SaDe'nin ilk sergisi: Hem bireysel hem kolektif deneyimi olan bir kurgu

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nı (İKSV) birçoğumuz düzenlediği uzun soluklu festivallerden tanıyoruz. Biletlerini özenle sakladığımız İstanbul Film Festivali'ni her yıl heyecanla bekliyor, yaz planlarımızı İstanbul Caz Festivali'ne göre yapıyor, İstanbul Bienali sonbaharda şehre döndüğünde estirdiği sanat rüzgarına kapılıyoruz.
Ancak İKSV sadece etkinlik düzenlemiyor. Vakfın İKSV Genç Sanatçı Fonu, Genç Caz+, Cité des Arts, Köprüde Buluşmalar gibi sanatın farklı dallarında yürüttüğü birçok teşvik programı var. Bunlardan birisi de 2022 yılında Mercedes-Benz Türk’ün proje ortaklığında hayata geçirdiği SaDe (Sanatçı Destek Fonu).
SaDe, görsel sanatlar alanında üretim yapan 5 sanatçıya üretim süreçlerinde destek vermek amacıyla ortaya çıktı. 6 Şubat depremlerinden sonra deprem bölgesinden sanatçıları da desteklemek maksadıyla sanatçı sayısı 6'ya çıkarıldı. Her yıl bir defa açık çağrıya çıkan projeye seçilen sanatçılar, 5 bin avroyla desteklenirken beraberinde alanlarında uzman mentorlarla çalışma fırsatı da buluyor. SaDe, bu yıl ilk kez projenin çıktılarını bir sergide biraraya getiriyor ve izleyiciye sunuyor.
Projenin başında ise aynı zamanda Venedik Bienali Türkiye Pavyonu ve Cité des Arts Misafir Sanatçı Programı'nın da yöneticisi Duygu Şengünler var. Şengüler ile bu yıl ilk kez düzenledikleri sergiyi, SaDe projesini, sanatçılarını, sürdürülebilirliği ve projenin geleceğini konuştuk.
Sergi, Özel Saint Benoît Fransız Lisesi'nde devam ediyor. Hem bu yaşayan mekanı görmek hem de SaDe'nin güncel sanata katkısını somut çıktılarıyla izlemek için 21 Aralık'a kadar vaktiniz var.
Duygu selam, okurlar için seni biraz tanıyabilir miyiz?
16 senedir kültür-sanat alanında çalışıyorum, sekiz senedir de İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nda (İKSV) çeşitli güncel sanat projelerinin yürütücülüğünü üstleniyorum. Türkiye’deki sanatçıların hem ulusal hem uluslararası platformlarda görünürlüğünü destekleyen sergi ve programların hayata geçmesi ve bu süreçlerde sanatçıların ihtiyaçlarını karşılayacak uzun vadeli modeller geliştirilmesi üzerine yoğunlaşıyorum.
Bu yıl bir sergi açma fikri nasıl doğdu?
SaDe (Sanatçı Destek Fonu) kapsamında sanatçılarla yıl boyu çok yakın çalıştık, üretim süreçlerindeki ihtiyaçlarını beraber belirledik, projeleri üzerine birlikte düşündük. İstanbul’da biraraya geldiğimiz seferlerde çeşitli kurumlara, sanat mekanlarına ziyaretlerimizde o dönemde devam eden sergileri küratörleri eşliğinde gezdik, kimi zaman o sergilerdeki eserlerin üretim süreçlerini sanatçılarından dinledik. Çalışmalara faydalı olacak uzmanlarla biraraya geldik. Aynı zamanda her sanatçı araştırmalarını derinleştirirken yıl boyu bir mentorla düzenli aralıklarla birebir çalışma imkanı buldu.
Sanatçıların bir yıl boyunca üzerinde çalıştıkları projeleri görünür kılmanın, araştırmaları sonucu ortaya çıkan üretimleri izleyiciyle buluşturmanın da en az onlara yıl boyu sunulan destek kadar önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle program başladığından beri aklımızda, sanatçıların geliştirdikleri işleri biraraya getiren bir sergi yapma fikri vardı. Bu yıl, hem üretimlerin olgunlaşması hem de altı sanatçının birbirlerinden farklı yöntemlerle ortak bir düşünme zemininde sürdürdükleri araştırmalar bu sergiyi doğal bir son aşama hâline getirdi. Aslında “bir sergi açalım” diyerek başlamadık; süreç bizi sergiye taşıdı.

Fotoğraf: Fatih Yılmaz
Sergide ziyaretçileri neler bekliyor? Kurgu aşamasında kimler rol aldı, sanatçılarla nasıl çalıştınız ve mentorlar birer küratör gibi mi hareket etti?
Sergi altı sanatçının bir yıl boyunca farklı mecralarla, farklı ritimlerdeki araştırmalarla geliştirdiği üretimlerin biraraya geldiği bir alan sunuyor. Sanatçıların malzeme, hafıza ve zamanla kurdukları ilişki, sergide yankı buluyor. Ziyaretçiyi hem bireysel hem kolektif deneyimi olan bir kurgu bekliyor. Sanatçıların işlerinde deprem sonrası hafıza, mekansal dönüşüm, temsilin değişen biçimleri, doğa ile insan etkileşimi, örüntü ve belirsizlik gibi kavramlar farklı perspektiflerle ele alınıyor.
Serginin kurgu aşamasında İKSV SaDe ekibi olarak sanatçılarla çok yakın çalıştık. Yapıtların sergide izleyiciyle kuracağı ilişkiyi, işlerin odaklandığı düşünsel hattı, eserlerin mekanla etkileşimini bütünlüklü olarak ele alarak çeşitli sunum biçimlerine dair yaklaşımları belirlerken sanatçıların ihtiyaç duyduğu desteği vermeyi çalıştık. Mentorlar bir küratörden ziyade çalışmaların fikir aşamasından, üretimine ve sergilenmesine kadar tüm süreçte sanatçılara birer yol arkadaşı olarak eşlik ettiler. Sanatçıların sorularını derinleştiren, yeni yönler açan ama üretime doğrudan müdahale etmeyen bir konumda destek verdiler. Üretim süreçleri ise tamamen sanatçıların kendi ihtiyaçları ve yönlendirmeleriyle ilerledi.
Şimdiye dek aldığınız geri dönüşler nasıl? Seneye yeniden sergi yapmak için motive edici oldu mu?
Sergiyle ilgili ziyaretçilerden, kültür-sanat çevresinden ve basından çok olumlu geri dönüşler aldık. Özellikle genç sanatçılarla yürütülen yaratım süreçlerinin görünür olması ve serginin bu süreci şeffaf bir şekilde aktarması çok değerli bulundu. Bu ilgi elbette bizi motive etti ancak SaDe’nin önceliği her zaman sanatçıların ihtiyacına göre esneyen bir yapı kurmak. Üretimleri biraraya getiren sunumların programın bir parçası olmasını mutlaka istiyoruz ancak bu düzen her dönemin ihtiyaçlarına göre farklı biçimlerde şekillenebilir. Çalışmalar ve süreçler bizi yeniden bir sergiye götürürse, elbette tekrar bir sergi düzenlemeyi isteriz.
İKSV’nin etkinliklerinde niteliği belirleyen bir faktör mekan seçimi oluyor. Tüm festivaller, bienal, ziyaretçilerine İstanbul’da olduklarını muhakkak hatırlatan, şehrin kendine has doğal, tarihî ya da kültürel miras diyebileceğimiz güzellikleriyle iç içe mekanlar seçmeye özen gösteriyor. Bu sergi için de seçilen mekanın arkasında bir hikaye olduğuna neredeyse eminim. Neden Özel Saint Benoît Fransız Lisesi?
Özel Saint Benoît Fransız Lisesi içinde yer alan La Galerie hem tarihi dokusu hem de şehirle kurduğu bağ yönünden bu serginin kurgusuna çok uyumlu bir alan sundu. Burası yaşayan bir mekan; öğrencileri, avlusu, katmanlı yapısıyla SaDe’deki güncel üretimleri biraraya getirmek, yeniden düşünmek için sergiyi burada yapmak hepimizde bir heyecan yarattı. Hazırlıklar sırasında öğrencilerin çalışmalara gösterdiği ilgi, verdikleri tepkiler ve sordukları sorular, sergiyi okulun kendi akışı içinde açmanın ne kadar anlamlı olduğunu bize bir kez daha gösterdi. Eserlerin genç bir izleyiciyle doğrudan temas etmesi, bu ortamda bambaşka karşılaşmalar yarattı.
Öte yandan galerinin mimari tasarımı da yerleşim açısından sergiye ayrı bir değer kattı; mekanın açıklıkları, geçişleri ve katmanlı yapısı, her bir işi kendi bütünlüğü içinde sunarken aynı zamanda çalışmalar arasında doğal bir ilişki kurulmasına imkan verdi. Serginin odağında, bir bütünlük dayatmayan ama birlikte var olmayı hatırlatan bir yakınlık hâlini, paylaşılan direnci ve üretmeye devam etme iradesini görünür kılmak var. Bu nedenle İstanbul’un merkezinde, öğrencilerin gündelik hayatının içinde yer alan, işlerin nefes alabileceği bir mekanda bu çalışmaları buluşturmayı değerli bulduk.

Macide Yalçınkaya, Yeni Kuzeyler Uydurdum. Fotoğraf: Fatih Yılmaz
SaDe’ye dönecek olursak, Türkiye’de nitelikli sanatçılar yetişiyor ve hâliyle nitelikli sanat konusunda iyi durumdayız. Ancak sanatçılar, üretimlerini sürdürebilmeleri, yurt dışına açılabilmeleri, birbirleriyle etkileşim hâlinde olabilmeleri için yeterli kaynağa ve kişilere ulaşmakta zorluk çekiyorlar. Destek bekleyen sanatçılar kadar destek sağlayan kurumların da işi kolay değil. Siz bu süreci nasıl yönetiyor, hangi noktalarda zorlanıyorsunuz?
İKSV olarak sanatçıların görünürlüğüne destek vermek için gerçekleştirdiğimiz her projede uzun vadeli kaynak yaratma modelleri üzerinde çalışıyoruz. Zorlandığımız nokta ise bu desteklerin sürdürülebilirliğini güçlendirmek. En büyük zorluk, genç sanatçıların uzun dönemli üretim yaparken finansal ve lojistik olarak güvende hissetmesini sağlamak. Mercedes-Benz Türk'ün proje ortaklığında gerçekleştirdiğimiz SaDe tam da bu ihtiyaca cevap vermek için hayata geçirdiğimiz bir program. Finansal katkıyla beraber sanatçıların kendi araştırmalarına zaman ayırabilmesi, yeni malzemelerle çalışabilmesi, profesyonel destek alabilmesi için gereken zemini oluşturmaya çalışıyoruz. Sanatçının sürecini dinlemek ve bu dinamiklere göre programı yeniden şekillendirmek çok önem kazanıyor.
Önceki soruyla ilişkili olarak sanatçıların belirlenme süreçlerini de şeffaflık açısından ve başvurmayı düşünen sanatçılar için cesaretlendirici olacağına inandığımdan sormak isterim.
SaDe kapsamında her dönem yeni bir açık çağrı açılıyor ve ulaşan tüm başvuruları o dönemin jüri üyeleri değerlendiriyor. Başvuran adaylardan çevrimiçi başvuru formunu doldurmaları, özgeçmiş, portfolyo, ön yazı ve proje taslağı ile birlikte projenin anlatımını destekleyen materyaller isteniyor. İKSV proje ekibi, gelen tüm başvuruları derliyor ve başvuru formlarının eksiksiz olup olmadığını kontrol etmek için teknik bir değerlendirme yapıyor. Daha sonra, derlenen başvuru listesi SaDe jüri üyeleriyle paylaşılıyor. Programa katılacak sanatçılar, “başvuru koşullarını sağlama”, “ön eleme” ve “jüri değerlendirmesi” olmak üzere üç aşamalı bir süreç sonunda belirleniyor.
Bir küçük merak da bu desteğin neden sadece görsel sanatlar alanında çalışanlara yönelik olduğuna dair. Kapsamı genişletmeyi düşünüyor musunuz?
İKSV olarak müzik, sinema, edebiyat alanlarını da kapsayarak farklı alanlarda çalışan sanatçılar için Yarının Kadın Yıldızları Destek Fonu, Aydın Gün Teşvik Ödülü, İKSV Genç Sanatçı Fonu Uluslararası Dolaşım Destek Programı, Cité des Arts – Misafir Sanatçı Programı Türkiye Atölyesi, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü, Talât Sait Halman Çeviri Ödülü, Genç Caz+, Köprüde Buluşmalar gibi farklı ödül ve teşvik programlarını sürdürmeye devam ediyoruz.
SaDe’nin görsel sanatlara odaklanması ise programın yapısıyla da çok örtüşen bir işleyiş. Mentorlarla birebir yürüyen süreçler, araştırma dönemleri ve üretim desteği bu alandaki sanatçıların ihtiyaçlarına çok verimli bir şekilde karşılık veriyor. Bu nedenle SaDe’nin kapsamını genişletmeyi şu an için planlamıyoruz.
Nesime Karateke, Yüzeyin Ötesi. Fotoğraf: Fatih Yılmaz
SaDe, 6 Şubat depremlerinden sonra deprem bölgesinden sanatçılara yönelik çağrıda bulunmuş, desteklenen sanatçı sayısını 5’ten 6’ya çıkarmıştı. Sergi açılışında bölgeyi, bölgedeki sanatçıları hatırlatmak, iyileşme sürecinin devam ettiğini vurgulamak çok kıymetli zira etkisinin daha uzun yıllar devam edeceği, bir iki senede unutulmayacak bir felaket ve kayıp yaşandı. Mercedes-Benz Türk İcra Kurulu Başkanı Süer Sülün’ün sergi açılışındaki konuşması ve çağrısı da bu minvalde çok değerli. SaDe’nin deprem bölgesine yönelik sanatçı desteğini sürdürdüğünü söyleyebiliriz sanırım, bu konuda şu an nerede duruyorsunuz?
6 Şubat depremlerinin ardından deprem bölgesindeki sanatçıların üretim koşullarında yaşanan zorlukları çok yakından gördük ve bu nedenle çağrımızı bölgeye yönelik olarak şekillendirdik. Desteklenen sanatçı sayısını 5’ten 6’ya çıkarmamız da bu ihtiyacın aciliyeti ve büyüklüğünden kaynaklanıyordu. Bugün de bölgedeki sanatçıların araştırmalarını, üretimlerini sürdürebilmeleri için kapsamlı bir destek mekanizmasının büyük bir ihtiyaç olduğunu biliyoruz. Bu nedenle SaDe’nin gelecek dönem hazırlıklarını da bu ihtiyaçlar ve hassasiyetler doğrultusunda sürdürüyoruz. Bu desteklerin sürekliliği bizim için önemli, iyileşme sürecinin uzun soluklu olduğunu, kaybın ve etkinin uzun yıllar devam edeceğini görüyoruz. Önümüzdeki dönem için çalışmalarımız devam ediyor ve yakında yeni açık çağrımızı paylaşacağız.
Geçmiş iki dönemdeki SaDe sanatçılarının yolculuğu nasıl ve nerelerde devam ediyor? Hala temas halinde olduğunuz sanatçılar var mı ya da mentorların program sonrasında da desteğini sürdürdüğü oluyor mu? Aslında programın süreçte verimli olmanın yanı sıra sonrasında bıraktığı etkileri, açtığı kapıları ve sizin buna dair yaklaşımınızı merak ediyorum.
SaDe’nin en önemli odaklarından biri, sanatçılarla yalnızca program süresince değil, sonrasında da devam eden bağlar kurmayı amaçlaması. Birlikte geçirilen bu yoğun dönemde sanatçıların İKSV ekipleri olarak bizlerle hem de çok yakın çalıştıkları mentorlarıyla kalıcı ilişkilerinin oluşmasını sağlıyor. Program bittikten sonra da temas hâlinde olmayı, sanatçıların yeni adımlarını takip etmeyi ve mümkün olduğunda onlara eşlik etmeyi önemsiyoruz. Mentorların da çoğu kez bu ilişkiyi sürdürdüğünü, sanatçıların yeni projelerinde yanlarında olmaya devam ettiklerini görüyoruz. Bu ilişkilerin ve SaDe kapsamındaki çalışmaların sonraki adımlarını görebilmek de çok sevindirici.
İlk dönem katılımcılarımızdan Ezgi Tok, İsviçre’deki misafir sanatçı programı Stiftung Binz 39 tarafından davet aldı ve SaDe kapsamında yaptığı çalışmaların bir kısmına da yer verecek. Yasemin Özcan’ın SaDe kapsamında ürettiği V Yaka isimli çalışmasının bir parçası önce Pera Müzesi’ndeki Gelecek Hatıraları sergisinde gösterildi, ardından Arter’deki Islak Zemin isimli kişisel sergisinde izleyiciyle buluştu. İlerleyen dönemlerde de SaDe’nin yalnızca üretim sürecinde destek sunan bir yapı olmanın ötesine geçmesini, sanatçıların sonraki adımlarına, görünürlüklerine ve kurdukları ulusal ve uluslararası bağlantılara katkı sunmasını umuyoruz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Seren Erciyas
Kültür-sanat editörü

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Kar-kış demeden güne Boğaz'ın soğuk sularına atlayarak başlayan İstanbulluların sayısı her geçen gün artıyor. Sarayburnu'ndan Suadiye'ye, oradan Bebek'e, şehrin farklı noktalarından denize giren bu cevval yüzücüler arasında Kapalıçarşı esnafından eski bankacılara, lisanslı sporculardan hiç yüzme bilmeyenlere pek çok farklı profil var. Ortak noktaları ise üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denize sırtlarını dönmeyi reddetmeleri...




