İstanbul'un bit pazarlarında yolunu bulma rehberi

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
“Kaça bu?” Pazarlık, dans etmek gibi bir şey, pek beceremem. Yine de biliyorum ki burada pazarlıksız söze girmek uygunsuz kaçacak. “Yirmi” diyor, daha neler dercesine elimden bırakıyorum. Arkamı döner dönmez “Hadi hadi beş” sesi geliyor. Bu sefer de “Aaa, yirmiden de beşe düşmezsin kardeşim” diyerek ben dönmeyeceğim. Müşkülpesent değilim, işin kuralı bu. Müşteri cimri olmayacak, satıcı üç kağıtçı izlenimi vermeyecek, tatlı tatlı itişip, arada buluşacaksınız. Bit pazarı raconuna hoşgeldiniz.
İlk kez, lisedeyken ve mağaza dışında bir yerden alışveriş etmeyi bilmiyorken, babam tarafından Ankara’da Hergele Meydanı diye de anılan bit pazarına sürüklenmiş; yeşil çadır bezi kumaşlardan bir askerî çanta almıştık. Ankara’da o vakitler Amerikan askerî üslerinden gelen beyzbol topları olurdu, onlardan bulmak çok havalıydı. Yakası kürklü hippi ceketleri de vardı. Babamla gittiğimiz zamanlarda burası popüler olmaktan çok uzak, ehliyle gidilmezse insana tekinsiz bir hava verebilecek yerlerdi. Cebinde parası olmayan, öğrenci evi döşemeye ya da iki kuruşla giyinip kuşanmaya gelenler öylesine atılmış eşyaların arasında eşelenir, paylarına düşeni can alıcı bir pazarlıkla koparmaya girişirdi. Ne bit pazarına gitmek ne bit pazarından giyinmek övünülür şeylerdi. Aksine, utanılır ve soranlara yarım ağız gevelenirdi. Zaten benim çanta da eve girer girmez bir daha görünmedi. Babaannem onu el çabukluğu marifetiyle halletti.
Çok değil, üniversiteye başladığım yıllarda Hergele Meydanı’nın şöhreti hızla artmaya başladı. Çevresini saran okulların öğrencileri parkalardan kendilerine bir doksanlar kreasyonu yaratıyordu. Bugün ise buralar tekinsiz yerler olarak anılmıyor; aksine meraklıları, müdavimleri olan yerlere dönüştüler. Plak, kaset, kitap toplayanlar, eski kıyafetlerin peşine düşenler, evrak-ı metruke meraklıları, iş olsun diye gelenler ve aldıklarını satarak kendilerine iş üretenler derken konu bambaşka yerlere geldi. Eski müdavimler yenileri beğenmez oldu, “Fiyatları yükselttiler, gelen ürünlerin kalitesini bozdular” diye söylenmeleri yenilerin kulağına gitti. Onlar da kendilerini, “Artık alan da satan da bilinçli” diye savundu ama iki taraf da ucuzluğun esamisinin artık okunmadığını kabul etmek zorunda kaldı.

İllegal bit pazarları: Kapkaç tezgahlar
Eskicilere burun kıvıracak hâlimiz yok. Pek çok insanın pek çok nedenden yolu düşüyor buralara. Bu nedenlerin başında da bir gün önce aldığımız şeyi bir gün sonra aynı fiyata bulamamak geliyor elbette. Öyle ki artık yeri belli, Kadıköy Cuma Pazarı, Feriköy Antika Pazarı gibi mekanlar bile “tuzlu” geliyor ve insanlar şıpınişi kurulan, ensesinde zabıta nefesi bulunan tezgahların müdavimi oluyor.
Bu neviden tezgahlar şimdilerde pazarların değişmez rutinleri arasında. Turistlerin yoğun ilgisiyle karşılaşan Fındıkzade Pazarı da, dünyanın en büyük pazarları arasında yer alan Fatih Çarşamba Pazarı da “ikinci elcilerin” uğrak mekanı. Burada her şey ama her şey bulunabiliyor. Kapanan bir fabrikanın yemekhanesinden kelepir düşmüş metal tepsiler, örülüp sökülmüş yünler, saçları tarazlanmış oyuncaklar, hatta makyaj malzemeleri. Rami Pazartesi Pazarı’nda tezgah açanlar giderek üstünlük kurmaya başladı. Önceleri kimselerin gönül indirmediği bu yerlerde bazen hiç giyilmemiş kıyafet bulunduğunu keşfedenlerin kalabalığı hatırı sayılır boyutlara vardı.
İsmi ikinci el pazarı olmayan, pazarlara yancı olarak görünen bu yerlerin farklılığı, çok kötü şeyler arasında iyi bir şey bulmanın sadece bir ihtimal olmasından kaynaklanıyor. Hatta adlı adınca söylemek gerekirse, “çıkma mal” olmalarından. Ne demek çıkma mal? Al ve gerisini sorgulama demek.
Satan memnun, alandan bize ne?
Bu tezgahların atası Dolapdere Bit Pazarı. Dolapdere’nin bir mottosu olsa, “Satan memnun, alandan bize ne?” olurdu bence. Maşallahı var, Ağır Roman’ın kahramanı Gıli Gıli Salih tırnakçılıktan düşürdüğü parçaları burada satmış olabilir. Mazisi eski, pazarlar içinde en organik olanı.
Bu pazara ilk kez 2003’te, foto muhabiri arkadaşımın fotoğraf makinesi çalınınca gitmiştik. Sabahın 5’inde, henüz aydınlanmamış sokaklardan birbirimize tutuna tutuna inmiş, fotoğraf makinesini değilse de benzerini bir tezgahta bulmuştuk. Pazarın kaotik bir havası vardı. Kimsenin alıcıyı umursamadığı, alıcıların da bir an önce işlerini bitirip gitme hevesinde olduğu bir yerdi. O yıllarda çay içerken, sağa sola bakarken, ders çalışırken telefon kaybedebilirdiniz. Kapkaç da modaydı. Muhtelif şekillerde uçan telefonlar burada bulunabilirdi. Kim bilir?
Sonraki yıllarda ismi daha çok duyulsa da popülerlik kaygısı çekmeyen bir yer olarak varlığını korudu. Her türlü teknolojik aletin bulunabilmesiyle tanındı. Tezgahlar havalı olmaya çalışmadı, sıradan bir branda üzerine döküldü mallar.
Bugün de erkenden kuruluyor, pazar sabahının ilk saatlerinde çoktan mesaisi bitiyor. Burada ne alınan ne satılan malların menşei sorgulanmaz. Satıcılardan Tahir çok güzel özetlemişti bunu:
“Başka bit pazarlarında satılan malların nereden geldiğini kimse sormaz. Yaşlı insanların evini olduğu gibi sokağa atıyorlar, hastaneye giden kıyafetleri pazara satıyorlar, kayıp eşyaları veriyorlar, kimsenin umurunda olmuyor, buranın adı çıkmış.”
Bu durumun bir benzeri Küçükpazar sokaklarında da yaşanıyor. Akşam saatlerinde sokaklara dağılan satıcılarda ne bulacağınızı asla tahmin edemezsiniz. Ancak müdavimleri bazen buraya kaset bakmaya geliyor. Çünkü Feriköy Antika Pazarı’nda 100 liraya satılan bir kaset burada 20 liraya düşebiliyor. Garip ama gerçek, ilginin yükselmesiyle beraber yine kaset basılmaya başlanmış.

Instagram ünlüsü: Kadıköy Cuma Pazarı
“Gün doğarken her sabah bir kız geçer kapımdan.” Tabii ki “Fabrika Kızı” dinleyerek evden çıkıyorum. Saat sabahın beşi. Eğer Avrupa yakasından Anadolu yakasına daha erken saatte çalışan bir toplu taşıma bulsam, daha önce de çıkabilirim. Çünkü Kadıköy Cuma Pazarı’nın şöhretine “Sabah 5’te bütün mallar açılıyor” gizemi eklenmiş durumda.
Uzunçayır’da indikten sonra karanlıkta sezgisel olarak yol buluyor, pazara ulaşıyorum. Sahiden de sabahın altısında bile kalabalık. Tezgahlar da açılmış. Burada ne var sorusu yerine şunu sormalıyız: Burada ne yok?
Yakın çevremde yalnızca Barbie aksesuarları bulmak için de buraya gelen var, kitap toplamak için de. Tezgahları uzun uzun eşelemek, fiyatları tekrar tekrar sormak, sabırla gezmek gerekiyor. Baştan sona dolanmak iyi ihtimalle üç ila dört saat alıyor.
Pazara düşenler arasında koleksiyonerlerin tabiriyle “keriz ayıklama” parçaları var. Mesela bir ara Almanya’dan gelen sedefli kupalar çok moda olmuştu. Burada tanesinin 100 liraya yükseldiği günler yaşandı. Sonra yerini başka modalar aldı.
Garip ama gerçek, çeyiz hazırlayan kızlar vintage parça peşinde burada sık sık görülüyor. Dikiş meraklıları için ucuz bobinler, parça kumaşlar; eski ansiklopediler, incelikli porselenler; koleksiyonerlere uygun duvar tabakları, eski şarj kabloları, envai çeşit elektronik ıvır zıvır, bilgisayar ekranları, tütün tabakaları, halılar, plaklar, kasetler, emayeler... Vintage giyinmek isteyip mağazalardaki fiyatlara güç yetiremeyenler de pazar tezgahlarını seçenler arasında. Haksız da sayılmazlar, burada sahne kıyafetlerinden gelinliğe kadar her şeyi bulmak mümkün. Üstelik mağazada çoktan 5 bin liraları bulmuş bir ürün kim bilir neden burada tezgaha düşmüş size göz kırpıyor olabilir.
Pazardan alışveriş yapmanın bir bedeli de var: Uyuz. Son yıllarda İstanbul’da sık sık ismini duyduğumuz uyuz hastalığı nedeniyle kıyafet alanlar tedirginlik yaşıyor. Yine de alışveriş yapanlar birbirine akıl veriyor: “Alınan parçaların bulunduğu poşetlerin ağzı düğümlendikten sonra bir-iki gün balkonda güneşte beklet, sonra yıka.”
Kadıköy Pazarı’nda beni en çok şaşırtansa, mahkemede ateşli savunmasını yapan İsmail Beşikçi’yi görmek olmuştu. Ben de bir zamanlar mahkemede fotoğraf çektiğim için mahkemelerde fotoğraf çekildiğini biliyordum ama bunlardan birinin yıllar sonra Kadıköy pazarında alıcısını bekleyeceğini düşünemezdim.
Saat 9 olduğunda pazarın müşterisi artıyor. Bir yerde bir şey seçmek sabır istiyor. Neden erken gelinmesi gerektiği de netleşiyor böylece, erken gelenler kimselere bulaşmadan istediklerini seçebilenlerdir. Elimde Endonezya’da üretilen koi desenli bir tabakla dönüyorum eve, 10 liraya aldım, kârlıyım bence.

Satıyorum, satıyorum, saaatt...
Eskiye artan rağbet, mezatlarda da karşılık buluyor. Halka açık mezatlar yanında, online yapılanları da var ki özellikle kitapların satışa çıktığı bu yerler, pandemi sonrasında bir hayli ilgi görmeye başladı.
Ben bu arayışın izinde, profesyonellerine açık bir mezata, o da yalnızca izlemek kaydıyla katılıyorum. Herkes o gün neyin satışa sunulacağından aşağı yukarı haberdar. Öncesinde meraklıları için tabiri caizse bir “ön gösterim” yapılmış. Gelenler biraz da bu heyecanla, adlı adınca bir hedefe kilitlenmiş.
Önce bir coğrafya kitabı tanıtılıyor. Sonra pek nadir bulunan bir diploma. 1930’lardan. Garip ama diplomaların da koleksiyoncusu olduğunu bu süreçte öğreniyorum. Yıllar evvel bir bodrum katında karşıma çıkan Sorbonne diploması geliyor aklıma. Kim bilir sahibi nerede ve o niye burada?
Para koleksiyonerliği ağırlığını korumaya devam ediyor. Mezatta İspanyol banknotu tanıtılıyor. Alıcısı var, hemen gidiyor. Ardından başka ilginç bir eşya çıkıyor: Kilise mum bağış kutusu. Türkiye tarihiyle beraber düşününce, insana bir kasvet basıyor. Sonra bir düdük gösteriliyor ve bir tartışma başlıyor: Bunun adı ne? Tabii profesyonellerin olduğu bir mezatta cevap gecikmiyor. Bu bir silistre. Namık Kemal’in ünlü eseri Vatan Yahut Silistre’den aşina olduğumuz bu isim gemici düdüklerine de veriliyormuş. Bunun üzerine bir hayli entelektüel tartışma dönüyor ama o ayrı bir bahis.
Katıldığım ikinci mezatsa Balat’ta. Burada satılan ürünler bir öncekindeki gibi seçkin değil. Havan da satılıyor gravür de. O gün menüde ne çıktıysa. Katılımcılar arasında meraklılar da var, dışarıdan sesleri duyup gelen de. Bazen satışa çıkan ürünler salonda bir “Aaaaa” dalgalanması yaratıyor. En son çocukluğunuzda gördüğünüz teneke arabayı şimdi karşınızda görmek, nostalji duygusunu pekiştiriyor, gözler doluyor, hatıralar canlanıyor. Tam “eskiden çocuk olmak çok güzeldi, annem ekmeğe salça sürer verirdi, akşama kadar eve girmezdik” cümlelerini duyacağınız bir ortam.

Bir eski resim duvarda…
Fatih Akın’ın belgesel filmi İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek’te Sezen Aksu’nun şarkısı “İstanbul Hatırası” şöyle diyor: "Bir eski resim duvarda / Belki Beti belki de Pola." Tezgahlarda sık sık karşılaştığım siyah beyaz fotoğraflar zihnimde bu şarkıyı çalıyor.
Bit pazarlarında en çok ilgi toplayanlar arasında fotoğraflar var. Müzeyyen gülümsemiş, Fulya çayırındaymış, ablasına hatıra olsun diye bu fotoğrafı çektirmiş, yıl 1948’miş. Bu fotoğraf yıllar sonra buraya nasıl geldi? Bu soruyu Hazzopulo pasajında sahaflık yapan Murat Uncu cevaplıyor:
“Evler dağılınca ilk atılan şeyler arasında fotoğraflar var. Genellikle kağıtçıların eline düşüyorlar. Bazen apartman görevlileri haber veriyor. Bazen mezatlara çıkıyor.”
İnsan niye hiç tanımadığı bir insanın fotoğrafını satın alır? Biraz geçmişi hatırlamak, biraz bilgi edinmek için. Fotoğraf toplayanlar arasında dönemlere dikkat edenler olduğu kadar, konu konu araştırma yapan koleksiyoner de bulunuyor. Mesela müzik gruplarının olduğu fotoğrafları arayanlar, evlilik fotoğrafı toplayanlar, taşra fotoğrafları, stüdyo fotoğrafları, asker fotoğrafları, yeme içme kültürünü merak edenler:
“Eski İstanbul hakkında çok fazla fotoğraf olmadığı için, meraklıları binaların ve sokakların değişimi hakkında bilgi alabilecekleri fotoğrafları topluyor. Bu sayede bir kent kültürü de ortaya çıkıyor.”
Bazen çok özel fotoğraflar da çıkıyor tabii. Bir ilgilisi bulursa, yerine ulaşmış oluyor. Yoksa başka pek çok şey gibi unutulup gitmeye mahkum.
İnsanların arayışı, geçmişi hatırlama çabası, bu konudaki telaşı hiç bitmiyor. Feriköy Pazarı’nın gediklilerinden Ulaş Akın’a göre, “İnsanlar sıkıldıkça kendilerine yer açmaya çalışıyor. Yıllar geçiyor, gelenler değişiyor ama gelmekten kimse vazgeçmiyor.”
Bit pazarlarına bir nur geldiği kesin ama bu şimdinin mutsuzluğundan mı, geçmişin mutluluğundan mı, bambaşka bir şeyden mi, işte bunu kimse bilmiyor…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
YAZARLAR

Ayça Örer
Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.

Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.




