Megalopolis: 40 yıllık bir kabus

“Francis Ford Coppola’nın 40 yıllık rüyası” Megalopolis, tüm epik ihtişamına rağmen büyük bir hayal kırıklığı olarak nitelendirilebilir.
Megalopolis: 40 yıllık bir kabus

27 Eylül - Odeabank - Duende
Odeabank ile birlikte

Yatırımlarınıza yön vermek için Odea Radyo’ya kulak verin

Türkiye’nin 24 saat müzik yayını yapan ilk ve tek banka radyosu Odea Radyo , yatırımlarınızı doğru değerlendirmeniz için rehber niteliğinde programları ve sesli yatırım makalelerini, yerli-yabancı müzik seçkileriyle buluşturuyor. Odea…

Daha fazlasını öğren →

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Film: Megalopolis

Yönetmen: Francis Ford Coppola

Süre: 138 dakika 

Yapım yılı: 2024

“Francis Ford Coppola’nın 40 yıllık rüyası” Megalopolis, prömiyerini bu seneki Cannes Film Festivali’nde yapmıştı. Sinema tarihinin en popüler yönetmenlerinden Coppola’nın merakla beklenen ve ertelendikçe daha da efsaneleşen yeni filmi, tüm epik ihtişamına rağmen büyük bir hayal kırıklığı olarak nitelendirilebilir. 

Paralel evrendeki bir New York’u kendine mesken tutan film, Roma’nın düşüşü ile ABD’nin geleceği arasında paralellik kuran epik bir bilimkurgu. Filmi ilk olarak 1977 yılında planlamaya başlayan Coppola, yaşadığı finansal sıkıntılar ve gişedeki başarısızlıkları nedeniyle seneler boyunca yapımcı bulamamış ve film ertelendikçe ertelenmiş. 2001’de yeniden canlanan proje, 11 Eylül saldırıları sonrasında yeniden rafa kalkmış. 2019’da bir kez daha gündeme gelen ve pandemi nedeniyle ertelenen film, son olarak 2022 yılında çekilmeye başlamış ve rüya proje nihayet gerçek olmuş. 

İlk tohumları 1977 yılında atılan hikayenin günümüz politik ve kültürel atmosferinde güncelliğini çoktan yitirmiş olmasından mı, yoksa Coppola kendi “büyük yönetmen” kimliğinden sıyrılmayı başaramadığından mıdır bilinmez; film ilerledikçe kendi epikliği altında ezilen, hatta yer yer kendi parodisine dönüşen bir gösteriye dönüşüyor.  

Adam Driver, Megalopolis | Kaynak: Bir Film

Filmin esas kahramanı, Adam Driver’ın canlandırdığı Cesar Catilina, Yeni Roma isimli şehri bir ütopyaya dönüştürmeyi kafasına koymuş bir mimar. Kendi bulduğu Megalon isimli bir madde sayesinde zaman-mekanı kontrol edebilen idealist mimar Catilina, şehirdeki diğer siyasi aktörlerle daimi bir ideolojik ve fikirsel çatışma içinde. 

Bu aktörlerin başında ise onu her şeyi yerle bir edecek bir tür “çılgın bilim adamı” olarak gören Belediye Başkanı Franklyn Cicero geliyor. Cesar ile Cicero’nun kızı Julia arasında bir aşkın filizlenmesiyle sarsılan siyasi ilişkiler ağı, olaya Cesar’ın kötücül kuzeni Clodio ile intikam peşindeki eski sevgilisi Wow Platinum’un da dahil olmasıyla daha da karmaşık bir hâle geliyor. 

Filmdeki tüm bu ilişkiler ağının ve iktidar mücadelesinin olabildiğince epik, hatta grotesk bir üslupla aktarıldığını söylemek mümkün. Geçmişin ve geleceğin sayısız sembolünü, farklı dönemlere ait mimari yapıları ve yüksek kültürle popüler kültürü eklektik bir şekilde harmanlayan Coppola, böylece yeni bir sinematik mitoloji yaratmanın peşinde gibi gözüküyor. 

Bir mit yaratma aracı olarak Hollywood sinemasının olanaklarını sonuna kadar kullanan Coppola, sadece ABD’ye değil, dünyayaya da yeni kahramanlar kazandırmanın peşinde gibi gözüküyor. Hatta geçmişteki eserleriyle karşılaştırdığımızda bu filmin en “umutlu” ve hayalperest filmi olduğunu söylemek mümkün. Ancak filmin ortaya koyduğu ve güzellediği kahraman figürü, yani Cesar, oldukça eski moda, derinliksiz ve kendinden menkul bir “klasik kahraman”.

Elbette Cesar’ın klasik oluşu, filmin tam da klasiği yeniden canlandırmaya kalkışan üslubuyla birarada düşünüldüğünde anlam kazanabilir. Ancak hem filmin hem de Cesar’ın ABD’yi, hatta dünyayı kurtaracak olan “ütopya” vaadi, siyasi ve felsefi derinlikten son derece yoksun, çocuksu ve demode bir niteliğe sahip. Film boyunca Cesar’ın kendi kendine ya da etrafındakilere sunduğu, ideal bir yaşam alanı, yaşam ve yönetim biçimi yaratmaya dair fikirlerini dinliyoruz. Kimi zaman eski düşünürlerden alıntılar, kimi zaman ise Şekspiryen görünümlü beylik laflardan oluşan bu replikler, eski ütopya yazınından çok iz taşısa da modern siyasi teorilerden, mimari ve şehir planlama üzerine olan külliyattan ve günümüz yüksek kapitalizminin kendine özgü politik ve ekonomik yapılanmasına getirilen eleştirilerden asla beslenemiyor. Film, geçmişe dair nostaljik bir imge içerisinde sıkışıp kalmış ve günümüze dair yalnızca muhafazakar ve tembel bir eleştiri sunabilen bir anlatı kuruyor böylece. 

Aubrey Plaza, Megalopolis | Kaynak: Bir Film

Moda ve pop müzik gibi çeşitli popüler kültür alanlarının (genellikle de kadınlar üzerinden) oldukça basite indirgenerek bir tür yozlaşma olarak sunulduğu film, kendini herkesten üstün gören dahi erkek kahramanını çapsızca yüceltiyor. Her şeyin cevabını bilen Cesar’ın tek “zayıf tarafı” ise, çok kısa bir sahneyle geçiştirilen madde bağımlılığı, ki bu kötü alışkanlık bile onda sanatsal bir ilham olarak zuhur ediyor. Hatta filmdeki bilimkurgu boyutunun, yani Cesar’ın zamanı ve mekanı kontrol edebilme yetisinin, tam da günümüze dair derinlikli bir politik analiz sunma çabasından kaçmak ve kolay yoldan ütopik ve nostaljik bir kurtuluş anlatısına ulaşmak için kullanıldığını söyleyebiliriz. 

Filmin farklı siyasi ve ekonomik aktörleri temsil eden diğer karakterleri ise sadece Cesar’ı daha da yüceltmek için anlatıya dahil edilmiş figürler gibi. Cinselliğini kullanarak iktidar elde etmeye çalışan femme fatale Wow, hem sinemasal hem de toplumsal cinsiyet bağlamında oldukça demode bir karakter. Cinselliğin büyük yer kapladığı günümüz medyasını temsil eden, Cesar’a olan takıntısına yalnızca yüzeysel bir şekilde hakim olabildiğimiz, paradan, şöhretten ve iktidardan başka bir derdi olmayan “kötü kadın” Wow’un karşısına ise Julia var. Cesar’ı iyileştirip ona annelik eden, bir yandan ise ona ilham kaynağı olan Julia, Cesar’ın erkekliğini ehlileştirmek ya da eleştirmek bir yana, onu daha da geleneksel ve “makul bir hale” getiriyor. Filme cinselliğini özgürce yaşayan, aykırı ve kural tanımaz bir genç kadın olarak başlayan Julia, Cesar’a yaklaşarak kendisini yozlaşmış ve hedonist arkadaşlarından kurtarıyor ve nihayetinde evlenip çocuk yaparak oldukça geleneksel bir kadın temsilinin içine hapsoluyor. 

Bir diğer karakter ise kötü kuzen Clodio. Siyasi ortamdaki karmaşadan yararlanarak “sokaklara” inen ve alt sınıfın öfkesini popülist bir diskurla örgütlemeye çalışan Clodio, belli ki bir tür Trump alegorisi olarak tasarlanmış. Ancak buradaki popülizm aksı da tıpkı filmin geri kalanında olduğu gibi bir karikatürden ibaret. Shia Lebouf’un oldukça grotesk bir üslupla canlandırdığı Clodio, bir yandan ise klasik bir Brütüs figürü. Cesar’a ihanet ederek onu sırtından bıçaklayan Clodio, yalnızca kişisel hırslarına yenik düşen kıskanç ve iktidarsız bir erkek figürü olarak resmediliyor. Bu iktidarsızlığın ya da zayıflığın, Clodio’nun Wow’la yaşadığı, efendi-köle dinamiğine sahip cinsellik üzerinden verilmesi ise neredeyse komik olarak görülebilecek, yüzeysel bir temsil. 

Shia LaBeouf, Megalopolis | Kaynak: Bir Film

Öte yandan şeytanın avukatlığını yapacak olursak, tüm bu karakterlerin çeşitli sinemasal ve kültürel arketiplere denk geldiğini, filmin zaten bu klasik yapıyı kasıtlı olarak taklit ettiğini söyleyerek işin içinden sıyrılmak mümkün. Fakat günümüzün kaotik görsel dünyasını, hızlı bir kurgu yardımıyla yakalamaya çalışan film, tüm biçimsel karmaşasına ve eklektik estetiğine rağmen, aynı güncellemeyi anlatısına fikirsel ve felsefi olarak getiremiyor. Dolayısıyla karakterler de bu yüzeysellikten nasibini alıyor. Cesar da, Julia da, Wow da üzerine kurulu oldukları arketiplerin tıpatıp aynısı - hiçbiri, hiçbir şekilde eleştirel bir mesafe ya da bir tür parodi işlevi taşımıyor. Coppola, biçimsel ve görsel olarak kalkıştığı neo-klasik yorum/güncellemeyi karakterlerine getiremiyor ve ortada oldukça pahalı fakat içi bomboş bir eser (ya da bir “oyuncak”) çıkıyor. 40 yıllık rüya, gerçek anlamıyla “rüyaların” (ya da kabusların) barındırdığı tüm fikirsel ve duygusal derinlik ve potansiyelden yoksun, yalnızca kendine aşık ve hayran bir yönetmenin nostaljik bir sayıklamasına dönüşüyor. 

Nerede izleyebilirsin? Megalopolis, bugün gösterime giriyor.

Alternatif işler:

  • Metropolis (1927, Fritz Lang)
  • Southland Tales (2006, Richard Kelly)
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

DuendeDuende
∙

BÜLTEN SAYISI

🦸 Tarsem söyleşisi, Coppola’nın hayali

The Fall’un yönetmeni Tarsem Singh ile söyleşi, Aslı Ildır'dan Megalopolis eleştirisi.

27 Eyl 2024

Odeabank ile birlikte
Megalopolis | Kaynak: Bir Film

YAZARLAR

Aslı Ildır

Sinema yazarı, film eleştirmeni ve akademisyen. Altyazı Sinema Dergisi'nin yardımcı editörlerinden biri olan Ildır, film çalışmaları ve yeni medya alanlarında akademik çalışmalar yürütmektedir.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapide bu hafta: Yaşlanmaktan korkanlar için kitap reçetesi

Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Aslı Perker

·

23 Eki 2026

Bibliyoterapide bu hafta: Yaşlanmaktan korkanlar için kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Sevginin kusurlu mirası: Çağdaş sinemada baba-kız ilişkisine üç farklı bakış

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Mehmet Sindel

·

23 Eki 2026

Sevginin kusurlu mirası: Çağdaş sinemada baba-kız ilişkisine üç farklı bakış
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Primetime: Reyting uğruna her şey gösteriye dönüşebilir mi?

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Emre Eminoğlu

·

23 Eki 2026

Primetime: Reyting uğruna her şey gösteriye dönüşebilir mi?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Riace Bronzları'ndan Türkiye’ye bir müze ekosistemi: Bir müze nerede biter?

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Özge Şimşek

·

22 Eki 2026

Riace Bronzları'ndan Türkiye’ye bir müze ekosistemi: Bir müze nerede biter?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Yas üzerine düşünceler: Ayakkabılarını aldılar, mesajları kaldı yadigar

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.

Yasemin Kaya

·

22 Eki 2026

Yas üzerine düşünceler: Ayakkabılarını aldılar, mesajları kaldı yadigar