Kapitalist akım neden Osmanlı'ya uğramadı?


Dardanel , Dünya Ton Balığı Günü’nü kutlar Dünya Ton Balığı Günü Türkiye’yi ton balığıyla tanıştıran Dardanel , 2 Mayıs Dünya Ton Balığı Günü ’nde ton balığının sağlıklı beslenmedeki yeri ve önemine dikkat çekiyor. Nedir? Her yıl 2 Mayıs’ta kutlanan Dünya Ton Balığı Günü, ton balığının hem insan sağlığına olan katkısına hem de üretimini ve tüketimini sürdürülebilir hâle getirme ihtiyacına dikkat çekiyor. Neden önemli? Besin değeri ve protein kalitesi bakımından sağlıklı beslenmenin önemli bir parçası. 100 gram tüketildiğinde günlük protein ihtiyacının %47’sini karşılayan Dardanel ton balığı; aynı zamanda yüksek miktarda Omega-3, selenyum ve çeşitli mineral ve vitaminler içeriyor. Sağlıklı balığı temiz okyanuslardan doğal avcılıkla elde eden Dardanel , Atlantik ve Hint Okyanuslarının tertemiz sularında yetişen balıklardan seçtiği ürünleri tüketiciye sunuyor. Friend of the Sea ve Dolphin Safe gibi çevre dostu belgelere sahip olan Dardanel aynı zamanda Balığını Sorgula uygulamasıyla balığın avlanma aşamasını, cinsini ve hangi gemilerle taşındığını tüketicilerin takip edebilmesini sağlıyor. Dardanel kutularının üzerinde yer alan ve her kutuya özel olan kodu internet sitesindeki “Balığını Sorgula” bölümüne girerek balığın nerede tutulduğunu öğrenebilirsiniz. Türkiye’nin balık uzmanı Dardanel ’i buradan ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
EXANTEFinans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.
Yeni çağı kasıp kavuran merkantilizm akımı yakın çağda yerini kapitalizme bıraktı. 1688’de İngiltere’de Görkemli Devrim’in (The Glorius Revolution) gerçekleşmesinin ardından 1712’de Thomas Newcomen buhar motorunu icat etti ve bütün dünyayı değiştirecek “sanayi devrimi” süreci başlamış oldu.
Yükselen burjuvazi, girişimcilik ve çarkın dişlilerini yağlayan finans sektörü ile birlikte kapitalizm bütün dünyayı dönüştürüyor, değişime öncülük ediyordu. Başta İngiltere olmak üzere Batı Avrupa hızla sanayileşiyor, fabrikalar ve demiryolları bütün ülkeleri sarıp sarmalıyordu.
Fakat dünyayı ve ekonomi tarihini tamamen değiştiren bu akım, kıyısından köşesinden dahi olsa o dönem dünyanın büyük güçlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu’na uğramadı. Kimileri bunu Osmanlı’nın coğrafi keşif serüveninin gerisinde kalmış olmasına bağlarken, kimileri ise bunun kültür nedeniyle olduğunu savunur. Fakat benim düşüncem işin gerçeğinin oldukça başka olduğu yönünde.
Girişimciliğin eksikliği
Öncelikle Osmanlı’da üretici ve tüccar sınıfının gücü hiçbir zaman Batı’daki kadar yüksek olmadı. Osmanlı devletinin uyguladığı provizyonizm ya da Arapçası ile iaşecilik politikası gereği üreticiden ziyade tüketicinin çıkarına önem verildi ve devlet politikaları bu anlayışa göre düzenlendi. Devlet, üreticinin kazanması adına değil, piyasada her daim istenilen miktarda ve istenilen fiyata mal bulunabilmesi adına uğraştı.
Piyasaya giriş çıkış kesinlikle serbest değildi. Örneğin belirli bir ürünün üretimi adına piyasaya girmek istiyorsunuz diyelim. Bunu yapmak için mevzubahis ürün üreticilerinin loncasından izin almalıydınız ve olağanüstü bir durum olmadığı sürece lonca size bu izni vermezdi. Piyasada kaç adet üretici / kaç adet üretim tezgahı olduğu lonca tarafından denetlenir ve bu sayının loncanın belirlediği üst sınırın üzerine çıkmasına müsaade edilmezdi. Bu kısıtlama, lonca tarafından sektörde rekabetçiliği önlemek ve piyasada arz fazlalığını oluşmasını engellemek adına yapılırdı.
Hasbelkader bir şekilde loncadan izin aldınız ve üretime başladınız diyelim. Yine de istediğiniz gibi üretim yapmakta özgür değildiniz. Lonca tarafından belirlenen bazı standartlar vardı ve ürününüzü bu standartlara göre üretmek zorundaydınız. Ayrıca ne kadar üretim yapacağınız da lonca tarafından belirlenirdi. Maliyeti düşürerek kâr elde etmeniz ya da fazla üretim yaparak sürümden kazanmanız mümkün değildi çünkü ürünleriniz lonca tarafından sık sık denetlenirdi. Ürününde kalitesizlik veya “hile” tespit edilen üretici kimi zaman fiziksel de olmak üzere ağır şekilde cezalandırılırdı. Hatta tarihte “kalitesiz” ekmek ürettikleri için idam edilen üreticiler görmeniz dahi mümkün.
Ürününüze koyacağınız fiyat konusunda da özgür değildiniz. Her ürün için lonca tarafından bir fiyat ya da kâr marjı belirlenirdi. Belirlenen bu fiyatın üzerinde satış yapan üreticiler cezaya tabi tutulurdu. Yani Osmanlı’da bir üretici veya tüccar olarak ürünlerin piyasada bulunmasını sağlayan bir “devlet memurundan” pek bir farkınız yoktu. Ürünü nasıl üreteceğiniz, hangi maliyetle üreteceğiniz ve hatta kaça satacağınız dahi sizden önce belirlenmişti. Size bir tek ürünü piyasaya sürmek kalıyordu.
Bu rekabetçilikten oldukça uzak ticari ortam nedeniyle Osmanlı’da girişimci sınıf hiçbir zaman tam anlamıyla güçlenemedi ve bu yüzden ülke, kendisini endüstri devrimine taşıyacak olan burjuvazi sınıfından mahrum kaldı.
Sermaye birikiminin olmayışı
Osmanlı’da büyük servetlere kavuşabilmenizin en önemli yolu devlet hizmetinde olmak yani devlete “kapulanmak”tı. Paşa olmak, Beylerbeyi olmak, Kazasker olmak size müthiş servetler kazandırabilirdi. Fakat siz ölene kadar.
Devlet eliyle edinilen servet yine şahıs öldükten sonra devlet eliyle geri alınırdı. Ölen devlet adamının serveti, kendisi öldükten sonra müsadere edilerek devlet hazinesine geri aktarılır ve maktülün ailesine geçinebilmesi için maaş bağlanırdı.
Bu uygulama sermaye birikiminin önündeki en önemli engellerden biriydi çünkü sermayenin sonraki nesle aktarımı dahi mümkün olmuyordu. Bu durum, servet sahiplerini yatırım yapmaktan da alıkoyuyordu çünkü bir anlamı yoktu. En nihayetinde kendilerini öldükten sonra malları müsadere edilecek ve hazineye aktarılacaktı.
Bazı devlet adamları ailelerine para bırakabilmek için birtakım önlemler aldılar ve paralarını saklayabilmek adına vakıflar kurarak servetlerini bu vakıflara aktardılar. Böylece servetin bir sonraki nesle aktarımı mümkün olabildi. Fakat bu kurumlar şirket veya banka mantığıyla çalışmadığı için bu sermayenin üreticiye aktarımı sağlanamadı. Dolayısıyla ne burjuvazinin oluşumu sağlandı ne de üreticinin kullanabileceği finansal kaynaklar oluşturulabildi.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
EXANTEFinans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Piyasalar tatil ve haber akışının çok sınırlı olmasına rağmen ilgi çekici gelişmelerin yaşandığı bir günü geride bıraktık.
02 May 2023

YAZARLAR

Emircan Yaman
Piyasalar ve Finans Editörü

EXANTE
Finans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Verim eğrisi kontrolü (YCC), merkez bankalarına belirli vadelerde faizi doğrudan sabitleme gücü veriyor ancak bu güç, taahhüt sorgulanmaya başladığında hızla bir tuzağa dönüşebiliyor. ABD’den Japonya’ya, İngiltere’den Avustralya’ya uzanan örnekler YCC’nin asıl sınavının girişte değil çıkışta verildiğini, başarının ise büyük ölçüde zamanlama, kademelilik ve iletişime bağlı olduğunu gösteriyor.

TCMB’nin haftalık repo ihalelerine beklenenden erken dönmesi teknik olarak bir normalleşme adımıydı ancak piyasa aynı karardan Eylül’de faiz indirimi, Ekim’e kadar bekleme ve erken gevşeme olmak üzere üç farklı sonuç çıkardı. Merkez bankacılığında iletişim doğrudan bir politika aracıysa belki de asıl soru kararın kendisinden çok piyasanın neden TCMB’nin hangi gelişmeye nasıl karşılık vereceğini hâlâ ortak bir çerçeveden okuyamadığıdır.

Gelirlerin fiyatlara yetişemediği bir yerde enflasyon verisinin gündelik hayattaki yansıması bir karşılanabilirlik sorununa dönüşüyor. Enerjiden gübreye, tarladan rafa uzanan maliyet zinciri gıdanın hane bütçesindeki yükünü artırırken TÜİK’in 2025 verilerine göre Türkiye’de fertlerin %35,1’i iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren bir yemeğin masrafını karşılayamıyor. Yani mesele aslında "karşılanabilirlik".

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei'nin kamuda radikal kesintilerin ve kemer sıkma politikalarının simgesi olarak siyasi şovlarında kullandığı “motosierra” (elektrikli testere) politikaları halktan giderek daha çok tepki çekiyor. Şirket iflasları artarken enflasyon ve hayat pahalılığı nedeniyle halkın borç yükü rekor seviyeye ulaşıyor. Vatandaşlar gıda, ilaç ve temel giderler için kredi çekmek zorunda kalıyor. Hükümet ise borçlanmayı "özel bir mesele" olarak nitelendirerek yapısal reformları savunmaya devam ediyor.

Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio’ya göre asıl risk ABD’nin ne kadar borçlandığı değil, giderek büyüyen tahvil arzını yatırımcıların hangi faiz seviyesinden taşımaya razı olacağı. Sıfıra yakın faizlerle kamu borcunun maliyetinin görünmezleştiği dönem kapanırken piyasa artık yalnızca enflasyonu ve merkez bankalarını değil, devletlerin bilançolarını da fiyatlamaya hazırlanıyor.




