KATİNA'NIN ELİNDE MAKASI

Teori: Judith Butler & performans
KATİNA'NIN ELİNDE MAKASI

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Post-yapısalcı filozof, feminist ve LGBTIQA+ aktivisti Judith Butler, Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi kitabında, feminist literatür içinde olduğuna inandığı heteronormatif bakışı eleştirerek feminizmin kapsamını ve sınırlarını genişletmeye çalışır. Butler’a göre, ikinci kuşak feministlerin öne sürdüğü biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ayrımını takip eden bir diğer varsayım cinsel yönelim üzerinedir: Bir kişinin cinsiyet kimliğinin (gender identity) anlaşılabilirliğinin, okunabilirliğinin (intelligible); o kişinin biyolojik cinsiyetiyle uyumlu toplumsal cinsiyet rollerini icra etmesine ek olarak, heteroseksüel olmasına da bağlı olduğunu söyler. Yani toplumda okunabilir, anlaşılabilir kabul edilen yegâne cinsiyet kimliklerinin "vajinası olan, feminen hareket eden ve erkeklerden hoşlanan (heteroseksüel) bir kadın ya da tam tersi; penisi olan, maskülen davranan ve kadınlardan hoşlanan erkeklerdir" diyor. Bu, birbirini takip ettiğini söylediği cinsiyetin/toplumsal cinsiyetin/arzunun (cinsel yönelim ya da davranış) zorunlu düzeni olarak nitelendirdiği matriksle derdi olmasının temel sebebi, en basit hâliyle, bu düzenin yahut normların dışında kalanların okunamayan, anlaşılmayan kimlikleri yüzünden şiddete maruz kalması.

BUTLER'IN DÜŞÜNCESİ

Butler’ın düşüncesi, ne cinsiyetin penis/vajina ikiliğinden ne de toplumsal cinsiyetin feminen/maskülen roller üzerinden oluştuğu. Bir önceki yazıda göz ardı edilemeyecek sayı ve çeşitlilikteki interkseks bireylerden bahsetmiştik. Elbette ki Butler’ın söylediği, biyolojik süreçlerin var olmadığı ya da hormonal ve anatomik farklılıklara sebep olmadığı değil. Söylediği, bedenlerin kültürel yorumlamaların, anlamlandırmaların dışında kalmadığı ki bunlar, fazlaca basitleştirilmiş, cinsiyeti ikiliklere indirgeyerek sürekli yeniden üretilen yorumlamalar. Yani, iki cinsiyet diğer cinsiyetlerden daha önemli “doğal olarak” oluvermiyor; onları daha “önemli”, daha “doğal” kılan içinde yaşadığımız toplumun bu cinsiyetlere bakışı. Başka türlü söylemek gerekirse, sanki hep yalnızca iki cinsiyet varmış illüzyonunu yaratan, toplumda tekrar tekrar karşılaştığımız bu birbirine karşıt iki toplumsal cinsiyetin (kadın/erkek) sürekli icrası. 

Özetle Butler’a göre toplumsal cinsiyet, ne özsel ne de biyolojik olarak belirlenmiş. Aksine, varlığının sürekli icra edilişiyle (performance) var oluyor, yani, “performatif” (edimsel). 

DRAG VE PERFORMANS

Bu alışılagelmiş rolleri en renkli, en parıltılı, en hicivli yıkan performansların icracılarıysa drag queen ve drag king’ler.

Aslında, karşı cinsin kılığına bürünmek (cross-dressing) dünyanın pek çok yerinde bir kültür olarak var. Örneğin, Antik Yunan’da ya da Orta Çağ'da İngiltere’de, kadınlara yasak olduğundan tiyatrolarda kadın rollerini erkekler icra ediyordu. Öyle ki bu konuda usta olduğu için yalnızca kadın rollerinde oyunlar veren oyuncular olduğundan bahsedilir. Ya da Osmanlı’ya baktığımızda en şıkır şıkır hâlleriyle “zenneler” ve “köçekler” oradadır. Tarihsel olarak kadınlarsa, genellikle, yalnızca erkeklere izin verilmiş davranışlar ve meşgaleleri gerçekleştirebilmek için erkek kılığına girmişlerdir, Jeanne d'Arc gibi.

Fakat drag’ler tüm bunlardan biraz daha farklı. Örneğin; bugün drag queen’ler, genellikle kendini erkek ve eş cinsel olarak tanımlayan ve kadın kimliğine bürünerek şov yapan kişilerden oluşuyor. Esas elementleri performans ve parodi olan drag’ler; karşı cinsi abartılı kıyafetler ve tavırlarla taklit ederek feminenliğin ve maskülenliğin yalnızca bir performans olduğunu, sahneden tüyleriyle yüzümüzü gıdıklarcasına -eh, yapabilirler de- eğlenerek hatırlatıyorlar. Söylediklerimin en açıklayıcı, yerel ve sevdiğimiz örneklerinden biri Huysuz Virjin karakteriyle Seyfi Dursunoğlu.

DRAG VE MODA

Dünyada son yıllarda RuPaul gibi isimler ve medyada da giderek artan görünürlüğüyle yükselişteki drag kültürü, elbette ki modayla da iç içe, hatta moda ve makyaj endüstrilerini belirleyici nitelikte. Çünkü elbise ve makyajın drag yarışmalarındaki yeri oldukça önemli: Elbisen yeterince iyi değilse, eyvah… Belki de köklerinin 19. yüzyılın sonlarında, ABD'deki burlesque ve vaudeville tiyatrolarına dayanıyor olmasıyla da ilişkilidir; fakat nihayetinde gözü pek göz farları, konturu dışarıdan çizilmiş dudaklar ve genel olarak kontur ve abartılı, karnavalesk makyaja dair pek çoğu, drag queen’lerden öğrenilmiş.

Drag’lerin balo etkinliklerinden süregelen moda ve drag kültürü etkileşimi, bugün de devam ediyor. Miss Fame gibi, NYX kozmetikle iş birliği yaparak kendi makyaj markasını çıkaranlar var. Ya da Marc Jacobs, Moschino gibi kimi büyük markalar reklamlarında yüz olarak drag queen’leri kullanmaya başladı. Hatta 2019 Met Gala’nın teması “Kamp: Moda ile ilgili notlar”ın drag kültüründen esinlenerek oluşturulduğu söyleniyor.

Bunca zamandır gizlenmesi beklenen bir grubun/grupların böylesine rengârenk ve şaşalı şekilde yüzeyde kendini göstermesine sevinmemek elde değil. Dilerim, daha adaletli sistemlerin varlığı için de hep beraber, tüm renklerimizle ve aydınlığımızla yürümeye devam ederiz.

New York’ta 80’lerde çekilmiş, çoğunluğu Afro-Amerikan ve Latin kökenli eşcinsel ve trans bireylerin oluşturduğu drag balolarını ve çevresinde gelişen alt kültürü gösteren kült bir belgesel önerisiyle noktalayalım: Paris Yanıyor (Paris is Burning, 1990). Bu filmin ve bu yazının tartışmalı taraflarını keşfetmeyi de sizlere bırakıyorum.


Moda & Toplumsal Cinsiyet serisine Simone de Beauvoir, ikinci kuşak feminizm, biyolojik cinsiyet/toplumsal cinsiyet ayrımı ve toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl inşa edildiğinden bahsederek başladık. Ardından Erving Goffman’la feminen/maskülen rollerin moda reklamlarındaki kadın/erkek temsilleriyle sürekli yeniden üretilerek tekrar tekrar öğretildiğine dikkat çektik. Bir önceki yazıda, Anne Fausto-Sterling ile biyolojik cinsiyetin yalnızca penis/vajina ikiliğinden oluşmadığını, dünyada göz ardı edilemeyecek sayı ve çeşitlilikte interseks bedenler olduğundan söz ederek kadın/erkek biyolojik ikiliğinin -ve onlara atanmış giyinme biçimlerinin- ne kadar doğal ve doğuştan olduğunu sorguladık. Bugün de Judith Butler’la performans olarak toplumsal cinsiyeti drag’ler bağlamında inceledik ve cinsiyet/toplumsal cinsiyet ikiliğine cinsel yönelimi de ekleyerek neden geçerli olmadığını vurguladık.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

AngstAngst

BÜLTEN SAYISI

ANGST 30: SESLERE KULAK VER

Marmara Denizi bize neler anlatıyor? Dijital kumaşlar, insanlığa ve endüstriye nasıl fayda sağlayabilir? Butler’a göre toplumsal cinsiyet, nasıl varlığının sürekli icra edilişiyle var oluyor?

13 Haz 2021

ANGST 30: SESLERE KULAK VER

YAZARLAR

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Ara beni lütfen: İletişimin dikenli gül bahçesinden yapay çime nasıl geçtik?

Bir zamanlar birbirimizin sesini duymak için telefon açıyorduk; şimdi aramadan önce mesaj atıyor, sesli mesajlarımızı telefona dikte ettiriyor, mesajı anlamayınca yapay zekaya soruyor, cevabı da ona yazdırıyoruz. İletişim hiç olmadığı kadar hızlı ve kolay hâle gelirken birbirimizi dinlemek külfete dönüşüyor; arada da makineler bizi dinliyormuş gibi yapmayı öğreniyor.

Sinem Dönmez

·

22 Ağu 2026

Ara beni lütfen: İletişimin dikenli gül bahçesinden yapay çime nasıl geçtik?
AngstAngst

HİKAYE

Kapitalizm yatağımızda: Mükemmel uyku peşinde koşarken uykusuz kalmak

Akıllı saatler ve uyku takip cihazları, dinlenmeyi puanlanması, optimize edilmesi ve başarılı olunması gereken bir projeye dönüştürdü. Oysa ki uyku, insanın kontrolü elinden bırakmadan yapamadığı az sayıdaki şeyden biri: Kovaladıkça kaçıyor, ölçtükçe bozuluyor, üzerine titredikçe nevroza dönüşüyor.

Ümit Alan

·

21 Ağu 2026

Kapitalizm yatağımızda: Mükemmel uyku peşinde koşarken uykusuz kalmak
AngstAngst

HİKAYE

Dijital çağ kolonyalizminin yeni adı: Plastik atık sömürgeciliği

Akdeniz bölgesi ağırlıklı olmak üzere Türkiye’de her geçen yıl plastik atık ithalatı sorunu büyüyor. Başta Birleşik Krallık olmak üzere Avrupa’dan ithal edilen plastik atık miktarı 500 bin tona ulaşırken sahillerdeki mikro plastik sorunu büyüyor. İlk kez 1989’da gündeme gelen ancak son yıllarda yaygın kullanılan “atık sömürgeciliği” kavramı The Guardian’da yer alan bir haberde Türkiye için kullanıldı.

Pelin Cengiz

·

17 Ağu 2026

Dijital çağ kolonyalizminin yeni adı: Plastik atık sömürgeciliği
AngstAngst

HİKAYE

Ödünç tercihler: Çok şey seçiyoruz, peki ne kadarına biz karar veriyoruz?

Arkasında ailesinin beklentileri, sınıfsal konumu, yaşadığı yer, aldığı eğitim, aile sermayesi, geleceğe ilişkin endişeleri olan, tercih formunun üzerinde adı yazan kişiyi düşünelim. Tercihi yapan el onun olabilir; peki o eli yönlendiren hayal, arzunun ne kadarı ona ait? Hayallerimiz, tercihlerimiz, arzularımız ne kadar bizim? Soruyu daha kökensel bir yerden soralım: İçimizde tercih yapan o “kişi” kim?

Metin V. Bayrak

·

16 Ağu 2026

Ödünç tercihler: Çok şey seçiyoruz, peki ne kadarına biz karar veriyoruz?
AngstAngst

HİKAYE

COP31 hakkında bilmediklerimiz: İklim Zirvesi’ne başkanlık etmenin maliyeti nedir?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı (COP31), Kasım'da Antalya’da düzenlenecek. 2025’te Avustralya'nın bu zirveyi yapması hâlinde masrafların 2 milyar dolara ulaşabileceği belirtilmişti. Türkiye için böyle bir hesaplama yok, ancak İklim Değişikliği Başkanlığı yıllık 563,3 milyon lira olarak belirlenen ödeneğini ilk altı ayda 10 kat aşarak 5 milyar 590 milyon lira harcadı.

Pelin Cengiz

·

12 Ağu 2026

COP31 hakkında bilmediklerimiz: İklim Zirvesi’ne başkanlık etmenin maliyeti nedir?