

Caz Müziğinin Kuzey Işığı Jaga Jazzist İş Sanat’ta
Jaga Jazzist 25 Ocak'ta İstanbul'da Şehrin kültür sanat hayatına 23. sezonunda da renk katan İş Sanat , yeni yıl heyecanımızı daha da artıracak bir konser haberini bizlerle paylaşıyor.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Film: Bones and All
Yönetmen: Luca Guadagnino
Süre: 131 dakika
Yapım yılı: 2022
Jenerik: Birkaç yıldır her kırmızı halı etkinliğini karizması ve zevkli giyimiyle domine eden, genç kuşağın en önemli yıldızlarından birine dönüşen Timothée Chalamet’in kariyeri, 2017’de Luca Guadagnino imzalı Call Me by Your Name uyarlaması sayesinde şahlanmıştı. İkilinin beş yıl sonra bir kez daha bir araya geleceğini bir anda setten gelen bir görselle öğrendiğimde, 2022’nin en merak ettiğim filmi benim için belliydi: Bones and All. Üstelik bu filmde Chalamet’ye, Trey Edward Shults’un Waves filmindeki yardımcı rolüyle baş döndüren ve en az Chalamet kadar yetenekli olan Taylor Russell eşlik ediyordu. Bones and All, geçtiğimiz eylül ayında Venedik Film Festivali’ndeki gösteriminin ardından festivalden En İyi Yönetmen (Luca Guadagnino) ödülü ve genç bir yıldıza verilen Marcello Mastroianni ödülüyle (Taylor Russell) ayrıldı. Film, farklılıkları ve aykırılıkları nedeniyle toplum dışına itilmiş iki gencin saf aşkını ve bir türlü peşlerini bırakmayan doğaları ve geçmişlerinden kaçışlarını konu alıyor. Söz konusu farklılık ve aykırılıksa, evet, yamyamlık.
Neden izleyelim? Bones and All, yıllar önce, en sevdiğim filmlerden Let the Right One In’i ilk izlediğimde hissettiklerimi anımsattı bana. Varlıklarını ve yaşamlarını doğaları gereği ancak ve ancak şiddetle, insan öldürerek sürdürebilen, fakat birbirlerine saf bir aşkla bağlanmış bir çift… Bu kez vampirliğin yerini yamyamlık alıyordu. Ama “keşkeleri” aynıydı; sadece insan olmak ve sadece insan gibi birbirlerine aşık olabilmek.
Taylor Russell’ın canlandırdığı Maren’ın büyüme hikâyesi ya da onun yollarını Lee (Timothée Chalamet) ile kesiştiren bir yol hikâyesi olarak da ele alınabilecek Bones and All; fazlasıyla kan, kemik, şiddet ve gerilim içermesine rağmen iki karakterinin de duygularını, geçmiş travmalarını ve imkânsız gelecekten beklentilerini Luca Guadagnino sinemasının inceliği, zarifliği ve duruluğuyla çok iyi eşleştiriyor. Trent Reznor ve Atticus Ross ikilisinin müzikleri, aşk heyecanını yansıtan bir duygu-metreye ya da ete olan açlığı yansıtan bir dereceye dönüşüyor. Lee’nin asi ve cool görünümünün ardındaki kırılganlığı, Maren’in güçlü ve özgür davranışlarının ardındaki bağlılık hissini çok iyi geçiriyor yönetmen ve iki oyuncu. Hele "İnsan mı olmak istiyorsun? Haydi, insan olalım." diyor ya Lee umutsuzca, insanın içi parçalanıyor.
Nereden izleyebilirsin? Bones and All, bugün sinemalarda.
Benzer işler:
- Let the Right One In / Låt den rätte komma in (2008, Tomas Alfredson)
- Raw / Grave (2016, Julia Ducournau)
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
The Addams Family nostaljisi Wednesday'in oyuncularıyla söyleşi, Timothée Chalamet'yi Luca Guadagnino'yla yeniden buluşturan Bones and All, The Cool Greenhouse'un açık mikrofon rock 'n' roll'u Sod's Toastie.
25 Kas 2022

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ramize Erer’in "Séparation" sergisi, Paris’in tarihî atmosferini günümüze taşıyan Hôtel Langlois’nın 44 numaralı odasında sanatseverlerle buluştu. Ramize Erer ve küratör Nazlı Pektaş’la resimlerdeki hüznü, geçiciliği ve mekanın sergiye kattıklarını konuştuk.

1961’den itibaren Almanya’ya giden işçiler, oy kullanmak için beklediler ama siyaset yapmak için sandığı beklemediler. Nermin Abadan-Unat, Gündüz Vassaf, Ayhan Kaya, Fatma Aydemir ve Ece Temelkuran’ın kitaplarının izinde, Ford grevinden Cem Özdemir’in eyalet başbakanlığına, vatandaşlık reformlarından AfD’nin yükselişine uzanan altmış beş yılı okuyoruz. Aynı sorular hâlâ gündemde: Kim “Alman”? Neresi “vatan”?

Zamanın sevgi ve acının mekanı olduğunu söylüyor Ursula K. Le Guin. Bilge Karasu ise o ölümün adını anmadan yazdığı değiniler, öyküler ve masallardan oluşan tuhaflıklar kitabı "Göçmüş Kediler Bahçesi"nde birkaç kez kaçınılmaz olana dair uyarıyor bizi: "Kedinizi bir insanı sever gibi sevmeye çalışmayın!" Benimse diyeceğim şu: Kaç insan kendisini bir kedi gibi sevdirmeyi başarabilmiş ki!

İlkay Şencan, yeni EP’si “Origin”de çocukluğunun müzikal hafızasını elektronik müzikle buluşturuyor. Şencan ile biraraya geldik ve kariyerinin başlangıcından uluslararası başarıya, DJ kabinindeki seyirci beklentilerinden müzik sektöründeki network ilişkilerine uzanan pek çok konuyu konuştuk.

Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.




