz sahibi olmaya davet ediyoruz.
04 Eki 2020

YAZARLAR

Gizem Sevinç Selvi
Editör ve yazar.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?




