Mine Yıldırım: 'Katliam yasası' hayvanları adeta uçurumdan attı

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Mine Yıldırım, yıllardır İstanbul’da sokak köpekleriyle insanlar arasındaki ilişkilerin tarihsel, mekansal ve politik boyutları üzerine çalışan, araştırmalarını eleştirel hayvan çalışmaları ve kent araştırmaları kesişiminde yürüten bir akademisyen.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Cumhuriyet’in erken yıllarına uzanan, sokak köpeklerinin ve kentlerdeki insan-hayvan ilişkilerinin, hayvanların içinde yer aldığı toplumsal dokuyu, hak ve adalet anlayışını değiştiren, “köpeksizleştirme” adını verdiği siyasi kümelenmenin arşivsel izlerini sürüyor ve günümüz kentlerinde belediyelerin hayvanlara yönelik şiddet pratikleri, birer tecrit mekanı olarak barınakların inşası ve işleyişi, bunlara karşı ve bunların içinden şekillenen hayvan etiği, hayvan tıbbı ve veteriner hekimlik anlayışları, afet ve krizlerde hayvanları korumaya yönelik geliştiren ihtimam, bakım ve koruma pratiklerinin seyri, hayvan hakları fikriyatının ve siyasetinin dönüşümü üzerine araştırmalar yürütüyor.
Aynı zamanda Dört Ayaklı Şehir: Kent, Doğa, Hayvan Çalışmaları Derneği’nde akademik araştırmalar ve program direktörü olarak görev yapan Yıldırım’la Türkiye’deki sokak köpeklerinin durumunu ve “toplatma” kararlarının nelere yol açtığını, açabileceğini konuştuk.
İstanbul Valiliği 21 Ağustos’ta “başta okul çevreleri olmak üzere, vatandaşlarımızın yoğun olarak bulunduğu tüm alanlarda” köpeklerin toplatılması kararı aldı. O günden bugüne İstanbul’da toplama faaliyetleri hız kazandı mı? Sizin bu konuda nasıl gözlemleriniz oldu?
Evet, Ağustos 2025 ayının son bir haftasını İstanbul’un hemen her ilçesinden gelen sokak köpeklerini toplama haberleriyle geçirdik. İhbarlar arttı ve özellikle belediye başkanları cezaevinde tutulan ilçelerde yoğunluk olduğunu görüyoruz. 21 Ağustos’ta İstanbul Valiliği’nin aldığı karar, sahada denetimsiz toplama operasyonlarının hızlanmasına yol açtı.
Bu süreci 2024’te yapılan Hayvanları Koruma Kanunu değişikliğinden ayrı düşünemeyiz. Kamuoyunda “katliam yasası” olarak bilinen düzenleme, belediyelere “saldırgan, tehlike arz eden veya yerleştirilemeyen” olarak kategorize ettiği hayvanları süresiz olarak barınağa kapatma ve öldürme yetkisi verdi. Ancak “tehlike” ve “saldırganlık” “ehlileştirilemeyen” gibi ifadeler bilimsel standartlardan yoksun, muğlak ve suistimale açık bırakıldı.
Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin (HAKİM) 2025 yılı raporuna göre Türkiye genelinde barınakların toplam kapasitesi 89.451 hayvan ile sınırlı. Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göreyse ülkede yaklaşık dört milyon köpek bulunuyor. Bu devasa kapasite farkı, “toplayın” talimatının sahada kitlesel ölüm anlamına geldiğini açıkça gösteriyor. Sahada takip ettiğimiz vakalarda, kısırlaştırılmış, sağlıklı ve mahalleliyle barış ve güven içinde yaşayan köpeklerin de toplatıldığını görüyoruz. Hiçbir protokol geçerli değil ve hayvanlara müdahalede tüm uygulamalar kayıt dışı yürütülüyor. Dahası, hayvanların nereye götürüldüğü kamuoyuna açıklanmıyor; şeffaf raporlama yükümlülükleri yerine getirilmiyor. Bu durum hem hayvan refahını hem de toplumsal güveni ağır biçimde zedeliyor.
Bu kararın bundan sonra ne gibi sonuçları olabileceğini düşünüyorsunuz?
Bu kararın sonuçlarını yaşıyoruz aslında. Sadece hayvanlar değil, insanlar da yaşıyor: Şiddet siyaseti, hayvanlara yönelik şiddet üzerinden atmosferik hâle getirildi. Kadınlara, çocuklara, LGBTİ+lara, siyasi emellere göre toplumda yaratılacak kutuplaşmaya uygun olarak düşmanlaştırılan tüm kimlik, tecrübe ve aidiyetlere karşı şiddet artıyor, yaygınlaşıyor, normalleşiyor.
Hayvan hakları savunucuları olarak yıllardır bıkmadan dile getiriyoruz ama hiç bıkmadan tekrar tekrar sormamız gerekiyor: Ne amaçlanıyor hayvanlara yönelik şiddetle? Sokak hayvanlarının toplatılarak tecrit altına alınması, barınaklarda öldürülmesi ya da ölüme terk edilmesi, yalnızca hayvanları hedef almaz. Hayvanların kitlesel olarak cezadan muaf biçimde öldürülmesi, yaşamın temeline, “Kimin yaşamaya hakkı var, kim öldürülebilir?” sorusunu açar. Dahası, bunun kanun eliyle yapılması, toplumda kamusal alanlarda varolagelmiş, bizim coğrafyamıza ve kültürlere dair en kadim birarada yaşam ilişkisini ayakta tutan biricik hayvanları yok etmek, bazı yaşamların iktidar eliyle ıskartaya çıkarılabilir, eziyet edilebilir, öldürülebilir olduğuna dair kabullerle işler, bu uygulamaları beraberinde getirir. Hayvana yönelik şiddet, cehennemin kapılarını açar. Türkiye maalesef katliam yasası olarak anılan yasa değişikliğiyle bu kapıyı açtı, hayvanları adeta bir uçurumdan attı.
Hayvanların toplatılmasında öne çıkarılan “sebep” genellikle sahipsiz hayvanların çocuklara saldırması, canlarına kast etmesi oluyor. Bu önermeyi doğrulayan veriler var mı?
Bu konuda sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için meseleyi üç ayrı düzlemde ele almak gerekiyor: Sahipsiz hayvanların çocuklara veya insanlara saldırdığına dair resmî veriler ve bilimsel bulgular, Medyanın bu münferit vakaları nasıl çerçevelediği, bu söylemin politika yapımına etkileri. Bu ayrımı yapmak, tekil olaylarla kitlesel toplatma ve öldürme politikaları arasındaki mesafeyi anlamak açısından kritik.
Öncelikle, Türkiye’de sahipsiz hayvanların çocuklara veya insanlara saldırdığına dair merkezî, şeffaf ve düzenli tutulan bir veritabanı bulunmuyor. Tarım ve Orman Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ya da belediyeler bu konuda kamuya açık raporlar yayımlamıyor. Meclis komisyon görüşmelerinde ve yasa tekliflerinde de çoğu zaman somut, epidemiyolojik veriler yerine “artan şikayetler”, “vatandaş talepleri” veya “kamu güvenliği” gibi muğlak ifadeler kullanılıyor. Oysa Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve bazı halk sağlığı uzmanlarının aktardığı veriler, son yıllarda kuduz ve ısırık vakalarında kayda değer bir artış olmadığını gösteriyor. Sağlık Bakanlığı kayıtlarına göre, 2018 ile 2023 arasında kuduz kaynaklı insan ölümleri yılda en fazla bir veya iki vaka civarında yaşandı ve bu ölümlerin çoğu da köpeklerden değil, tilki, yarasa gibi vahşi hayvanlardan kaynaklandı.
Buna rağmen, münferit saldırı vakaları kamuoyunda çok daha büyük bir anlam kazanıyor. Özellikle son yıllarda, ana akım medya ve iktidara yakın basın organları sahipsiz hayvanlarla ilgili haberleri sıklıkla “Çocuğa saldırdı”, “Parçalayarak öldürdü”, “Dehşet saçtı” gibi sansasyonel başlıklarla sunuyor. Medya çalışmalarında bu durum, “moral panik” (moral panic) olarak tanımlanan bir sürece işaret eder. Yılda birkaç kez yaşanan ciddi saldırı vakaları, sürekli tekrar eden bir tehdit algısına dönüştürülüyor. Böylece toplum, hayvanlarla birlikte yaşamanın doğasındaki karmaşıklığı değil, sürekli bir tehlike hâli üzerinden düşünmeye yönlendiriliyor.

Medyanın kurduğu bu çerçevede dikkat çeken bir diğer unsur, olayların bağlamının genellikle görünmez kılınmasıdır. Köpeklerin neden saldırganlaşabileceği, açlık, stres, sürü hâlinde terk edilmeleri veya yaşam alanlarının daralması gibi insan kaynaklı faktörler çoğu zaman tartışılmıyor. Oysa hayvan davranış bilimcilerinin ve veteriner hekimlerin raporları, saldırganlığın çoğunlukla travma, korku, bölge savunması gibi tetikleyicilerden kaynaklandığını gösteriyor. Medya ise bu karmaşık tabloyu, “saldırgan hayvan” anlatısına indirgerken, sorumluluğu yerel yönetim politikalarına, barınak koşullarına ya da kamusal alanın dönüşümüne yüklemiyor.
Bu anlam çerçevesi, doğrudan politika yapımını etkiliyor. Yılda birkaç kez yaşanan münferit vakalar, büyük çaplı yasa değişikliklerinin ve sahipsiz hayvanların toplatılması veya öldürülmesine yönelik kamuoyu baskısının temel gerekçesi hâline geliyor. Böylece kanıt temelli, uzun vadeli ve bilimsel bir kamusal politika geliştirmek yerine, kısa vadeli ve cezalandırıcı önlemler öne çıkarılıyor. Sonuç olarak, hayvanlarla ilgili kamusal tartışma, çoğu zaman güvenlik odaklı bir kriz dili içinde şekilleniyor; hayvan hakları, yaşam hakkı, birarada yaşam, kentsel ekoloji ve toplumsal sorumluluk gibi boyutlar ise gölgede bırakılıyor.
Biraz da barınakların durumundan bahsedebilir misiniz? Birçok insan buralarda yaşananların kısıtlı bir kısmından hayvanseverlerin çektiği videolar sayesinde haberdar olabiliyor. Büyük kentlerde ve kırsalda barınaklarda neler oluyor?
Öncelikle bir noktayı netleştirmek gerekiyor: Barınaklar, hayvanları insanlardan ve kentten ayırmak, tecrit etmek için geliştirilmiş birer tecrit mekanıdır. Ve iyi barınak yoktur. Hiçbiri “yuva” değildir.”Bakımevi” değildir, rehabilitasyon sunmaz. Mantığı ve işleyişleri tecrit ve kısıtlamaya dayanır. Türkiye de istisna değildir. Aksine yüzyıllardır sokak hayvanlarına bakan insanların var olduğu kuvvetli ihtimam tarihine rağmen, barınak sicili hayli kanlı bir ülkedir.
Türkiye’de sokak hayvanlarının sayısına dair net, güvenilir ve merkezî bir veri setinin olmaması tesadüf değil; bu durum, doğrudan politik bir tercihin sonucu. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın farklı yıllarda açıkladığı sayılar ciddi biçimde değişiyor: Bir yıl 2,5 milyon, başka bir yıl 4 milyon, son açıklamalarda ise 6 milyona yakın sahipsiz hayvandan söz ediliyor. Ancak bu rakamların nasıl hesaplandığına dair hiçbir yöntemsel açıklama bulunmuyor. Bazı belediyeler, kendi sınırları içindeki hayvan sayısına dair net bilgi vermezken, bazıları bu sayıları toplatma operasyonlarını meşrulaştırmak için şişirebiliyor, bazıları ise kamuoyu tepkisini azaltmak amacıyla olduğundan düşük gösterebiliyor.
Bu kayıtsızlık ve belirsizlik, devletin sokak hayvanları üzerindeki yönetim stratejisinin bir parçası. Hayvanların “veri dışı” bırakılması, hem toplumsal algıyı manipüle etmeyi hem de kamu sorumluluğundan kaçmayı kolaylaştırıyor. Bir yandan, sorunun büyüklüğü hakkında sağlıklı bilgiye sahip olunmaması, kamuoyunun kanıta dayalı bir tartışma yürütmesini imkansızlaştırıyor. Veri üretilmemesi, belediyelerin ve merkezi idarenin sorumluluktan kaçmasına da alan açıyor: Net sayılar olmadığında, yetersiz bütçe ayrılması, barınakların kapasitesizliği ve kısırlaştırma programlarının başarısızlığı kamuoyundan gizlenebiliyor.
Bu tablo, hayvanların kamusal kayıtlarda istatistik dışı bırakılması anlamına da geliyor. Sokakta varlar, ama resmî kayıtlarda yoklar; böylece onların hakları, yaşamları ve öznellikleri görünmez kılınıyor. Bu görünmezlik, hayvanların toplatıldığı barınakların niteliğini ve sayısal yetersizliğini daha da kritik hâle getiriyor. Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 256 belediyeye ait geçici hayvan bakımevi bulunuyor. Bu sayı, Türkiye’nin 1.397 belediyesi düşünüldüğünde son derece düşük; yani belediyelerin %80’inden fazlasında bakımevi yok. Üstelik mevcut bakımevleri, hayvan sayısına oranla hem sayısal hem de mekansal açıdan yetersiz. Örneğin İstanbul gibi 16 milyondan fazla nüfusa sahip bir şehirde, belediyelere ait barınakların toplam kapasitesi birkaç bin hayvanı bile bulmuyor.
Ancak sorun yalnızca sayıların yetersizliği değil; var olan barınakların çok kötü koşullarda faaliyet göstermesi. Büyükşehirlerdeki barınaklar, son yıllarda artan sokak hayvanı toplama operasyonlarının merkezi hâline geldi. Belediyeler, hayvanları “rehabilitasyon” için topladıklarını söylese de, pek çok barınakta ne yeterli veteriner kadrosu ne de temel bakım altyapısı bulunuyor. Hayvanlar çoğu zaman kalabalık, hijyenik olmayan alanlarda üst üste tutuluyor; yetersiz beslenme, susuzluk, bulaşıcı hastalıklar ve parazitler yaygın. Bazı barınaklarda düzenli veteriner hizmeti yok, hatta tedavi edilebilir hastalıklar nedeniyle çok sayıda hayvan kaybediliyor. Rehabilitasyon ve sahiplendirme gibi yasal olarak öngörülen süreçler çoğu yerde neredeyse hiç işletilmiyor.
Barınakların şehir merkezlerinden uzak, ulaşımı zor, çoğu zaman kırsal alanlarda kurulmuş olması da bu tabloyu ağırlaştırıyor. Bu mekansal izolasyon, hayvanları kamusal yaşamda tamamen görünmez kılarken, aynı zamanda bağımsız denetim mekanizmalarının da işlemesini zorlaştırıyor. Böylece barınaklar, şeffaflığın olmadığı, hesap verebilirliğin neredeyse tamamen ortadan kalktığı tecrit mekanlarına dönüşüyor. Bugün barınaklarda ne olduğuna dair bildiklerimizin büyük kısmı, bağımsız hayvanseverlerin ve gönüllülerin gizlice çektiği videolar, raporlar ve STK belgeleri sayesinde ortaya çıkıyor. Bu görüntüler, aç bırakılan, tedavi edilmediği için acı çeken, hijyenik olmayan koşullarda yaşam mücadelesi veren hayvanları görünür kılıyor; hatta bazı vakalarda, hayvanların “rehabilitasyon” adı altında sessizce öldürüldüğünü belgeleyen raporlar da var.
Sokak hayvanlarını canavarlaştıran içerik ve sosyal medya paylaşımları bir yandan da toplumda kutuplaşma yaratıyor mu? “İtperest” “mama lobisi” gibi sıfatlarla hayvanseverleri etiketleyen grubun toplumda bir karşılığı var mı yoksa bu savaş daha çok sosyal medya üzerinden mi veriliyor?
Sokak hayvanları etrafında yürütülen tartışmalar, özellikle son birkaç yılda, yalnızca bir “hayvan refahı” meselesi olmaktan çıkarak Türkiye’de toplumsal kutuplaşmanın yeni bir hattına dönüşmüş durumda. Bu kutuplaşmanın beslendiği başlıca alan ise sosyal medya ve dijital platformlar. Sokak köpeklerini “tehdit” olarak gösteren haberler, sosyal medya paylaşımları ve viral içerikler üzerinden büyütülen bir moral panik, hem kamusal tartışmaları keskinleştiriyor hem de hayvan haklarını savunanları hedef alan sert etiketlemeleri yaygınlaştırıyor.
Son dönemde sosyal medyada iki karşıt kampın giderek daha keskinleştiğini görüyoruz. Bir tarafta, sokak köpeklerinin toplatılmasını ve gerekirse öldürülmesini savunan gruplar var. Bu gruplar, köpekleri çoğunlukla “tehdit”, “saldırgan”, “hastalık taşıyıcı” gibi kavramlarla kodluyor. Paylaşımlarında, çocuklara saldırı veya ölümle sonuçlanan münferit vakaları sürekli dolaşıma sokarak bir sürekli tehlike algısı üretiyorlar. Bu kampın söylemlerinde “hayvan hakları” değil, “insan güvenliği” ön plana çıkarılıyor.
Diğer tarafta ise sokak hayvanlarının kısırlaştırılarak, aşılanarak, yerinde yaşatılması gerektiğini savunan hayvan hakları savunucuları, gönüllüler, bağımsız ağlar ve STK’lar bulunuyor. Bu gruplar, bilimsel ve etik temelli bir yaklaşımla, uzun vadeli çözümün kısırlaştırma, rehabilitasyon ve ekolojik denge olduğunu savunuyor. Ancak karşıt kamp tarafından, bu aktörler sıklıkla “itperest”, “mama lobisi”, “hayvansever terörü” gibi kavramlarla hedef alınıyor. Bu etiketler, yalnızca bir söylem değil, bir tür meşruiyet krizine işaret ediyor; hayvan hakları savunucularının talepleri ve bilimsel argümanları bu sıfatlar üzerinden itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor.
Bu dilin toplumsal zeminde kısmi bir karşılığı olsa da, kutuplaşmanın en sert biçimi sosyal medya üzerinden yaşanıyor. Twitter/X, Facebook grupları, Telegram kanalları gibi dijital platformlarda algoritmaların da etkisiyle tartışmalar hızla radikalleşiyor. Münferit saldırı vakaları veya vahşet görüntüleri, çoğu zaman bağlamından koparılarak, doğrulanmamış ya da çarpıtılmış biçimde dolaşıma giriyor. Böylece duygusal yoğunluğu yüksek ama bilgi temeli zayıf bir kriz dili kuruluyor. Sonuçta sokak hayvanları, hem fiziksel hem de söylemsel bir saldırı ortasında kalıyor.
Birçok hayvansever tepeden gelen bu kararların karşısında kendisini eli kolu bağlı, çaresiz hissediyor. Şikayet etmek, kampanya imzalamak gibi çabaların yanında yapıcı olarak neler yapabiliriz?
Topluma yasa eliyle katliam dayatılıyor. Bu kararlar karşısında birçok hayvanseverin kendisini çaresiz ve eli kolu bağlı hissetmesi çok anlaşılır; çünkü Türkiye’de sokak hayvanlarına dair politikalar çoğu zaman toplumsal mutabakat aranmadan, bilimsel veriler dikkate alınmadan ve katılımcı süreçler işletilmeden belirleniyor. Ancak bu durum, elimizden hiçbir şey gelmediği anlamına gelmiyor. Tam tersine, yapıcı ve sürdürülebilir yollar geliştirmek mümkün. Bunun için bireysel tepkilerden ziyade kolektif, uzun vadeli ve çok katmanlı stratejiler gerekiyor.
Öncelikle, yerel yönetimler üzerinde baskı kurmak çok önemli. Belediyeler, yasalar gereği sokak hayvanlarının bakım, kısırlaştırma ve rehabilitasyon süreçlerinden doğrudan sorumlu. Bu nedenle, belediyelerin politika ve uygulamalarında şeffaflık talep etmek güçlü bir adım olabilir. Belediyelerin meclis toplantılarına katılmak, söz hakkı talep etmek, kısırlaştırma bütçelerinin nasıl kullanıldığını sorgulamak ve kamuya açık raporlar talep etmek bu anlamda etkili yöntemler arasında. Mahalle bazında örgütlenen gönüllü ağlarıyla, belediyelerin sorumluluklarını yerine getirmesi için kolektif bir baskı mekanizması kurmak mümkün.
Aynı zamanda, yerelde küçük ama etkili adımlar da atılabilir. Mahalle bazında dayanışma ağları kurmak, sahadaki hayvanların beslenme, sağlık ve kısırlaştırma süreçlerini organize etmek, veterinerlerle işbirliği yaparak yerel bakım protokolleri geliştirmek bu adımlar arasında sayılabilir. Küçük gönüllü grupların düzenli veri tutması da çok değerli; çünkü sahadaki somut sayıları ve ihtiyaçları belgelemek, hem yanlış söylemleri düzeltmek hem de kamu politikalarına bilimsel bir zemin sağlamak için önem taşıyor.
Öte yandan, toplumsal farkındalığı artırmak da büyük bir etki yaratabilir. Sosyal medyada paylaşımlar yapmak, kampanyalar düzenlemek ya da sahada yapılan olumlu çalışmaları görünür kılmak, kamuoyunda hayvan hakları lehine bir dilin güçlenmesine katkı sağlıyor. Münferit saldırı vakaları üzerinden üretilen “tehdit” algısına karşı, kısırlaştırma, aşı, rehabilitasyon ve yerinde yaşatma gibi bilimsel ve etik temelli çözümleri anlatmak, tartışmanın yönünü değiştirebilir.
Unutmamak gerekiyor ki sokak hayvanlarıyla birarada yaşamın mümkün olduğunu savunan sesler aslında çok güçlü ve çoğunlukta. Bu güç, ancak kolektif ve uzun vadeli bir dayanışmayla görünür hâle gelebilir. Bireysel çabalar sınırlı olabilir ama biraraya gelen gönüllüler, bağımsız ağlar, STK’lar ve bilim insanları sayesinde hem veriye dayalı hem de etik temelli politikalar talep etmek mümkün. Çaresizlik duygusu çok anlaşılır; ancak her küçük dayanışma ağı, her ortak veri çalışması ve her kamusal talep, bu mücadelenin yönünü değiştirme potansiyeline sahip.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Deniz Aytekin
Aposto'da kültür sanat ve çevre editörü

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Pratiklerimizi takip ettiğimiz ve paylaştığımız sosyal uygulamalar, performans toplumunun arayüzleri mi? Duolingo, Strava ve benzeri uygulamalar, yalnızca alışkanlıklarımızı takip etmeyi sağlamıyor; gelişimi görünür ve paylaşılabilir kılarak kimlik kurma biçimimizi de dönüştürüyor olabilir.

Üniversite kavramı aşınsa da ona duyduğumuz ihtiyaç canlı. Gençlerin erteledikleri hayatı deneyimledikleri, insanlaştıkları, dünyaya dair tavır geliştirdikleri, beceri seti, düşünme biçimi, formasyon edindikleri kurumsal anlamda kavramın altını dolduran üniversite olanaklıdır. İhtiyacımız, yönümüz, kutup yıldızımız hâlâ özerk üniversitedir.

Fransa ve İspanya’da etkili olan orman yangınları sadece aşırı sıcaklık ve güçlü rüzgarla değil, alevlerin oluşturduğu sıra dışı bir hava olayıyla da büyüyor. NASA’nın “ateş püskürten ejderha” olarak tanımladığı, bilimsel adı “pyrocumulonimbus” olan ateş bulutları, çok büyük ve yoğun yangınların oluşturduğu aşırı sıcak hava, duman, kül ve nemin atmosferin üst katmanlarına doğru hızla yükselmesiyle oluşuyor. Prof. Dr. Doğanay Tolunay, “Bu bulutlar, büyük yangınlarda 12 kilometreye kadar yükselebilir. Bu kritik bir eşik çünkü uçaklar da o seviyelerden geçiyor” diyor.

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.




