Kerem Ali Boyla ile Türkiye'nin kuşları ve kuş gözlemciliği üzerine

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
9 Mayıs Dünya Göçmen Kuşlar Günü'nde 15 yılı aşkın süredir bu alanda yürüttüğü çalışmalar ve sunduğu katkılarla Türkiye’nin önde gelen kuş gözlemcileri arasında anılan Kerem Ali Boyla’yla sohbet ettik. Türkiye’deki sulak alan tahribatından kuş gözlemciliğine nasıl başlanacağına, avcılığın durumundan kentlerdeki kontrolsüz yapılaşmanın kuşları nasıl etkilediğine kadar aklımıza takılan meseleleri sorduk.
Biz seni uzun yıllardır yürüttüğün kuş ve biyolojik çeşitliliği koruma çalışmalarıyla tanıyoruz. Bu alana nasıl yöneldin ve nasıl bir yol izledin biraz anlatır mısın?
12 yaşımda teyzemin bana hediye ettiği bir kuş kitabı sayesinde kuşları izlemeye başladım ve böylelikle biyoloji okumaya karar verdim. ODTÜ’de biyoloji eğitimi aldım ve yurt dışında ekoloji alanında yüksek lisans yaptım. Ardından Güney Amerika’da çalıştım ve And ülkelerindeki önemli kuş alanlarının bir envanterini hazırladım. Türkiye’ye geldikten sonra hep kuş gözlemcilerinin verilerini doğa koruma ve bilimsel çalışmalar için nasıl kullanabileceğimize kafa yordum.
Uzun yıllardır üzerine çalıştığın Türkiye Kuşlarının Doğa Tarihi kitabından da biraz bahsetmek istiyorum. Önemli bir kısmı dijital olarak yayımlanan bu kitap ay sonunda tamamlanacak. Bu proje nasıl ortaya çıktı?
Türkiye Kuşlarının Doğa Tarihi değişik bir kitap projesi, çevrimiçi olarak yayımlanacak. Kitaplar artık çok masraflı ve pahalı olmaya başladı. Kitabı kullanacak insanların çok büyük bir kısmının böyle ağır ve yüklü bir yayına para veremeyeceğini biliyorum. Ayrıca Türkiye’nin kuşları ile ilgili bilgiler her saniye güncelleniyor. Tabii ki belli başlı önemli kitaplar var ama en mantıklı yaklaşımla hazırlanan kitaplar bile 4-5 yıl önceki verileri içerdiğinden, çıktığı anda güncelliğini kaybeden bir bilgi kaynağına dönüşüyor.
Bu çalışma aslen 2008’de çıkan, benim de yazarları arasında bulunduğum İngilizce bir yayının Türkçe tercümesi olarak planlanmıştı. Fakat sonradan görüştüğüm editörler, kitabın yayımlanmaya henüz hazır olmadığını, üzerinde epey çalışılması gerektiğini söylediler. Bu çalışmayı da yapmak çok zahmetli olduğu için şimdiki gibi pafta pafta yayımlamak daha realist bir plan gibi geldi ve fasiküllere ayırdım kitabı. 18 fasikülün 15’ini bitirdim, Mayıs sonuna kadar da kalan kısmı tamamlayacağım.

Dünyanın dört bir yanından habitat kaybı, ormansızlaşma, iklim krizine bağlı felaketler ve insan etkisi gibi nedenlerle hayvan türlerinde yoğun popülasyon kaybı haberleri geliyor. Türkiye, yangın kuşağı üzerinde bulunduğundan bu konuda ekstra kırılgan bir coğrafya. Sen bu denli yoğun bir araştırma hâlindeyken Türkiye’deki türler hakkında ne gibi bilgiler elde ediyorsun?
Bu çok karışık bir konu, hem olumlu hem de olumsuz hikayeler barındırıyor. Genel olarak baktığımızda gerek doğal yaşam alanlarının kalitesi gerek kapladığı alanın daralmış olması biraz da insan varlığının balıkçılık, avcılık, şehirleşme gibi etkileriyle bu alanların bozulması, kuşların bu alanlardan kovulması nedeniyle son 50 yılda çok ciddi düşüşler yaşadığımızı düşünüyorum. Bu düşüşü somut olarak bütün türlerde ifade etmek çok zor çünkü birkaç seçili kuş türü haricinde Türkiye’de de kuş popülasyonlarıyla ilgili fazla bir veri yok. Ama temel olarak zayıf bir noktada olduğumuzu söyleyebilirim.
Örneğin akbabalar ve kartallar: Önceden Türkiye’de beş tane kartal yuvalarken şu anda yalnızca bir tane yuvalıyor. “Doğal alanların taşıma kapasitesi” diye bir kavram vardır; orada bulunabilecek maksimum yabani birey sayısını belirler. Türkiye kuşlar açısından kendi kapasitesinin çok altında; bu muhtemelen diğer türler için de geçerlidir.
Peki bu durumun temel nedenini doğal alanların tahribatına mı bağlıyorsun? Başka faktörler de var mı?
Bunu lokal olarak belli bölgelerdeki kuşların verilerine dayanarak söylüyoruz. Örneğin İstanbul’daki Kuzey Ormanları. Sadece otoyollar ve havalimanı değil, bu bölgenin geçen 20-30 yıldaki değişimine Google Earth uygulamasından baktığımda yavaş yavaş açılan yolların, maden ocaklarının, hafriyat alanlarının ve sitelerin devasa ormanlık bir alanı paramparça ettiğini ve kalan parçaların da eski niteliğini koruyamadığını söyleyebilirim. Yakın dönemde elimizde belki sadece Belgrad Ormanı boyunca iki ya da üç orman parçası kalacak; diğer tüm alanlar ya kentleşecek ya da bozunacak.
Diğer yandan Türkiye çok büyük bir ülke, yüzölçümünün yüzde 20’sinden fazlası ormanlık alan fakat bu doğal alanların kaliteleri de çok fazla değişkenlik gösteriyor. Eskiden birçok kuşu barındıran alanlar oldukça daralmış durumda. Türkiye’deki ormanlık alanlarda çok fazla yeni dikilmiş arazi ve çok fazla genç, monokültür orman var. Bu da doğal hayatı, özellikle kuşları ve tabii tüm biyoçeşitliliği etkiliyor. Kuşları özellikle vurgulamamın neden en iyi indikatör olmaları çünkü kuşlar konusunda elimizde çok fazla veri var ve ekosistem içerisinde ne olduğunu anlamak için biz kuşları kullanıyoruz.
İstanbul özelinde düşünecek olursak ormanlık alanlar bu denli parçalanmışken bir de olası Kanal İstanbul Projesi ya da farklı dev yapı projeleri kentteki doğal yaşamı nasıl etkileyecek?
Kesinlikle kötü etkileyecek ama bunun dışında İstanbul’un yeşil alan sorununun, genel olarak depreme dayanıksız şehir olmasının, deprem toplanma alanlarının olmamasının, hepsinin ana nedeni, emlak değerinin çok yüksek olması. Biz bu bu piyasayla ilgili bir müdahale yapmadığımız sürece bu sorunlar çözülmez. Ben Kanal’ı çok gerçekçi ve yapılabilir bir proje olarak görmüyorum ama Kanal’la hedeflenen yeni yapı alanları açılması ve bunların satılması gibi projeler kolay kolay durmayacak gibi.
İstanbul’un en büyük sıkıntısı Kanal gibi projelerin ötesinde emlak projeleri. Ne belediyelerin ne de özel bireylerin yeşil alan yapacak bir gücü yok. Diyelim ki benim son bir arazim kaldı Bakırköy’de. Ben bunu insanlara faydalı olsun diye yeşil alan yapmak istiyorum, ama bir müteahhit geliyor ve “Ben bu alana iki milyon dolar veriyorum” diyor. Benim de ailem çocuğum var o zaman diyorum ki “Tamam ya ben mi koruyacağım İstanbul’un doğasını yeşilini.” Satıyorum, orası da 13 katlı bir rezidansa dönüşüyor.
Meseleler karışık ancak uzun dönemde bu yeşil alanlara gerçekten ihtiyacımız var bence bunu anlatmamız lazım. Bana sorarsanız bu mesele yalnızca İstanbul’la da çözülmez, belki de Anadolu’da çözülür onu da bilemiyorum.
Kuş popülasyonlarının karşı karşıya kaldığı bir başka tehditin de avcılık olduğu söyleniyor. Sen geçmiş yıllara oranla avcılıkta ne gibi değişimler gözlemliyorsun?
Birçok tür için en büyük tehdit kesinlikle avcılık değil. Asıl tehdit yaşam alanlarının bozulması ve bununla bağlantılı insan faaliyetleri. Ama bazı durumlarda avcılık da özellikle belirli hedef türlerin var olmasına engel olan çok büyük bir engel olabiliyor. Türkiye’de büyük bir kesim “at, avrat, silah” deyişinin etkisiyle avcılığın bir geçmişten gelen kültür olduğunu düşünüyor ama aslında 1950’lerden sonra bireysel tüfeklerin sayısının artmasıyla yükselen bir trend. Yakın zamana kadar köylerde yalnızca ağaların ve belki de muhtarların silahı varmış. Bireysel silahlanma 50’lerden, 60’lardan sonra başlıyor avcılık da buna paralel olarak artıyor.
Zaten avcılığı en çok destekleyen silah lobileridir. Şu anda Türkiye’de de avcılıkla ilgili verilen kararlarda karar merciindeki komitenin çok büyük bir çoğunluğunu bu lobiler oluşturuyor. Bildiğim kadarıyla birçok ülkede de bu iş böyle yürüyor. Avcılık 90’lı yıllarda tepe yaptı ve kaçak av faaliyetleri de dahil olmak üzere hiç vurulmaması gereken kuşlar vuruldu. Zamanla avcıların keyif aldığı elinde silahla tavşan, kuş, domuz, kedi gibi doğada uzun yürüyüşler gerektiren av faaliyetleri ve gezileri yapacak alanlar azaldı. Tüm bu alanlarda büyük projeler, yollar, çitler, yeni açılan tarlalar, barajlar vs yapıldı; bu değişim nedeniyle onlar da tek başlarına doğada kalamaz oldular. Böylece avcılık 2010 ve 2020’lerde azalarak yok olma noktasına geldi ama buna rağmen özellikle Trakya’da, Adana’nın belirli alanlarında hâlâ çok ciddi bir baskı var, birçok kuş da avcılık yüzünden Türkiye’ye gelmiyor.

Büyük baştankara | Kerem Ali Boyla
Avcıların hatırı sayılır bir kısmı aslında doğasever insanlardır, bunlar tövbe edip “Ya ben bu kuşları vurmak istemiyorum, çok da doğru değilmiş” diyerek doğa korumacı oldular. 1975’te kurulan Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin kurucu üyelerinin büyük kısmı bildiğim kadarıyla avcılık kökenlidir.
Yine 2005 yılında kurulan, kuş fotoğrafçılarının çevrimiçi buluşma platformu Trakuş da avcıların kurduğu bir oluşumdur. Bunun yanında genç insanların eline tüfek alıp boş bir arazide dolaşarak “Karşımıza bir iki tavşan kirpi kuş çıkarsa ateş ederiz eve götürürüz” alışkanlıkları kırıldı, öldü. Gençler de video oyunları oynamaya ya da cep telefonuyla Instagram gibi sosyal medya platformlarında zaman geçirmeye başladı. Yani zamanında vereceği zararı verdi ama avcılık artık büyük bir tehlike olmaktan çıktı gibi görünüyor.
Bazı kuşlar gelmiyor ama tabii bir de gelenler var. Türkiye her şeye rağmen kuş çeşitliliği açısından zengin bir ülke. Hangi kuşlar geçiyor bu toprakların üzerinden, hangileri burada zaman geçiriyor?
Bütün anlattıklarıma rağmen Türkiye çok çeşitli, çok zengin doğal alanları olan büyük bir ülke. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde yaşayanlar bunu unutuyorlar ama aslında İstanbul’da şehrin biraz dışına çıktığınızda bile büyük bir hareketlilik görürsünüz. Göçmenler arasında ilk aklımıza gelenler kırlangıçlar, leylekler, bülbüller; ismi de kendileri de yaygın olarak bilinen türlerdir. Her türün kendi göç hikayesi, geçiş mevsimleri var.
Örneğin Doğu ve Güney Afrika’dan gelen leyleklerin geçişi Şubat'ın 28’inden 15 Haziran'a kadar devam ediyor. En yoğun geçiş zamanı Mart'ın son haftaları ve Nisan'ın ilk haftaları. İstanbul ve Hatay gibi yerlerde leyleklerin sürüler, kafileler hâlinde göç ettiklerini görüyoruz. İlkbaharda leylek göçü daha çok Karadeniz kıyısı boyunca devam ettiğinden İstanbul’dakiler leylekleri daha çok sonbaharda görürler.
Diğer türlere bakarsak, ülkedeki türlerin %90’ı göçmen, bir kısmı Afrika’ya kadar göç edip geliyor, bir kısmı sadece kuzey ilkelerinde yaşayıp kışı Türkiye’de geçirmek için geliyor. Bunlar da Nisan sonu, Mayıs başında Türkiye’yi terk etmiş oluyorlar. Rusya ve Kuzey ülkelerindeki üreme alanlarına geri dönüyorlar. Bir de geçit türleri var, yani ne yazın ne kışın Türkiye’de bulunan sadece göç dönemlerinde buranın üzerinden geçen türler. Mesela küçük sinekkapan; diğer sinekkapanlardan farklı olarak kışı Hindistan’da geçiriyor yazın da Polonya gibi doğu Avrupa’nın nemli ormanlarında yuva yapıyor. Türkiye’de görülen göçmen kuşların %90’ından fazlası Hindistan-Polonya arasında yatay bir hat üzerinde göç eden bireyler. Onlar da nisanın 20’si itibarıyla çok yoğun olarak görülmeye başlıyor.

Yılan kartalı | Kerem Ali Boyla
Bir de kısaca göç yollarından bahsedeyim: Güney Afrika’dan Avrupa’nın kuzeyine göç eden türler de Türkiye’den geçiyor, Hindistan-Doğu Avrupa arası göç eden kuşlar da... Yine Güney Afrika’da Namibya’da kışı geçirip sonra Kenya üzerinden gelen bir sulak alan kuşu var, karakanatlı bataklık kırlangıcı. Telli turnalar büyük oranda Kazakistan, Kuzey Kafkasya ve Hazar Denizi bölgesinde yuvalıyorlar. Onlar kışı Sudan’da geçiriyorlar ve göç döneminde Mersin, Adana, Kastamonu arasındaki hat üzerinden göç ederek Türkiye’den teğet geçiyorlar.
Her yönden göç var Türkiye’de. Türkiye’de kışı geçiren bazı ördeklerin üreme döneminde İngiltere’de yuva yaptığını öğrendik. Küresel göç eden türler de var. Mesela Alaska gibi kutup bölgelerinde yaşayan bir martı kışı açık denizde Güney Yarımküre’de geçiriyor. Bir şekilde kaybolmuş, Doğu Akdeniz’de Asi Nehri’nin ağzında bulunmuştu. Böyle hiç beklenmedik türler de değişik yerlerden çıkabiliyor. Son uç bir örnek vereyim: Sibirya’da yuva yapan Avustralya’da kışı geçiren bir kuş, yolunu kaybedip en sonunda İstanbul’da Riva’da görülmüştü. Türün adı benekli kumkuşu. Göç konusunda muazzam hikayeler var yani.
Bu yıl Dünya Göçmen Kuşlar Günü’nün teması “Kuş dostu şehirler ve topluluklar oluşturmak”. Senin “kuş dostu şehir deyince” aklına ilk nereler geliyor?
Londra, Amsterdam ya da Berlin’e bile kuş dostu şehir diyebilirim. Londra’da çok fazla kerkenez var, bir çeşit doğan, parklardaki farelerle besleniyor. Kentte bolca yeşil alan ve park var. İnsanlar köpeklerini gezdiriyor, yürüyüş yapıyor, piknik yapıyor, küçük hobi bahçelerinde sebze yetiştiriyor, kerkenezler de onlarla beraber yaşıyor. Bizde nadir görülen tahtalı güvercin de Londra’da insanların bahçelerine gelip oralarda beslenebiliyor. Amsterdam’da ise o ünlü kanalların her birinde gri balıkçıllar dolaşıyor. Ekmek parçası uzatan insanlara birkaç santimetreye kadar yaklaşmayı beceriyorlar. Berlin’in göbeğinde Tiergarten denen, hayvanat bahçesi anlamında yeşil bir alan var. O en merkezi yeşil alanda, Türkiye’de yuvasını nadiren bulduğumuz iri bir kuş olan çakır kuşu (atmacanın büyüğü vahşi yırtıcı bir kuştur ve güvercinle beslenir) kentin tüm hareketine rağmen barınabiliyor.

Tiergarten
Kuş dostu şehir olmak o kadar da zor değil. Fırsat verildiğinde ormanda yaşayan kuşlar “Burada güzel bir park varmış ben neden burada yuvalamayayım?” deyip, gelip yerleşiyor. Onlara uygun alanlar sağlamak ve onları rahatsız eden ya da ölümüne yol açan bazı tehditleri ortadan kaldırmak gerekiyor. Yeşil alanları, yeşil koridorları oluşturmak çok kolay, örneğin İstanbul’da Haliç ya da İzmir Körfezi. Körfez temiz olduğu, içinde balık olduğu sürece, hele bir de ortasında birkaç tane de kum adası olursa çeşit çeşit kuşlar yuva yapacaktır. “Şehirde gemi var, insan var, otobüsler geçiyor” demez ve yuvalar kuşlar.
Bazı temel şeylere dikkat etmemiz gerekiyor. Örneğin gece ışıklandırılması yapılan parkları kuşlar çok da tercih etmez, geceleri kendilerini yuvalarında güvende hissetmek isterler. Karanlık onlar için düşmanlarına yakalanmayı zorlaştıran bir güvenli alan sağlar. İkinci bir konu park ve yeşil alanları oluştururken yerli bitki türleri kullanmak; sadece insanların hoşuna giden ağaç ve çim değil aynı zamanda çalı, böğürtlen gibi küçük ağaç ve fidelerin kullanılması çok önemli çünkü çoğu yerde beslenen kuş türleri, örneğin serçeler yoğun bir çalı ya da alçak ağaç ararlar çünkü yerde beslenirler ama ara sıra gelen atmaca gibi türlerden saklanmak için kendilerini en yakın çalının içine atmak isterler. Bir de parklarda mümkün olduğu kadar pestisit ve herbisit gibi bitki koruyucu ilaçların kullanılmaması gerekiyor.
Pestisit son dönemde çok gündemde olan biri konu. Yalnızca bizi değil tüm canlıları zehirlediği yaygın olarak konuşulmaya başladı.
Elbette bizim için de çok tehlikeli. Parklarda çocuklar, hamile insanlar sıklıkla dolaşır. Onların da bu kimyasallara maruz kalmaması lazım. Parkta otururken çimin üzerine koyduğunuz elinize bir zehir gelmemesi lazım. Son olarak da rahatsız etmeme kültürünün gelişmesi lazım. Bu biraz zamanla oturan bir şey. Senin de dediğin gibi Türkiye’de çok yaygın bir hayvan sevgisi var. Bu çok eskiden beri böyle.
19. yüzyılın başında Sütlüce’deki kasaplar sokaktaki köpeklerin yanı sıra yabani hayvanları, örneğin çaylakları ve akbabaları da atık etlerle beslermiş. Böyle bir kültürel altyapımız var. Türklerde, Yunanlarda ve Rumlardaki kedi sevgisi de çok eskiye dayanır. Şimdi bu biraz değişti ama hayvanların kendi başlarına bulunma hakkı olduğu unutulmamalı. Bu biraz onları anlamakla ilgili. “Aa şurada bir kuş varmış ben gideyim bunu uçurayım” gibi bir tavır takınmamalıyız. Biz gidip onu ürkütüp uçurduğumuzda bütün hayatını etkiliyoruz, belki yuvasından alıkoyuyoruz, belki yakınlardaki bir karga ürken kuşu görüyor ve yuvasını fark ederek gidip zarar veriyor. Bir de yeşil alanlarda hayvan besleme ile ilgili bazı önlemler alınması gerekiyor. Atatürk Kent Ormanı’nın ekolojik planlamasında İBB ile çalışmıştım. Böyle alanların içine kedi maması bırakılmamalı. Besleme alanları park dışında ya da periferinde bulunmalı, çöp bırakılmamalı.
Yeşil alanların sayısı arttıkça ve onların içindeki yaban hayatının varlığı güçlendikçe, orada bulunan hayvanların ekosisteminin kalitesi arttıkça insanların yaşam kalitesi de artacaktır. Bununla ilgili bilimsel çalışmalar da var. Parklarda yürüyememek, yeşil alanlarda zaman geçirmemek insan hayatını kötü etkileyen şeyler. Yeşil alanlar her şeyin çaresi diye düşünüyorum.
Bu konuya girmişken Mileyha Kuş Cenneti’nde yaşananlara değinmeden geçmeyelim. Toplum bu alanda yapılan tahribata, özellikle 6 Şubat’tan sonra yaşanan moloz döküm haberlerinin Emin Yoğurtçuoğlu’nun yoğun çabalarıyla gündeme gelmesinden sonra tepki göstermeye başladı ama burada onlarca yıldır sürdürülen bir mücadele var değil mi? Neler yaşanıyor Mileyha’da?
Evet Emin @birddetective hesabından çok açık ve ayrıntılı olarak bölgede yaşananları anlatıyor. Mevzu, Asi Nehri’nin ağzında bulunan, tuz üretiminde kullanılan bazı alanlar ile yarı doğal ve doğal sulak alanlar. Bu alanlar Emin’in ve ona eşlik eden yaşam savunucularının onlarca yıldır süren çalışmalarının ardından çok zengin alanlar olarak tescil edildi. Türkiye’de bulunan türlerin çok büyük bir bölümü orada görülebiliyor, hepsi kaydedildi.
Her seferinde biz kuş gözlemcilerini şaşırtan haberleri Mileyha’dan almaya devam ediyoruz. Ama diğer tarafta ben bir meselenin altını çizmek istiyorum. Kamuya ait, belediyeye ait ya da özel bir mülke bağlı olduğu fark etmeksizin Türkiye’de doğal alanlarda kimin, ne zaman, ne gibi yetkileri olduğu konusu çok karışık. Devlet Su İşleri geliyor “Ben burada kanal açacağım” diyor, TEİAŞ geliyor “Ben buradan hat çekiyorum bunun altı temizlenecek” diyor, Orman Müdürlüğü geliyor “Burası ormanlaşma alanı ben buraya fidan dikiyorum” diyor. Bir belediye, ya da depremle ilgili bir yetkili gelip “Biz burayı imara açıyoruz” diyebiliyor.

Mileyha
Türkiye dinamik bir ülke, olaylar çok hızlı gelişiyor ama bu biraz da yıkıcı bir durum. 50 yıl sonra biz bu toprağı nasıl görmek istiyoruz? Bu sorunun cevabı yok. Mileyha’da da bunu yaşıyoruz: Orada bir tapu elde etme durumu var, imarı olmayan birçok arazi satıldı, sonradan imara açılacağı düşünülüyor. Bir sürü özel alan var ama inşaat ruhsatı var mı yok mu o belli değil, bir grup insan burası özel arazi giremezsiniz diyor ama Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğü’nün orayı sulak alan ilan etme planı var. Burada bir karar vermek, bir kanunu işleme koymak gerekiyor.
Özetle, şunu demek istiyorum: Hatay’da Samandağ’da milyonlarca metrekare arazi var. Biz bunların her birinin etrafını çevirmek, villa yapmak zorunda mıyız? Bu bizim sonumuz olur. Diğer taraftan orada bir arazisi olup bu durumdan dolayı kayba uğrayan biri varsa devlet bunu da sübvanse etmeli, kamulaştırmayla onun hakkını vermeli. Biz geçiciyiz doğa kalıcı. Bu alanı yok ettiğimizde kolay kolay geri gelmeyecektir. Umarım politikacılar ve karar alıcılar verdikleri sözleri tutarlar. Ben ihtiyatlı,temkinli ve umutlu bir şekilde bekliyorum.

Son olarak giderek yükselen kuş gözlemi merakına değinelim: Eskiye göre çok fazla insan kuş gözlem gruplarına katılıyor ya da kendi başına dürbününü alıp keşfe çıkıyor. Konuyla ilgili sınırlı bilgisi olan bir kişi kuş gözlemciliğine nasıl başlar, bu uğraş insana neler katar?
Kuş gözlemi tüm dünyada çok yaygınlaşan hatta artık “cool” olmaya başlayan bir uğraşa dönüştü. Temelde kuş gözlemcileri belirli dönemlerde belirli alanlara giderek bazı türleri görmeye çalışır. Bu özel türleri doğada dürbünle görmek ve belgelemek de son derece keyif vericidir çünkü rehber kitaplarda bu kuşların hepsinin nerede yaşadığı nasıl öttüğü hangi mevsimlerde görüldüğü belirtilse de bir kuşu bulmak büyük bir marifettir.
Doğada vakit geçirmek, tek başına kalmak, bu arayış sırasında da günlük hayattaki endişelerin hepsinden kurtulmak ayrı bir zevk. Kulağımızı gözümüzü açıp yalnızca o kuşu arıyoruz, bu bence çok meditatif bir uğraş. O sırada benim aklımdan hiçbir şekilde ne doların durumu ne Türkiye ekonomisi ne çalıştığım sektörün sorunları ne de arkadaşlarım ve ailemle ilgili endişelerim geçiyor. Doğada yürüyerek vakit geçiriyorum, bir mazeret oluyor. Gitmeyeceğim yerlere gidiyorum, en soğuk havalarda asla evden çıkmayacağım saatlerde bir kuşun peşinden yola düşüyorum. Bir de işin sosyal yönü var. Normalde birlikte vakit geçireceğimi hayal edemediğim çok farklı insanlarla kuş gözlemlerinde buluşuyoruz.
Kuş gözlemciliği bir kuşu tanımakla yani hangi türe ait olduğunu söyleyebilmekle başlıyor. Bu da bizim doğayla kurabildiğimiz ilginç bir bağlantı çünkü doğadaki her türün kendi hikayesi var. Farklı göç dönemleri, beslenme ve yaşam alışkanlıkları, eşsiz görevleri var doğada. Sıcak ve taze yemeğe ihtiyaç duyan bizlerin aksine en soğuk günde de en kurak dönemde de tek başlarına beslenmeyi ve hayatta kalmayı beceriyorlar. Göç zamanı Afrika’ya gidiyor, döndüklerinde de mesela Kütahya’nın aynı kasabasındaki aynı ağaçta aynı besini bulmayı başarıyorlar. Hayran kalınası, muazzam hikayeleri var. Aynı gezegeni paylaştığımız başka türleri tanımak ve nasıl yaşadıkları hakkında bilgi sahibi olmak bence çok keyifli. Bir yandan da çok sağlıklı. İçerisinde bolca yürüyüş, doğaya çıkma var. Ağır büyük pahalı teçhizatlar gerekmiyor. Bir dürbün, not defteri, bir kitap, kulak ve göz yeterli.
Dürbün dediğimiz alet herhalde günümüzde batarya, şarj ihtiyacı olmadan, bilgisayara, internete bağlanmadan kullanabileceğimiz nadir aletlerden, biraz retro bir cihaz. Ama teknoloji ve imkanlar da gelişti. Artık kuş kitabı ve not defterinin yerine cep telefonu uygulamalarını kullanabiliyoruz. Gözleme başladığımızda uygulamada bir kayıt açıyoruz, hangi alanda kaç kişi bulunduğumuzu ve hangi türleri gördüğümüzü yazıyoruz. Uygulama akıllı olduğu için bize o bölgede o mevsimde en çok görülen türlerin bir listesini sunuyor. Biz de gözlemlerimiz girerek veri sağlamış oluyoruz. Bazen kuş gözlemcileri hangi kaydın önemli hangisinin önemsiz olduğunu bilmez ama çok nadir bir tür keşfetmiş olabilir. Örneğin İstanbul’daki bir parkta bir kişi çok nadir görülen bir türü, yeşil arıkuşunu keşfedebilir, bu sayede de başka binlerce insan o bölgeye giderek o kuşun fotoğrafını çekebilir.
Kuş gözlemcisinin dijital başlangıç kiti
- eKuşbank: Cornell Üniversitesi’nin küresel büyük bir projesinin e-bird’ün bir parçası, kuş türleri ile bilgiler açısından çok kapsamlı bir sitedir.
- Trakuş: Türkiye’deki kuş fotoğrafçılarının en kapsamlı buluşma alanıdır. Çok da sosyal bir platformdur herkes nasıl fotoğraf çekileceğini, hangi türlerin nerede görülebileceğini kaydeder. Trakuş’un aynı zamanda İş Bankası Yayınları’ndan çıkan çok güzel bir kitabı da bulunur.
- Merlin: Kuş seslerini birbirinden ayırmak için kullanabileceğimiz, kuşların Shazam’ı. Yeni başlayanlar için çok kullanışlı bir uygulamadır, yüklediğiniz kuş sesinin hangi türe ait olduğunu söyler.
- Whatsapp grupları: İstanbul kuşları, Ankara kuşları, Ege kuşları, Güney kuşları gibi onlarca grup var. Katıldığınız platformlarda benim gibi başka kimler var diye bakınırken bu gruplara rastlayabilirsiniz.
- Şehir Kuşçuları: Bir de radyo programımız var. Şehir Kuşçuları isimli. Yaz Güvendi ile NTV Radyo’da hazırlıyoruz. Podcast platformlarında da bulunuyor. Burada şehirden bile kuş gözlemi yapılabileceğini vurguluyoruz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Deniz Aytekin
Aposto'da kültür sanat ve çevre editörü

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?

Birçok Avrupa kentinde sıcaklık rekorları peş peşe kırılırken kıtada sıcağa bağlı ölüm sayıları dünyanın diğer bölgelerine kıyasla orantısız derecede yüksek seyrediyor. Peki neden?




