İstanbul'un sabah insanları: Şehirden kendine zaman çalanlar anlatıyor

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
“Sabahın tam üçündesin, dertlerin en gücündesin…” Bu şarkının benim gibi insanlara yazılmadığına eminim ama şu anda benim hislerimi ondan daha iyi anlatan bir cümle de yok. Saat üç olmuş, ertesi gün şimdiden bütün yoğunluğuyla davet ediyor ve ben o anda, biraz yatıp en azından 5 saati kurtarılmış bir uykuya mı teslim olacağım yoksa iki saatlik uykuyla sonraki günler moralimi düzeltecek bir meydan okumayı mı kabul edeceğim, onu düşünüyorum.
İki saat sonra kararımı vermiş olarak, yorganı tekmeliyorum. Şu anda artık, şehrin “sabah hazlarına koşan” insanlarından biriyim. Böyle bir tabir var mı bilmiyorum, benim için var. Türkiye’nin bitmek bilmez gündemi içinde kendine yalnızca sabahın bir-iki saatinde vakit ayırabilen ve o biricik vakitlere tutkuyla bağlanan insanlarız biz.
Benim sabah meydan okumam kürek çekmek. Düşünsenize, denizi olan, üstelik de dümdüz bir sahil kıyısına uzanan bir denizi değil, bir boğazı bir de iç denizi olan bir şehrin sakinleri olarak suyla ilişkimiz o kadar netameli ki. “İnsanlar minicik göllerinde yelken takımları kuruyor” diye söylene söylene nihayet ben de denizle kurabileceğim en doğrudan ilişkiyi kurdum: Artık sabah antrenmanlara giden, hocanın “Hamlayı (teknenin kıçına en yakın oturan, diğer kürekçilerin önünde olan kişi) takip et” azarını duymadan haftasını geçiremeyen biriyim.
Tabii bu noktaya gelmek de bir zaman meselesi. Bir gün uyandım ve “Bundan sonra kendimi spora adayacağım” demedim. Önce biraz yürüdüm. Yürümek kafamı açtı, açmadı değil, sonuçta üzerine felsefe yapılmış bir aktivite. O yüzden adımlarımın 20 binleri bulduğu günlerde de kafamın aynı dolulukta kaldığını keşfetmek, biraz üzücüydü, yürümeyle ayrılmadık ama ona yüklediğim anlam azaldı ve arayışım devam etti.
Modern hayat diye bir şey yaşıyoruz. İstanbul’un modern hayatını özetleyelim: Bitmez bilmez trafik, stres, “Aman kimselere dokunmayalım evimize sağlam gidelim” kaygısı, geçinme derdi, her sarsıntıyı deprem sanma anksiyetesi, ev sahibiyle takışmadan seneyi bitirme ve işinde gücünde aynı istikrarla kalabilme. Hak, hukuk, adalet meselelerine hiç girmiyorum. En sinir sahibi olmayan insanları bile giderek zıvanadan çıkaran bir gerçeklikte yaşadığımızı inkar edemeyiz. Benim bir de mesleki dezavantajım var o yüzden doktorlarla konuşmalarım genellikle duygusal bir tonda ilerliyor: “Biraz daha az strese girecek hobiler bulamaz mısınız?”
- Sağlığımın ve stresimin her yeni darbesinde, hobileri araştırırken, dikişten flanörlüğe pek çok şey denedim. Ancak bu yolculuk sırasında karşılaştığım hiçbir şey beni sabah insanları kadar etkilemedi.
Sabah insanlarından kastımı anlatmak isterim, onlar güne olumlamayla başlayıp, onu en verimli şekilde kullanmak için 4’te uyanan insanlar değiller. Aksine kusurları çok. Benim gibi günde 4 saat uykuyu yeterli sayanı da var, her sabah 5 kilometre koşunun üzerine sigara yakanı da, gözünü açar açmaz bir demlik kahve bitireni de. Mesele zaten tam da bu “kusur” hâli. Kusurluyuz, yorgunuz, şehrin imkanlarını sömürecek kadar maddi kazancımız yok, haydi o kazancı bulduk diyelim, hayatımızda bunu gerçekleştirebilecek kadar vaktimiz de yok.
Buna rağmen yaşamaya devam etmek, enerjimizi toplamak, sağlığımızı kaybetmemek ya da geri kazanmak için alternatifler arıyoruz. Kimi için bu kürek çekmek, kimi için koşmak, kimi için sabah Belgrad Ormanı’nda alınmış bir kahve molası, kimi için sahilde oturmak, kimi için bit pazarı gezmek. Ne olursa olsun, bunu sabah saatlerinde yapıyor, bu 7/24 durmayan ve susmayan şehir ve hatta ülkede kendimiz için de çabalıyoruz.
İnsanların sıkışmışlığı kendini başka başka yerlerden gösteriyor, şehrin betonlarından boynunu uzatan filizler gibi direniyoruz.
Terapiste param yetmeyince
Profesyonel psikolojik destek pek çok insanın ihtiyaçları arasında. Ancak Türkiye’de terapi hizmetlerine ulaşım da uzun zamandır “lüks” kategorisinde yer alıyor.
- Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre, 2011 yılında 100 bin kişiye düşen ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı sayısı 2,20 iken, 2020 yılında bu sayı 3,43’e yükselmiş. Çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanı sayısındaki artış da sınırlı. 2011’de 1,50 olan oran, 2020’de 1,63’e çıkmış.
Veriler, Türkiye’de psikolog sayısında yıllar içinde önemli bir artış yaşandığını gösteriyor. 2011’de 100 bin kişiye düşen psikolog sayısı 1,85 iken, 2020’de bu oran 5,04’e yükselmiş. Birinci basamak sağlık kurumlarında çocukluk çağı ruhsal bozuklukları konusunda eğitim almış ve psiko-sosyal destek birimlerinde çalışan psikolog sayısı ise 400 olarak kaydedilmiş. Ancak, Türkiye’de ruh sağlığı uzmanlarının sayısı artmış olsa da hâlâ Avrupa ortalamasının oldukça gerisinde. Türkiye’de her 100 bin kişiye düşen ruh sağlığı çalışanı sayısı 16,33 iken, bu oran Avrupa ülkelerinde 43,5.
Bütün bu verilerin bir de hayatta karşılığı var, insanların terapiye erişimi yok, devlet hastanelerinde psikoloji randevusu almak kolay değil ve bir hastaya ayrılan süre, bu kadar uzun erimli bir süreci çözmekte yeterli olmuyor. Peki bozulan bir psikolojiyle nasıl başa çıkacağız? Ya da moda deyişiyle söyleyelim, "Mentali nasıl toparlayacağız?"
İrem için denklem basit, “Terapiye param yetmiyor, küreğe geliyorum” diyor. Deniz kenarında yürümek, iyodu doğrudan almak, sporla stresi dengelemek gibi bilimsel tarafları da olan bu açıklamayı, Ali de destekliyor:
“Terapist ücretim 10 bin lira oldu, 2026’da bir zam daha gelecek. Uzun zaman terapi aldıktan sonra ayda iki kez bu maliyeti karşılayamayacağımı farkettim. Zihnimi boşaltmak, sorunlarımı çözmek benim için bir zorunluluk. Pek çok stresle boğuşuyorum. Stresimi kontrol edemediğim zamanlarda egzama, mide sorunları, huzursuz bacak derken liste uzuyor. O yüzden enerjimi küreğe vermeye karar verdim.”
Haksız değil. Sabah henüz güneş doğmamışken yola çıkıp denizin ayazını yediğinde insanın en son düşünecek şeyi dertleri oluyor.
Çoğu zaman olta bile salmıyorum
Denizin bir nimet olduğunu düşünenler, kürek çekenlerle sınırlı değil. Bir de balık meraklıları var. Bana kalırsa, onların tutkusu biraz daha zahmetli ve derin. Mesai gibi sabah beşte bile gelen var. Özellikle bu işin tutkunlarının bir adresi var ki, ismi bile üşütür: Sarayburnu.
Ben Sarayburnu’nda balık tutma meraklılarıyla yıllar önce eskicilik yapan Osman Abi vesilesiyle tanışmıştım. Sabah 5’te yola çıkar, yağmur kar fırtına dinlemez, Sarayburnu balığının hiçbir şeye benzemediğini tuttururdu. Bu merakı artık sağlığı elvermeyinceye kadar sürdü.
İlk ondan duyduğum azman istavrit sözünü sonra Sarayburnu müdavimlerinden duymaya devam ettim. Azman istavrit sahiden azman, bazısı bir elin boyunu geçiyor. İki senedir boğazda balığa çıkan Sedat’a göre, her yerde rastlamak mümkün ama Sarayburnu’ndaki bir başka:
“Sarayburnu’nun istavriti bana daha lezzetli geliyor. Bakarsan buradan gelip geçen balık. Sadece bir kıyıya uğradı diye daha lezzetli olamaz ama bir kere buna inandık, artık inandığımızdan mı böyle gerçekten mi böyle bilemiyoruz. Eskilerin bir sözü vardı, sana masal bana gerçek.”
Sedat, Merter’de kumaşçılık yapıyor ve kendi tabiriyle “boğuluyor.” Onu açan tek yer, arkadaşlarıyla kah Haliç’te kah Sarayburnu’nda kah Galata’da kah boğazda balığa gitmek. Kimi zaman tekneyle de çıkıyorlar. Ama ne olursa olsun işin sırrını “sabahçılıkta” arıyor:
“Sabah namazını kılıp gelen arkadaşımız da var, hiç uyumadan gelen arkadaşımız da. Bizim olayımız sabahın nurunda buluşmak. İşe güce dağılmadan önce bir toplanıp kafa dağıtmak. Ticaretin stresi, ekonominin tatsızlığı derken hepimiz dağılmış durumdayız. Ben 51 yaşında adamım, bu saatten sonra nerede kafamı boşaltayım? Zaten gençliğimde de hiç benim alemcilikte gözüm yoktu. Kafamı dinleyecek aktivite arayan bir insanım ben. Kafa dengi bir arkadaş grubumuz var, geliyoruz sahile. Atıyoruz sandalyemizi, kovamızı. Bazen olta bile salmıyorum. Öyle denize bakmak yetiyor. Sonra zaten şehir elektrik süpürgesi gibi çekiyor seni. Eğer güzel balık tuttuysak o da yanına kâr işte, ne bileyim.”
Bu tür heveslere soyunan insanın, gözü kara oluyor belli ki. Sedat soğuktan yılmıyor da rüzgar bazen yorduğu için yalnızca eskilerin bildiği bir yöntemi uyguluyor bazen:
“Bizim arkadaşlardan Veysel en havalı içlikleri, polarları giyiyor. Ben zaten kumaş işinin içindeki insanım. Bana kalırsa, rüzgarı en iyi tutan şey ne biliyor musun? Gazete. Ya… Sen şimdi bunu internete değil, gazeteye yazsaydın, alır okur sonra da soğukta kullanırdık. Artık gazete de kalmadı.”
“İşte bizim derdimiz de basının hâli be” diye geliyor dilimin ucuna. Birbirimize gam yüklemeyelim diye susuyorum.
Kahve buluşmasını asla atlayamam
“İşe gitmeden kahve içmek için buluşuyoruz, yoksa dayanamazdık” diyor Gizem. Kurumsal hayatta 12 yıldır. Sıkıntılı bir boşanma süreci, kariyer sallantısı, ailesinden uzak kalma derken zor günleri “kadın dayanışmasıyla” atlatmış:
“Bir arkadaş grubumuz var, haftada en az iki kere buluşuyoruz. Akşam iş çıkışı değil, sabah buluşuyoruz çünkü hepimizin mesaisi değişken. Vaktimiz az. Uzun uzun oturmalar değil, bir yarım saat, nasılsın, iyi misin, diyecek, kısa bir fal bakacak kadar. Bu kadar kısıtlı bir zamanda bunu yapmamızın bir nedeni var: ‘Sana vakit ayırıyorum’ demek, bu hissi vermek. Yoksa hepimiz için hayat fazla zorlayıcı.”
Grubun bir diğer üyesi Evrim’e göre, kahve buluşmaları haftasını kolaylaştırıyor:
“Sürekli gerginiz. Sürekli bir soruna çözüm bulmaya çalışıyoruz. Akşam buluşsak herkesin bir an evvel eve dönme derdi oluyor, en azından bu saatte buluşunca herkesin kafası biraz rahat. İşe de dinlenmiş gitme fırsatı doğuyor.”
Bu saatten kastı, 07.30. Bu kadar erken bir kahve molasının ihtiyacını hisseden bu kadınlar, bu mola için sabah saatleri boşaltıyor.
Belgrad ormanının sakinleri
“Aylarca ev aradım. Bulduğum evin kanalizasyonu patladı, zaten o yüzden bulunabilir olduğunu anladım sonra. İstanbul zor bir şehir. Buradaki hayat da zor, yaşadıklarımız da. Bir sabah arkadaşım dedi ki, ‘Gel Belgrad Ormanı’na gidelim’. Dedim ‘Ne alakası var ya, ne yapacağız ormanda?’. Yine de kırmadım, gittim. Sabahın beşinde geldik buraya, biraz yürüdük, biraz oturduk. Bana o kadar iyi geldi ki o bir saat 45 dakika. Sonra alıştım buna. Yurt dışında yaşayan arkadaşlarımın en çok söylediği şeylerden biri sabah yaptıkları şeyler. Türkiye koşulları böyle aktivitelere çok uygun değil, sabah bisiklete binmek o kadar kolay değil mesela ama elimizdekini böyle değerlendiriyoruz.”
Emrah, şehrin yorgun insanlarından biri. Mühendis, işi Çorlu’da. Haftanın 2 ya da 3 günü mesai yapıyor. Evden çalıştığı günlerdeyse, Belgrad Ormanı’na gitmek rutinlerinden biri. Kendisi gibi olan insanlarla burada tanıştığını söylüyor:
“Bizim şirketten gelen arkadaşlarım da oldu ama asıl okul grubundan insanlarla sözleştik, burada gide gele tanıştığımız insanlar da oldu. Baktık, haftada bir kez buradayız. Eğer vaktimiz varsa daha çok. Yürüyüş yapıyoruz, nefes alıyoruz. Bu molaya hepimizin ihtiyacı var. Bazı arkadaşlarım daha sportif insanlar, onlar bu zamanı spor yapmak için değerlendiriyor. Bana oturmak da yetiyor. Kendimi bir an bir metropolde değil de, sakin bir yerde yaşıyormuş gibi hayal ediyorum.”
Kuş gözlemlemek, yürümek, koşmak, hatta açık havada yoga, pilates yapmak için de tercih edilen bir yer Belgrad Ormanları. Peki neden sabah?
“Başka bir zamanım yok. Kışın hava çok geç aydınlandığı için çok keyif aldığımı söyleyemem. Yine de sabah saatlerinden feragat etmiyorum. Sabaha böyle başladığımda günü daha doğru planladığımı düşünüyorum. Bir de kendime bu kadarlık bir zaman ayırabilmek, en azından bir şey yapıyorum hissi veriyor. Belki düzgün beslenmiyorum, belki düzgün bir evde yaşamıyorum ama en azından kendime vakit ayırabiliyorum. Bu kadarıyla yetiniyor olmak daha doğrusu yetinmek zorunda kalmak üzücü fakat elimizden gelen de bu.”
Kalbimde ağrı, içimde sızı
Koşmak, en az yürümek kadar tutkunu olan bir spor. Sevenlerine göre, bir yerden bir yere giderken yükleri geride bırakıyorsunuz. Yine de şehrin isi pisi egzozu içinde iyi bir planlamayla beraber düşünülmezse fayda yerine zarar getirmesi işten bile değil. Koray ve Asena, üç yıldır Boğaz hattında koşuyor:
“Koşmak için önce buraya gelmemiz gerekiyor. Bunu trafiğe takılmadan yapmak için en erken saati seçiyoruz. Yazın bu saat 5’e kadar geriliyor, kışın bu daha zor ama 6’yı geçirmiyoruz genelde. Soğuk da olsa, sıcak da olsa, ona göre hazırlıklıyız. Bir spor salonunda yaptığımız spordan farklı koşmak. Yanında deniz, kulağında müzik varken, sanki hayatın ‘dur’ tuşuna basmış gibi hissediyoruz.”
Asena çok zor bir mobbing sürecinden çıktığını anlatıyor:
“Bulunduğum okulda uzun zaman mobbing gördükten sonra ayrıldım. Haklılığım ispatlandı ve tazminat da aldım buna karşılık o kadar yıprandım ki, sağlığım bozuldu. Bir gün kalp krizi geçiriyor gibi hissettim, panik atak geçirmişim. Koşmaya kalbim ağrıya ağrıya başladım. Fiziksel bir acı hissediyordum o günlerde, her an panik atak geçirebilirmişim gibi geliyordu. O günden beri hobi edindim. Mutlaka koşmaya çıkıyorum. Bunun için gerçekten iyi organize olmak gerekiyor. Sonrasında duş almak için erken çıkmalı, trafiğe kalmamak için iyi planlama yapmalısınız ama bütün bu zahmetlere değiyor. Artık maratonlara da hazırlanıyorum. Bu spor resmen hayatımı yeniden düzenlememi sağladı.”
Eldivenlerim hep cebimde
Taner bir bit pazarı bağımlısı. Onu Dolapdere’de, Feriköy’de, Kadıköy’de, Küçükpazar’da her an görebilirsiniz. Tabii sabahın erken saatlerinde gittiyseniz:
“Benim için sabah gidiyor denilemez. Gece gidiyor da sayılırım. Bazen 4 buçukta pazarda olduğum oluyor. Ne bulabileceğimi bilemem, neyi kurcalamam gerektiğini bilemem. Bildiğim tek şey bu alışkanlığımın beni mutlu ettiği. İnanılmaz şeyler buldum şimdiye kadar. Gerçekten bazen insanların attığı şeylere inanamıyorum.”
Taner hobilerine sabah vakit ayıran biri değil, o bir sabah insanı. Gerçekten erken kalkıyor ve bit pazarı gezmeyi sevdiği için bu özelliğini bu hobisini geliştirmekte kullanıyor:
“Plaklar, kitaplar, kartpostallar, eski fotoğraf makineleri, küçük figürler. Pek çok şeyi toplamayı seviyorum. Bazen topladıklarımızı kendi aramızdaki küçük mezatlarda değiş tokuş ediyoruz. Bu bir ticarete de dönüştü ama benim için hâlâ öncelikle hobi.”
Akademisyen olsa da bu hobisiyle kendine yeni bir alan açmış gibi görünüyor:
“Ne olursa olsun cebimde mutlaka eldivenlerim olur. Gittiğim her yerde mutlaka sabah pazarlarına gidiyorum. İster Gaziantep olsun, ister Viyana. Sabah kalkar iş edinmiş gibi pazar için yola çıkarım. İnsanların geride bıraktığı her şeyle ilgileniyorum. Bu da benim arkeoloji merakım diyelim.”
Herkesin başka bir hikayesi var, hepimizin ortak yönü, sahip olmaya en yakın olduğumuz şeyin zamanımızdan ibaret oluşu. Onun da önemli kısmını para kazanmaya harcamak zorundayız. Peki yaşamak? Peki gülmek? Ayakta kalmak? Neye rağmen ve ne uğruna? İnsanlar bunların cevabını yalnız sabahları değil, ömür boyunca arıyor. Nereden biliyorsun derseniz, 1859 yılında İki Şehrin Hikayesi’ni yazan Charles Dickens’tan:
“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku. Aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana—sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece 'daha' sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Ayça Örer
Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Üniversite kavramı aşınsa da ona duyduğumuz ihtiyaç canlı. Gençlerin erteledikleri hayatı deneyimledikleri, insanlaştıkları, dünyaya dair tavır geliştirdikleri, beceri seti, düşünme biçimi, formasyon edindikleri kurumsal anlamda kavramın altını dolduran üniversite olanaklıdır. İhtiyacımız, yönümüz, kutup yıldızımız hâlâ özerk üniversitedir.

Fransa ve İspanya’da etkili olan orman yangınları sadece aşırı sıcaklık ve güçlü rüzgarla değil, alevlerin oluşturduğu sıra dışı bir hava olayıyla da büyüyor. NASA’nın “ateş püskürten ejderha” olarak tanımladığı, bilimsel adı “pyrocumulonimbus” olan ateş bulutları, çok büyük ve yoğun yangınların oluşturduğu aşırı sıcak hava, duman, kül ve nemin atmosferin üst katmanlarına doğru hızla yükselmesiyle oluşuyor. Prof. Dr. Doğanay Tolunay, “Bu bulutlar, büyük yangınlarda 12 kilometreye kadar yükselebilir. Bu kritik bir eşik çünkü uçaklar da o seviyelerden geçiyor” diyor.

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?




