Sahne, resim, hayat: Semiha Berksoy’un tüm renkleri

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İstanbul Modern, bu yıla Cumhuriyet dönemi ve Türkiye modern tarihinin en önemli kadın sanatçılarından Semiha Berksoy’un Tüm Renklerin Aryası başlıklı sergisi ile giriş yapıyor.
- 22 Ocak'ta açılan sergi, Berksoy’un sahne sanatlarından resme, edebiyattan sinemaya uzanan çokyönlü üretimlerini biraraya getiriyor. Küratörlüğünü müzenin şef küratörü Öykü Özsoy Sağnak ve küratör Deniz Pehlivaner, asistan küratörlüğünü ise Yazın Öztürk’ün üstlendiği sergi, Berksoy’un disiplinlerarası sanat anlayışını tematik bir kurguyla izleyiciye sunuyor.
İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, Berksoy’u “Türkiye sanat tarihinde kadın sanatçıların öncülüğünü temsil eden benzersiz bir isim” olarak tanımlıyor.

Kronolojik bir anlatı yerine sanatçının kişisel mitolojisine ve sahneyle kurduğu ilişkiye odaklanan sergide erken dönem desenlerden çarşaf resimlerine, otoportrelerden opera temalı çalışmalara, fotoğraflar ve efemeralara uzanan bu kapsamlı sunum, Berksoy’un yaşam enerjisinden beslenen üretim anlayışını görünür kılıyor. Zeliha Berksoy, annesinin resimlerinde “yaşamı, mücadeleyi ve umudu” yansıttığını vurguluyor.
- Flormar sponsorluğunda düzenlenen sergi, 6 Eylül'e kadar İstanbul Modern’de ziyaret edilebilir.
Tüm Renklerin Aryası'nın hikayesini dinlemek için serginin küratörleri Öykü Özsoy Saynak ve Deniz Pehlivaner ile biraraya geldik.
Tüm Renklerin Aryası başlığı, Berksoy’un hem operatik hem de görsel üretimlerine dair güçlü bir metafor. Bu başlığı belirlerken renk, ses ve arya kavramlarının nasıl kesiştiğinden söz eder misiniz?
Tüm Renklerin Aryası başlığı, Berksoy’un hem resim hem de opera tutkusunu temsil ediyor. Operada solistlerin seslendirdiği şarkı anlamına gelen arya, bu sergide Berksoy’un resimlerinin yerine geçerek, onun operadan sonra en çok önem verdiği alan olan resim pratiğini öne çıkarıyor. Aynı zamanda resmin, sanatçının kendini en özgür biçimde ifade ettiği yöntem olduğunu vurguluyor.
Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası Berksoy üzerine bugüne kadar yapılan en kapsamlı sergi. Sanatçının erken dönem desenlerinden yaşamının son yıllarına uzanan bu geniş seçki, 75 yılı aşkın bir süre boyunca farklı disiplinlerde sürdürdüğü üretim süreçlerini birarada sunuyor.
Türkiye’nin ilk opera sanatçısı, yüksek dramatik soprano Semiha Berksoy’un yaşamı ve üretimleri etrafında şekillenen serginin çıkış noktasını, sanatçının dünyaca ünlü operalarda canlandırdığı karakterleri resmettiği opera temalı yapıtları oluşturuyor. Başrollerinde yer aldığı Puccini’nin Tosca’sı, Beethoven’ın Fidelio’su, Wagner’in Der fliegende Holländer’i (Uçan Hollandalı), Strauss’un Salome ve Ariadne auf Naxos operalarındaki temsiller, serginin merkezinde biraraya geliyor.

Bahsettiğiniz gibi Semiha Berksoy’un üretimi, disiplinlerarası geçişkenliği kadar, özgün üretimleri ile de çarpıcı ve güçlü imgeler oluşturuyor. Peki serginin küratöryel kurgusunda bu disiplinlerarası anlatıyı nasıl görünür kıldınız?
Hayatını bir sanat yapıtı gibi yaşayan Berksoy’un bu bütüncül yaklaşımı, serginin daha ilk anlarından itibaren hissediliyor. Disiplinlerarası üretimleri, bir yandan birbirini beslerken, zaman içinde tek bir bütünün ayrılmaz parçaları hâline geliyor. Bu nedenle Berksoy’un yaşamı ve üretimi, sergiyi kurgularken adeta bir bulmacanın parçalarını biraraya getirmemize olanak tanıdı.
Sergi, Berksoy’un üretimlerine tematik bir yaklaşımla bakıyor ve merkezinde “Kırmızı Oda” olarak tanımladığımız güçlü bir odak noktası oluşturuyor. Bu merkezde, sanatçının ilk ve en büyük tutkusu olan operadan ilhamla ürettiği büyük ölçekli resimler yer alıyor. Sergi mekanını bir opera salonu olarak düşünerek, Berksoy için kırmızı bir sahne kurgulamayı amaçladık. Diğer temalara ait yapıtlar ise bu kırmızı odanın etrafında konumlanıyor; her biri ilhamını ve anlamını bu merkezden alarak çoğalıyor.

Berksoy’un otoportreleri ve çarşaf resimleri, beden, sahne ve mahremiyet ilişkisi üzerine de düşünmemize kapı açıyor. Bu yapıtlar üzerinden sanatçının “sahneye çıkma” hâlini nasıl yeniden okumayı öneriyorsunuz?
Hayatını her gün seyirci karşısına çıkar gibi yaşayan Berksoy için sahne, neredeyse ulvi bir alandır. Sahnede varlığının yalnızca bedeni ve sesinden ibaret olduğunu çok iyi bilen Berksoy’un resimlerinin çoğunlukla figüratif olması bu nedenle şaşırtıcı değildir. Resim yüzeyini de bir sahne olarak düşündüğümüzde, figürleri merkeze alarak onlara “sahnede olma” imkanı tanıdığını söylemek mümkündür.
Çarşaf, perde ve dokuma kumaş gibi gündelik hayatta kullanılan malzemelerin kolay erişilebilir olması, Berksoy’un bu yüzeyleri resimlerinde sıkça tercih etmesini açıklar. Berksoy’un resim yapabilmesi için alışıldık resim yapma standartlarına ihtiyacı yoktur; çünkü onun için esas olan, resmin hangi yüzey üzerinde üretildiğinden bağımsız olarak, resmi yapma eyleminin kendisidir.
Sergide yer alan ses kayıtları, efemera ve arşiv materyalleri, izleyiciyi tarihsel bir tanıklığa davet ediyor, sanat tarihinin kapılarını aralıyor. Bu çok katmanlı arşivsel yaklaşım, serginin anlatısını nasıl dönüştürdü?
Berksoy’un sanata bütüncül yaklaşımını yansıtan sergide, yaşamında ilk bakışta birbirinden ayrı gibi görünen unsurlar, arşivsel malzemeler aracılığıyla biraraya geliyor. Bu sayede izleyici, Berksoy’a daha bütünlüklü ve kapsayıcı bir perspektiften bakma imkanı buluyor.
2024 sonunda açılan ve 2025 yılında Berlin Hamburger Bahnhof – Nationalgalerie der Gegenwart’ta izlediğimiz Singing in Full Color sergisi ile İstanbul Modern’deki bu sergi arasında kavramsal ve mekansal benzerlikler ve ayrışmalar neler? Berksoy’u İstanbul’da anlatırken hangi bağlamları daha görünür kıldınız?
Semiha Berksoy etrafında geliştirdiğimiz işbirliği kapsamında ilk sergi, Hamburger Bahnhof’ta açıldı. Berlin’de ziyarete açılan bu serginin kurgusu, bütünüyle Berksoy’un operatik sahnesini yaratmaya odaklanıyordu. İstanbul Modern’deki sergi ise Semiha Berksoy’un Türkiye’de ve uluslararası ölçekte bugüne kadar hazırlanan en kapsamlı retrospektifi olma niteliğini taşıyor. Hamburger Bahnhof’ta tek bir temaya odaklanılırken, İstanbul Modern’de sanatçının sanatsal üretimlerinin bütününe çok daha geniş bir çerçevede yer veriyoruz.

Sanatçının üretimini Almanya’da ilk kez kapsamlı biçimde görünür kılan Semiha Berksoy: Singing in Full Color sergisi, 6 Aralık 2024 - 11 Mayıs 2025 tarihleri arasında Berlin’deki Hamburger Bahnhof - Nationalgalerie der Gegenwart’ta düzenlendi. Sam Bardaouil ve Till Fellrath küratörlüğünde, Emily Finkelstein ve Agnes Lammert’ın küratöryel asistanlığında hazırlanan sergide, Berksoy’un yaklaşık 90 yapıtı, sanatçının Berlin ile süregelen bağını vurgulayan bir çerçevede sunuldu.
İstanbul Modern’deki sergide ise, 200’ün üzerinde yapıtla ölçek genişletilerek, yeni bir başlık ve küratöryel çerçeve altında; ses kayıtları, hareketli görüntüler, efemera ve fotoğraflarla zenginleştirilen çok katmanlı bir anlatı izleyiciyle buluşuyor.
Türkiye sanat tarihinde Semiha Berksoy sıklıkla “ilk”ler üzerinden tanımlanıyor. Bir yandan siz de en kapsamlı ilk retrospektifi tasarladınız. Bu sergiyle, “ilk kadın opera sanatçısı” anlatısının ötesinde nasıl bir Berksoy portresi kurguladınız?
Semiha Berksoy, Türkiye’nin modernleşme sürecinin en önemli temsilcilerinden biridir. Opera eğitimini devlet bursuyla Almanya’da tamamlamış, uluslararası opera kariyerini çok erken bir dönemde zirveye taşımıştır. Türkiye’nin ve dünyanın içinde bulunduğu tarihsel koşulların Berksoy’un yaşamını biçimlendirme hâli karşısında, aradığı nefesi resim yaparken bulduğunu söylemek mümkündür. Akademik sanat anlayışının sınırlarını aşan, hayal gücüyle beslenen imgeleri ve özgün kompozisyonları, onu sanat tarihinde biricik bir konuma yerleştirir. Akademinin teknik, form ve kompozisyon gibi kısıtlayıcı çerçevelerine karşı Berksoy, yoğun duygusallığı, özgün anlatımı ve disiplinlerarası diliyle isyankar bir öneri sunar.
Portre ve otoportrelerinde yer alan semboller ve yazılar, yaşam ile ölüm arasındaki ilişkiyi görünür kılarken sanatçının karşılaştığı zorluklara rağmen gösterdiği direnci de yansıtır. Berksoy’un resimlerinde imgeler aracılığıyla çıktığı bu içsel keşif, zaman zaman müzikal bir boyut kazanır; yaşam deneyimlerinin özünü yoğun bir duygusallıkla dışavurur. Türkiye’nin “ilk opera sanatçısı” olarak üstlendiği öncü rol, Berksoy’un kültür ve sanat tarihindeki yerini pekiştirirken, sanatsal pratiği sahne kariyerinin çok ötesine uzanır.
Kendine özgü ikonografisi ve zaman ile üslup sınırlarını aşan resimleri, Berksoy’un iç dünyasını zamansız bir biçimde ortaya koyar. Bu yapıtlar yalnızca sanatsal temsiller değil; sanatçının içsel mücadelelerinin izlerini taşıyan, psikolojik bir derinlik barındıran ve kimi zaman birer şifa alanına dönüşen ifade biçimleridir. Gerçeklik ile sanat arasındaki sınırları silikleştiren Berksoy, yaşamını varoluşun sınırlarının askıya alındığı bir sahneye dönüştürür. Onun pratiğinde gündelik deneyimler dramatik bir anlatıya taşınır; gerçek ile hayal, iç dünyanın yansımaları olarak iç içe geçer. Zengin çağrışımlarla örülü bu eklektik evren, izleyiciyi hafıza ve kimlik üzerine düşünmeye davet eder.
Ayrıca sergi, Berksoy’un kişisel mitolojisini önemli bir eksen olarak ele alıyor. Bu mitoloji sizce bireysel bir anlatının ötesinde, Cumhuriyet dönemi modernleşme tahayyülüne dair Berksoy’un üretken kimliği üzerinden nasıl çoklu sesler, izler taşıyor?
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde doğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık eden ve ülkenin kültürel gelişimine doğrudan katkıda bulunan Berksoy, bir opera sanatçısı olarak Türkiye modernizminin en sembolik temsilcilerinden biridir. Yüksek sanat anlayışının ürünü olan dünyaca ünlü operalar, değer verdiği ve arkadaşlık kurduğu entelektüellerin portreleri, bir kadın olarak otoportrelerindeki benlik algısı ve bunları yansıtma biçimleri, değişen Türkiye’nin imgelerini oluşturur.

Zeliha Berksoy annesinin bu konudaki duruşunu şöyle anlatıyor: “Annem, genç Cumhuriyet kuşağının idealleriyle yetişmişti. Sanatını yalnızca sahnede değil, yaşamının her anında ülkesine hizmet etme sorumluluğuyla bütünleştirdi. Avrupa’da önemli fırsatlarla karşılaşmasına rağmen, Türkiye’den kopmayı hiçbir zaman düşünmedi. Bu bağlılık, sahnedeki gücünü ve eserlerine yansıyan kararlılığını da açıklar. Ankara Operası gibi zorluklarla dolu bir ortamda üretmeye ve sahneye çıkmaya devam etti. Karşılaştığı her engel onun disiplinini ve dayanıklılığını daha da pekiştirdi. İzleyici, resimlerinde ve performanslarında bu içsel disiplini ve yaşam sevgisini her zaman hissedebilir."
Serginin tematik kurgusunda çizgisel bir zaman ilerlemesi yerine daha döngüsel, sahnevari bir yapı hissediliyor. Bu tercih, izleyicinin Berksoy’un çok disiplinli üretimleri ile birlikte sergiyle kurulan deneyimi nasıl etkiliyor?
Semiha Berksoy’un yapıtları ile yaşamı arasında doğrudan bir ilişki vardır. Tiyatro ve ses eğitimine başladığı yıllarda sinema filmlerinde de yer alan Berksoy için sanat, başından itibaren bütüncül bir alandır. Hayata bu perspektiften baktığı düşünüldüğünde, sergisinin de aynı yaklaşımla kurgulanması kaçınılmaz hâle gelir.
Resimlerinde başlangıçta yaşamından ve opera tutkusundan beslenen Berksoy, ilerleyen yıllarda tiyatro ve portre çalışmalarına da daha fazla ağırlık verir. Sergiyi biz de tam olarak bu bakışla ele aldık; operadan beslenen güçlü bir merkezin etrafına, ondan doğarak çeşitlenen diğer tematik başlıkları konumlandırdık.

Berksoy’un sanat pratiği, kadın bedeni, sesi ve otoportre üretimi üzerinden normatif anlayışlara güçlü bir karşı duruş içeriyor. Sergi, bu feminist potansiyeli nasıl ele alıyor ya da yeniden nasıl çerçeveliyor?
Bir kadının sahneye çıkmasının hoş karşılanmadığı bir dönemde tiyatro, sinema ve operetlerde yer alması; kamuda çalışan ilk kadın sanatçı olması, Berksoy’un erken Cumhuriyet döneminde kadının yalnızca bir bedenden ibaret olmadığını, bir birey olarak çok yönlü bir varlık olabileceğini sahnede kazandığı başarılarla kanıtladığını gösterir. Sergi, Berksoy’un üretimleri üzerinden, toplumda kadının yeri ve konumuna dair bu dönüştürücü kazanımları görünür kılıyor.
Son olarak bugünün izleyicisi için Semiha Berksoy’un pratiği sizce en çok hangi güncel sorularla temas ediyor?
Berksoy’un pratiği; kadın bedeninin temsiline yaklaşımı, ana akımın dışında kalan anlatım biçimleri geliştirebilmesi ve akademik estetik anlayışın sınırlarının dışında konumlanmasıyla güncelliğini koruyor. Otoportre ve portreler üzerinden bireysel anlatıyı önceleyen Berksoy, zamansız bir biçimsel dil benimseyerek üretimini çağlar ötesine taşıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Melike Bayık
Bağımsız küratör, sanat yazarı ve akademisyen. Kamusal alan, kentsel adalet, imece, sosyal eşitlik, sürdürülebilirlik ve katılımcı, dayanışma temelli sanat ekosistemleri üzerine çalışmaktadır. AICA Türkiye, CIMAM ve ICOM üyesi olup, sosyo-kültürel ve toplumsal dinamikleri irdeleyen araştırma temelli projelere odaklanmaktadır. Yeditepe Üniversitesi Sanat ve Kültür Yönetimi Programı’nda akademisyen olarak görev yapmaktadır. 2018’den bu yana Eldem Sanat Alanı’nın kurucu danışmanı, 2020’den bu yana Hitay Vakfı ve Koleksiyonu’nun sanat danışmanı ve koleksiyon yöneticisidir. Küratöryel projelerinde akademik araştırmaların önemini gözeterek söyleşi ve seminer programları düzenlemiş, farklı yaş gruplarına yönelik çocuk atölyeleri tasarlayarak eğitsel faaliyetler geliştirmiştir. Akademik, küratöryel ve yazınsal çalışmalarına İstanbul’da devam etmektedir.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.




