Melez ve Mutant: Mavi beyaz çinilerde kültürel dönüşümler

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Yazı: Özgür Ceren Can
Çocukluklarını Kütahya'da birlikte geçiren Ertuğrul Güngör ve Faruk Ertekin’in, Anna Laudel İstanbul'daki sergisi Untraditional (Geleneksel Olmayan) 1 Mart’ta açıldı. Genç sanatçıların, geleneksel çini sanatının repertuvarında yer alan estetik stoğu ve pratik beceriyi, çağdaş sanat formlarına ustaca aktarmış olduklarına şahit olduk. Elbette kültürel miras daha önce pek çok kez çağdaş sanatın konusu ya da malzemesi olmuştur. Ne var ki, yeniden yorumlanmasının bu denli ikna edici ve avangart olabilmesi nadir görülen bir şey. Bu sebeple Untraditional sergisini yazarak çözümlemek ve sizi de akıl yürütmelerime ortak etmek istedim.
Kütahya deyince akla gelen ilk şey çinicilik. Ama tam olarak nedir, pek az biliniyor. Biraz teknik bilginin anlamlı olacağını düşünüyorum çünkü uygulanmasının naif bir sanatçı atölyesi pratiğinden bambaşka bir örgütlenme işi olduğunun altını çizmek gerekiyor. Çini yapmak için beyaz kile kaolin, feldspat ve sır gibi maddeler katılarak beyaza yakın renklerde pişen, yapay bir kil elde ediliyor. Bu kilden biçimlendirilen formlar, ilk pişirimden sonra beyaz astar ile astarlanıyor. Astar boyalı zemin üzerine desenler çizilip boyandıktan sonra, form sırçayla (şeffaf çini sırı) sırlanıyor ve ikinci kez 900 ila 1.200°C arasında pişirim yapılıyor. Çekici canlı renkler ve camsı yüzey, ürün ateşle tepkimeye girdiğinde oluşuyor. Bu ardışık mesainin sanatçılara estetik kurguya dair stratejik öngörü becerisi kazandırdığı açık.
Çinicilik kültürel coğrafyamızda Anadolu Selçuklu Devleti, Beylikler Dönemi ve Osmanlı İmparatorluğu boyunca varlığını sürdürmüştür. Camiler, medreseler, hamamlar ve meydan çeşmeleri gibi kamusal yapılarda, mimari yüzeylerde geniş yer kaplamıştır. Böylelikle kolektif estetik dağarcığımızın güçlü bir öğesi haline gelmiştir. Osmanlı çinisinin altın çağında çini üretiminin merkezi İznik’tir ama Kütahya’da da çini üretilmiştir. 17. yüzyıldan sonra, bu durum değişmiş ve Kütahya merkez olmuştur. Cumhuriyet Dönemi’nde Batı modernizmiyle bütünleşme meselesi öncelikli olduğundan, toplumun geleneksel sanatla değil modern sanatla ilişki kurması istenmiştir. Bu anlayış kamusal mimaride çini geleneğinden uzaklaşmayı beraberinde getirmiştir. 2000’li yıllara gelindiğindeyse, Yeni Osmanlıcılık fikirleriyle haşır neşir kültürel söylemler yükselince, çini sanatı yeniden önem kazandı. Çiniler kamusal alanlarda; özellikle metropollerdeki metro istasyonlarında, hava alanlarında ve kamu binalarında büyük duvar panoları olarak tekrar yer almaya başladı.
Çinicilik mirasının çağdaş seramik sanatında 1950’li yıllardan itibaren alıntı ve yorumlama biçimde etkili olduğu biliniyor. Seramik sanatının öncü ismi Füreya Koral, bu etkiyi miras aktarımına dair derin bir farkındalıkla pek çok kez dile getirmiştir. Cevat Şakir ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazarlar sanat yazılarında bu etkilerden bahsetmiştir. Ancak o kuşağın gelenekle ilişkisi platonik; sanat anlayışları ise soyuttur. Gelenekle daha güçlü bir bağlantı halinde olan günümüz sanatçılarına örnek Elif Uras olabilir. New York’ta yaşayan sanatçı, eserlerinde figüratif olmayan geleneksel bezeme anlayışını, Batılı sanat formlarıyla bir araya getirir; renkçi ve dramatik anlatılardan oluşan özgün tercümeleri, bugün küresel ölçekte değer görür.

Anna Laudel İstanbul'daki Untraditional sergisine geri dönelim. Ertuğrul Güngör ve Faruk Ertekin’in sergideki renk paletine hakim olan renklerin mavi ve beyaz olduğu görülüyor. Mavi-beyaz porselenler, İpek ve Baharat Yolu’nun en gözde ticaret eşyası olarak Çin’den tüm dünyaya yayılmış ve estetik dolaşımı/etkileşimi yüzyıllar boyunca sürmüş gözde kültürel üretimler. Batı, kendi mavi beyazlarını üretebilmek için yüzlerce yıl çalışmıştır. Mavi-beyaz seramikler ve porselenler Hollanda’da Delft, Almanya’da Meissen, Viktorya Dönemi İngiltere’si, İtalya ve Fransa’da yıllar içerisinde ivme kazanarak üretilmişlerdir. Avrupa’da üretilmiş örneklerdeki manzara tasvirleri karmaşık hikayeler, mesajlar ve anlamlar taşırlar. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra, İngiltere’den Amerika’ya ihraç edilen manzara desenli mavi-beyaz tabaklarda yer alan Kuzey Amerika manzaralarında, politik hassasiyetlerin izlerine bile rastlanır. Mavi-beyaz porselenlerin, Osmanlı çini sanatını da derinden etkilediği bilinmektedir. 15. yüzyıla gelindiğinde mimaride kullanılan ve belirli sayıda karonun birleşmesiyle ortaya çıkan kompozisyonlar tablo niteliğine dönüşmeye başlamıştır.
Ertuğrul Güngör ve Faruk Ertekin’in eserlerinin özgün yanı mavi-beyaz estetiğini kullanmak değil. Takip edebildiğim kadarıyla, neredeyse son on beş yıldır pek çok çağdaş sanatçı mavi-beyaz seramikleri; kültürel etkileşimleri, hafıza tartışmalarını, melezleşen ve mutantlaşan kültürel deneyimleri tartışmak için kullanıyor. İkinci el, yadigar ve antika mavi-beyaz hazır nesneler sanatsal malzeme olarak kullanılabiliyor. Dünyaca ünlü sanatçı Ai Weiwei, 2017 yılında Sakıp Sabancı Müzesi’nde gerçekleştirdiği Porselene Dair adlı sergisinde ürettiği/ürettirdiği Odysseia (Odyssey) adlı mavi-beyaz porselen tabak serisinde; savaş sonrası harabeye dönen kentleri, düzensiz göçü, sığınmacı kamplarını, şiddeti, çatışmaları ve kayıpları betimlemişti. O halde sergide hâkim renklerin mavi-beyaz olmasının, kültürel coğrafyanın barındırdığı miras değerlerinden doğan Untraditional anlatısını, küresel çağdaş sanat kanonuyla diyaloğa soktuğunu söyleyebiliriz. Diğer taraftan, sanatçılar bu renk döngüsünden, Osmanlı çinisinin uygulaması maharet isteyen meşhur rengi mercan kırmızısını ve İznik seramiği etkisinde üretilmiş alla Turchesca (Türk Tarzı) İtalyan mayolikalarının sarısını yer yer kullanarak çıkıyorlar.

Osmanlı çinisinin tasarım anlayışını çözümlemek, Untraditional’ın desen ulamalarını kavrayabilmek açısından önemli. Osmanlı çini sanatında üç hâkim üslup var: rumi, hatayi ve Kara Memi. Rumi üslubu stilize palmiye yapraklarının bir eksenin iki tarafında simetrik olarak dizilmesinden oluşur. Palmet dizilimi denen bu tasarım metodu, Untraditional eserlerinin kompozisyonlarında kullanılmış ve aynalama etkisiyle yüzey derinliği yakalanmış. Bir diğer üslup olan hatayi, Çin sanatında da görülen şakayık gülü, sivri uçlu yapraklar, Çin bulutları, peleng deseni ve üç dairenin oluşturduğu çintemaniler gibi motifleri kullanır. Bu motiflerin de aktarım ya da yorumlama yoluyla Untraditional eserlerinde kullanıldığı görülüyor. Saray nakkaşlarından Kara Memi’nin lale, sümbül, karanfil gibi çiçekleri kullandığı ve kendi adıyla anılan üslubu ise Untraditional’ın görsel repertuvarında oldukça baskın. Kompozisyonlarda yer alan yusufçuk kuşu, balık ya da insan bedeninden uzuvlar gibi parçaları da Başnakkaş Şahkulu’nun vahşi hayvanların, kuşların, Anka kuşu ve ejderha gibi mitolojik yaratıkların desenlerini kullanan saz üslubu ile ilişkilendirmek mümkün. Açıkçası geleneğin dilinden haberdar olan biri, sergide geleneksel üslupların ustalıkla hizadan çıkarılmış hallerini rahatlıkla bulabilir. Benim için bu deneyimin bir tür hazine avına dönüştüğünü söyleyebilirim.
Osmanlı mimarisinde anıtsallaşan çini yüzeylerin tasarım mantığının da kompozisyonlarda devreye girdiği görülüyor: Simetri ve ritim ile hizaya sokulmuş karmaşık estetik örüntü, geometrik bir iskeletin üzerine giydiriliyor. Bu nedenle anlatı görsel olarak okunabilir ve çabuk algılanabilir nitelikte. Serideki şematik anlatı yalınlığı Kütahya’nın mahir olduğu bir iş. Özellikle 18. yüzyılda itibaren Kütahya çinilerinde saray sanatının görkeminden uzak, halk sanatının şematik üslûbuna göre oluşturulmuş çiçek buketleri ve rozetlerin ortaya çıktığını ve 20. yüzyılın başlarında İznik desenlerine bir dönüş olsa da kompozisyonlarda şematik yalınlığın korunduğunu biliyoruz. Untraditional hem hiçbir muğlaklığa izin vermeyen bir dışa dönüklük hem de iç gösteren şeffaf bir yalınlıkla kurgulanmış. Geleneksel olmayanın, geleneksel yöntemlerle örgütlenmesi serginin en özgün tarafı.
Untraditional sergisi, pek çok çağdaşı gibi bireysellik, toplumsallık, çıplaklık, cinsiyet, hafıza, mit, miras ve popüler kültür kavramlarını ele alıyor. Kültürün melez ve mutant yönlerinin özgünlük ve yaratıcılık potansiyellerini tartışıyor. Geleceğe odaklanmak için geleneğin yıkılmasına ısrarla odaklanan modern kopuşun karşısına, köklerini söküp söküp kendi ihtimallerine saplayan bir metamorfoz becerisi öneriyor. Bu pratiğin karşısında heyecan duyuyor ve sergiyi 28 Nisan’a kadar gezmenizi tavsiye ediyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR

