Kolonyalarınızı tazelediniz mi?

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Bu hafta, cumartesi ve pazar günleri hangi saatlerde dışarı çıkabileceğimizle ilgili kafa karışıklarımıza işaret eden sosyal medya paylaşımlarıyla geçti. Bu haber, bir yandan da birçok ülkede devam eden ikinci karantina döneminin bize geldiğini de gösteriyor. Şakası bir yana bir düşünce sardı tabii: “Tekrar kolonya stoklamaya başlayacak mıyız yani?” Bu reddedişler bulutunun ardından uzun zaman sonra ilk defa karantinada karşıma çıkan PeReJa kolonyaları aklıma geldi. Tarihte mimari açıdan değişik noktalara dokunan bu binayla ilgili birkaç not paylaşmak istiyorum. Keyfini çıkarmanız ve tam da bu esnada limonlu kolonya kokularının size eşlik etmesi dileğiyle.

Kolonya: Parfüm endüstrisiyle beraber gelişen kolonyanın “daha hafif parfüm” anlamına geldiği söyleniyor. Dünyanın parfüm tarihine bakarsak ritüellerde kullanılan kokulu yağların da tarihin bu maddesindeki sayfalarında yerini bulduğunu ilave ederek insanlık tarihi kadar eski olduğu için kolonyanın güzel kokma sevdasının bir sonucu olarak hızlıca benimsendiği yazılıyor. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında ise kimya endüstrisinin gelişmesiyle kolonya, günlük kullanımda tercih edilen bir ürün hâline geliyor. Bu topraklardaki kolonya kullanımın ise Sultan II. Abdülhamid döneminde ithal malların gümrük vergilerinin düşürülmesiyle artan ithal ürünlerin sonucunda ortaya çıktığı not ediliyor. Bu dönemdeki ilk yerli ıtriyatçı olarak anılan Ahmet Faruki’nin hikâyesi Avrupa’dan gelen kolonya türevi ürünleri kendi üretmesiyle önem kazanıyor. Bu emeklerinin sonucunda Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk parfümör oluyor ve ürünleri halkın diline düşüyor: örneğin, odikolon (Eau de Cologne).
Pe-Re-Ja: Ahmet Faruki’nin 20. yüzyılın başlarından itibaren ihracat yapmaya başlayan markası, hayatını kaybetmesinin ardından sessizce piyasadan siliniyor. Fakat işaret ettiği bu alanda birçok marka doğuyor. Bunlardan biri de ismi Musevi inancıyla beraber yer bulan iş insanı Pepo Yasef’in Pe-Re-Ja’sı.

Ailesindeki bireylerin isimlerinin ilk hecelerini alan markanın lokasyonu Bomonti. Fakat şehrin ve dönemin sanayileşme ve planlarının sonucunda Bomonti’deki fabrika Bahçelievler’de Londra Asfaltı olarak bilinen yolun üstüne taşınıyor. 1966’da temelleri atılırken su yerine kolonya dökülen inşaatın mimarı Seyfi Arkan.
Önemi: Fabrikanın mimarı olan Seyfi Arkan, Florya Deniz Köşkü, Genel Sekreterlik, Yaverlik ve Başbakanlık Köşkleri’ni yapması sebebiyle Atatürk’ün mimarı olarak anılıyor. Yurt dışındaki eğitiminden sonra yurda döndüğünde konut ve iş hanı projeleri yapan Arkan’ın ilk fabrika çalışması olan ve hayatını kaybetmesinden bir yıl önce temelleri atılan fabrika, desantralizasyonun sonucunda yeni yerine kavuşurken açık ofis sisteminin ilk örneklerinden biri oluyor. Fordist üretimin, dönem sonrası özelliklerini gösteren yapının içinin dağ villası gibi olduğu ve 10 kanallı büyük bir ekrandan üretimdeki her yerin takip edilebildiği Cumhuriyet Gazetesi gibi büyük yayınlarda haber oluyor. Camlarla ayrılan bölmeler, sınırları kaldırmayı amaçlarken sermaye-emek üretiminin farklı bir okumasını yapmanın mümkün olduğu yapı, sunduğu mekânsal imkânlarla işçilikten girişimci satın almaya geçen idrakın -işveren-işçi sisteminin- ilk sinyallerinin yapısal bir sonucu. Modern mimarinin 1967’deki nefis örneklerinden biri olarak hâlâ eski yerinde duruyor.
Kaynak
Üngür, Erdem. (2019). “Pe-Re-Ja Kolonya Fabrikası”. Betonart Dergisi
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Pe-Re-Ja Kolonya Fabrikası'nın hikâyesi, Kamondo ve Lenas aileleri, İstanbul'da kahvaltı.
22 Kas 2020

YAZARLAR

Ege Dikencik
1990'da Bursa'da doğdum. Bursa Erkek Lisesi ve İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden mezun oldum. Beş sene süren profesyonel spor hayatım ve birkaç sene zorlanarak gittiğim şan dersleri hayatıma nasıl şekil vermem gerektiğiyle ilgili çok şey öğretti. İstanbul'a geldiğimden beri birçok farklı işi ucundan deneyimledim ve harika insanlarla tanıştım. Şimdilik öğretim hayatıma yüksek lisansa kadar ara verdim; 'eğitim' hayatım ise tam hızıyla devam ediyor.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?




