Kapitalizm yatağımızda: Mükemmel uyku peşinde koşarken uykusuz kalmak

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Çocuklukta ve ilk gençlikte uykudan uyanış sesim sabitti: "Ümiiit kalk!" Annemin her tekrarlanışta biraz daha yükselen sesi ve iki kelimelik cümlesi öylesine sabitti ki, muhabbet kuşumuz Puçi’nin ilk öğrendiği kalıp bu olmuştu. Kuş sesi olan kapı zilimizi taklit edip bizi kapıya nafile koşturmadığı zamanlarda, durduk yere “Ümiiit kalk!” deyip sinir bozardı şakacı Puçi’miz.
Şimdilerde ise sabahları uyandığımda gördüğüm ilk şey uyku skorum oluyor. Akıllı saatim yataktan kalkıp birkaç adım attığımı algıladığı anda bildiriyor: "Yüksek Uyku Skoru-82. Dün gece sürekli uyumanız skorunuzun 82 olmasına yardımcı oldu, tebrikler." Bazen de basıyor fırçayı: "Çok Düşük-35. Ortalamadan 1 saat 46 dakika daha geç yattınız ve iki kez uyandınız." Sonra ayrıntılar geliyor. Yok şu kadarı REM Uykusu, bu kadarı Derin Uyku, bilmem kaçı Yüzeysel Uyku derken, aklımda bir soru: "Tamam 82 iyi de neden 100 değil, 18 puanı nereden kırdı bu şimdi?"
İşte bu sorudan yola çıkarak bir yazı yazma ihtiyacı hasıl oldu. Ne ara uyumak dinlenme değil de puanlaması, optimize edilmesi ve başarılı olunması gereken bir projeye dönüştü? Bunu nasıl normalleştirdik? Velhasıl aklımda deli sorular ama bunlara bir akıllı saat neden oluyor.
8 saatlik kesintisiz uyku miti ne kadar eski?
Bu yazıyı yazmak için bir şeyler okurken beni en çok şaşırtan bilgi tarihten geldi. Modern uyku takip cihazlarının bize dayattığı “kesintisiz 8 saatlik mükemmel uyku” endüstriyel bir icat olabilir miydi?
Tarihçi Roger Ekirch; mahkeme kayıtları, edebiyat eserleri, tıp metinleri ve günlükler üzerinde yaptığı yirmi yıllık araştırmaları ışığında Sanayi Devrimi’nden ve yapay aydınlatmanın icadından önce Avrupa’da ve Batı dünyasında insanların Bifazik (ikiye bölünmüş) uyuduğu tezini ortaya koymuş.
Üzerinde tartışma ve eleştiriler var tabii ama Ekirch’in bulgularına göre, sanayi öncesi çağlarda insanlar hava karardıktan kısa bir süre sonra yatağa girip ilk uykuya dalarlarmış. Ancak bunu gece yarısı doğal bir şekilde uyandıkları, “Nöbet” adı verilen 1-2 saatlik bir uyanıklık evresi izlermiş.
- Bu arafta kalan sürede insanlar dua eder, şömineye odun atar, rüyalar üzerine düşünür, sevişir veya sohbet edermiş. Ardından şafağa kadar sürecek “İkinci Uyku” başlarmış. Geceyi tefekkür ve sosyalleşmeyle harmanlayan doğal bir ritimmiş bu.
Fakat 19. yüzyılda önce gaz lambalarının, ardından elektrikli aydınlatmanın yaygınlaşması ve sistemi saatlere bölen fabrika vardiyalarının başlaması, uykuların kapitalizm tarafından ilk işgali olmuş. Şimdi gel de bunu akıllı saate anlat. Herhalde bu uyku biçimine 50’den fazla skor vermezdi.
Uykuların sonu
Jonathan Crary, 2013 tarihli 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu kitabında (Türkçede: Metis Yayınları, 2015, Çev: Nedim Çatlı) uykuyla kapitalizm arasındaki meseleyi merceğine almıştı. Kitaptaki temiz içme suyu analojisini çok isabetli bulmuştum. Şöyle diyordu:
“Nasıl ki kirlilik ve özelleştirmeyle temiz içme suyuna herkesin erişimi dünyanın dört bir yanında sistematik olarak ortadan kaldırıldıysa, bununla beraber içme suyu şişelenip parasallaştırıldıysa, şimdi de uyku için benzer bir kıtlığın yaratıldığını görmek zor değil. Uykuya yönelik bütün tecavüzler uyuyamamanın koşullarını yaratıyor, nihayetinde bu da uykuyu satın almayı gerektiriyor.”
İşte hâlimiz tam da bu. Satın alınan uyku da bir performans kriteri artık. Yarın iş hayatında daha verimli olmanın bir ön koşulu belki, belki satılacak bir uyku hapının gizli reklamı, bir longevity paketinin unsuru da olabilir, kim bilir? Bugün uyku puanım düşük çıktı diye panikleyecekler için komple bir hizmet paketi hazırda bekliyor.
Çünkü geç kapitalizmin uykumuzla bir derdi var. Sadece kusursuz bir uyku hedefinden söz etmiyorum. Netflix’in eski CEO’su Reed Hastings’in uykuyu da rakipleri arasında saymasını hatırlayalım.
Ortosomni diye bir kavram
Yazının başından beri konuştuğumuz olgunun bir adı da var tabii: Ortosomni (Orthosomnia). İlk olarak 2017 yılında klinik psikolog Kelly Blazer Baron ve meslektaşları tarafından ortaya atılmış. Yunanca “doğru/düzgün” anlamına gelen ortho ve Latince uyku anlamına gelen somnia kelimelerinin birleşimi kısaca. Kusursuz uykuyu elde etme takıntısının, kişinin uyku kalitesini bozması gibi paradoksal bir süreci tarifliyor.
Aslında kavramak zor değil. Tıpkı sağlıklı beslenme takıntısının bir yeme bozukluğuna dönüşmesi gibi, veriye dayalı sağlıklı uyuma isteği de kronik bir performans anksiyetesine dönüşebiliyor. Öyle ki, 2024 yılında Brain Sciences dergisinde yayımlanan ve 523 yetişkin üzerinde yapılan kesitsel bir çalışma, düzenli uyku takip cihazı kullananların oranının %35,8 olduğunu ve bu kitle içinde ortosomni yaygınlığının %3-14 arasında değiştiğini göstermiş.
Sahte veri nasıl gerçeklik üretiyor?
Uyku verilerinin bu şekilde nicelleştirilmesinin başka karanlık tarafları da var. Plasebo etkisini bilirsiniz. Aslında sahte olan ilaçların belli bir inançla alındığında iyi geldiğinin sanılması özetle.
Onun bir de karanlık ikizi var: Nocebo. Colorado College’da Christina Draganich ve Kristi Erdal(2014) tarafından yapılan bir çalışmada, katılımcılara REM uykusu kalitelerini ölçecekleri söylenmiş ve sahte bir cihaza bağlanmışlar. Ardından uyku kaliteleri hakkında sahte geri bildirimler verilmiş. Sonunda görülmüş ki, gerçekte nasıl uyuduklarından tamamen bağımsız olarak, cihazın kendilerine kötü uyuduklarını, REM uykularının %20’nin altında kaldığını söylediği katılımcıların ertesi günkü bilişsel performans testlerinde son derece belirgin bir düşüş yaşanmış.
Aksine gece boyu kötü uyumasına rağmen cihaz tarafından “Harika uyudunuz, REM süreniz %25’in üzerinde” denilen kişilerin bilişsel fonksiyonları şaşırtıcı derecede yüksek çıkmış. “Buyur buradan yak” dedirtecek türden bir sonuç sahiden.
Bu cihazlar hiç mi işe yaramıyor?
Bu çalışmadan şöyle bir anlam da çıkmamalı elbette. Uykumuzu takip eden yüzük ve akıllı saatler tamamen sahte veri üretmiyorlar kesinlikle. Burada bir nüans var. Bir defa bu cihazlar işe yaramaz değil. Akıllı saatlerin kalp ritim bozukluğu uyarıları belgelenmiş şekilde hayat kurtarıyor. Bazı cihazlar uyku apnesi taraması için onay aldı ki, apne tedavi edilmediğinde ciddi kardiyovasküler sonuçları olan bir hastalık. Yatış saatinin tutarsızlığını ilk kez veri üzerinden gören ve bunu gerçekten düzelten insanlar da var. Ben, ara ara içtiğim nargileden, akıllı saatimin "uykuda kalp atış hızı yüksekliği uyarıları yüzünden" soğudum örneğin.
Cihaz bir farkındalık yaratıyor ve bu boş bir farkındalık değil. Fakat bunun üzerine bir üst katman da çıkıyor ve asıl tartışmamız gereken kısmı bu bana kalırsa. Uyku ölçümünün tıbbi altın standardı polisomnografi. Yani kafa derisine yerleştirilen elektrotlarla beyin dalgalarını, göz hareketlerini ve kas aktivitesini doğrudan kaydeden bir laboratuvar testi. Bileğimizdeki saat veya parmağımızdaki yüzüğün ise böyle yeteneği yok.
- Kullandığımız akıllı cihazlarda olan şey şu: Hareketimizi ölçen bir ivmeölçer, deriden yansıyan ışıkla nabzımızı tahmin eden bir optik sensör ve bir cilt sıcaklığı ölçer.
Dolayısıyla cihaz ne kadar kıpırdadığımıza, kalbimizin ne yaptığına bakıyor ve buradan uyuyup uyumadığımızı tahmin ediyor. Bu tahmini makine öğrenmesiyle evrelere bölüyor ve sonra bu bölünmüş tahmini kimsenin görmediği tescilli bir formülle tek bir skora çeviriyor. Bizim ekranda gördüğümüz rakam bu. Yani bir tahminin tahmininin tahmini.
Uyku evrelerini saptamak o kadar kolay değil
Doğrulama çalışmaları da bu tabloyu net biçimde çizmiş. Uyuyor muyuz, uyanık mıyız cihazlar bunu iyi biliyor sahiden. Duyarlılık %95’inin üstünde. Ancak insanların asıl kafayı taktığı yerde, yani evre ayrımında (derin, hafif, REM) işler biraz karışıyor. Öyle ki doğruluk %50-86 arasında salınmış. 11 cihazı karşılaştıran bir çalışmada en iyi performans 0,69, en kötüsü 0,26 çıkmış. Dahası aynı geceyi ölçen iki ayrı marka, iki farklı gece anlatabilmiş.
Bir ayrıntı var ki, bütün bu uyku skoru kültürünü tek başına sorgulatabilir. Altın standardın kendisinde bile iki uzman, aynı gecenin kaydını yaklaşık %83 oranında aynı skorluyor. Bu şu demek, tıbbın en iyi yönteminde bile %17'lik bir tartışma payı var. Oysa kolumuzdaki saat veya parmağımızdaki yüzük bize pat diye sözgelimi 35 diye bir skor verebiliyor. Sonra uğraş dur.
Buna kesinlik yanılsaması deniyor ve bu sektörün asıl yakıtı da bu. Onca para verdiğimiz bir cihaz veya satın aldığımız wellnes cihazı aboneliği “Bu gece fena uyumadınız ama yine de emin değiliz” dese o parayı vermeyiz çünkü.
Uyku performansı devasa bir pazara dönüştü
“Ne istiyorsunuz kardeşim uykumuzdan, uykuda bari rahat bırakın?” diye serzenişte bulunmak çare değil. Çünkü bu işin ardında tahmin edebileceğiniz üzere devasa bir pazar var. 2035’e dek 160,6 milyar dolara ulaşacağı tahmin edilen bu pazar sadece cihaz satmaktan ibaret değil.
İşin beni asıl dehşete düşüren ve bu yazıyı yazmaya motive eden kısmı da bu zaten. Şöyle ki, hayat ve sağlık sigortası şirketleri bu giyilebilir cihaz verilerini doğrudan poliçe fiyatlandırmalarına entegre etmeye başlamış. ABD’de müşterilerine Apple Watch ve Garmin gibi cihazlar dağıtan bazı dev sigorta şirketleri böylece “İnteraktif Poliçe” dönemini başlatmış.
Ardında sinsi bir rüşvet mekanizması da var. Diyorlar ki, “Sağlık, aktivite, kalp ritmi ve uyku verilerini algoritmamıza anlık ve sürekli olarak aktarırsan prim indirimi, market çeki veya kahve kuponu verebilirim."
Sonrasını okumak zor değil. Sağlıklı 8 saatlik uyku ritmini çeşitli nedenlerle tutturamayanlar, örneğin iki işte birden çalışmak zorunda olanlar, hoop “yüksek riskli” kategorisine giriyor. Hâliyle daha yüksek sağlık sigortası primi ödemek durumundalar. Eşitsizliği daha da büyütecek bir gelişme. Ola ki, bu verileri paylaşmak istemediniz, o zaman da otomatik olarak daha yüksek prim ödemeye. Yuval Noah Harari yıllar önce 21. Yüzyıl İçin 21 Ders kitabında (Türkçede: Kolektif Kitap, 2018, Çev: Selin Siral) bu durumu anlatırken distopya gibi geliyordu ama şimdi ve burada işte.
Kendi adıma konuşmam gerekirse, ben bu skorları her sabah görüyorum ama henüz takıntı hâline getiremedim. Arkadaşlarla güzel sohbet ve eğlenceyle uzayacak bir geceyi uyku skoruna tercih edecek değilim elbette. Ancak görülüyor ki, bu herkes için geçerli değil. Mükemmel uyku grafikleri ve skor peşinde koşarak, dinlenmeyi sadece bedeni ertesi günkü işe hazırlayan bir performans aracına indirgememek gerek. Dinlenmek ve yeri geldiğinde tembellik başlı başına bir değer ve direniş biçimi çünkü.
Uyku hüzünlü bir şey ama hüzün de insana ait
Çıkarıp atın şu akıllı giyilebilir cihazları demeyeceğim. Ben de kullanıyorum ve sahiden faydasını gördüğüm durumlar var. Ancak bu işi abartmamak gerek. Uykularımızı performans kaygısına çevirmeyelim örneğin.
Kaldı ki, uyku tuhaf bir şeydir. İnsanın kontrolü elinden bırakmadan yapamadığı çok az şeyden biridir uyku. Kovaladıkça kaçar. Ölçtükçe bozulur. Üzerine titredikçe nevroza dönüşür. Öyle ki, birlikte yapılan bir şey bile değil.
Jean Luc Godard’ın Türkiye’de Serseri Aşıklar (A bout de souffle) diye bilinen filminde çok sevdiğim bir replik var. Canım Jean Seberg’in canlandırdığı Patricia karakteri, Jean Paul Belmondo’nun canlandırdığı Michel karakterine der ki:
“Uyku hüzünlü bir şeydir. İnsan mecburen ayrılıyor. Birlikte uyumak deniyor ama doğru değil.”
Ne diyelim, hüzünlü de olsa bizim. Öyle de kalmalı. Sabaha kaç saat kaldığını bilmediğiniz, kimsenin puanlamadığı uykular dilerim.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ümit Alan
Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Akdeniz bölgesi ağırlıklı olmak üzere Türkiye’de her geçen yıl plastik atık ithalatı sorunu büyüyor. Başta Birleşik Krallık olmak üzere Avrupa’dan ithal edilen plastik atık miktarı 500 bin tona ulaşırken sahillerdeki mikro plastik sorunu büyüyor. İlk kez 1989’da gündeme gelen ancak son yıllarda yaygın kullanılan “atık sömürgeciliği” kavramı The Guardian’da yer alan bir haberde Türkiye için kullanıldı.

Arkasında ailesinin beklentileri, sınıfsal konumu, yaşadığı yer, aldığı eğitim, aile sermayesi, geleceğe ilişkin endişeleri olan, tercih formunun üzerinde adı yazan kişiyi düşünelim. Tercihi yapan el onun olabilir; peki o eli yönlendiren hayal, arzunun ne kadarı ona ait? Hayallerimiz, tercihlerimiz, arzularımız ne kadar bizim? Soruyu daha kökensel bir yerden soralım: İçimizde tercih yapan o “kişi” kim?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı (COP31), Kasım'da Antalya’da düzenlenecek. 2025’te Avustralya'nın bu zirveyi yapması hâlinde masrafların 2 milyar dolara ulaşabileceği belirtilmişti. Türkiye için böyle bir hesaplama yok, ancak İklim Değişikliği Başkanlığı yıllık 563,3 milyon lira olarak belirlenen ödeneğini ilk altı ayda 10 kat aşarak 5 milyar 590 milyon lira harcadı.

Yürümek yeni keşfedilmiş değil. Daha iyi olmak için öğrenilmeyi ve başarılmayı bekleyen uğraşlardan biri hiç değil. Tam tersine, insanın dünyayla ilişki kurmasının en eski biçimlerinden biri. Şimdi ona yeniden dönmemizin nedeni de bu kadar basit: İnsana özgü ortak bir eylemi ve onun gücünü yeniden hatırlamak.

Bugün özgünlükten söz ederken yalnızca fikirleri konuşmuyoruz, dili de konuşuyoruz. Çünkü dil, fark edilmeden standartlaşan ilk yer. Önce aynı kelimeleri seçiyoruz, sonra aynı benzetmeleri, ardından aynı düşünceleri... En sonunda ise birbirimize benziyoruz. Yapay zeka milyonlarca metnin ortalamasını çıkararak yazdığı için aynı dili üretiyor. Peki ya biz? Biz de uzun zamandır birbirimizin ortalamasını yaşamıyor muyuz?




