
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Sabahın köründe, Seattle’dan Atlanta’ya giden bu uçakta olmayı planlamamıştı ama herkesin hayatında, kapısına dayandığında reddedemeyeceği biri vardır. Onun için bu kişi, Michael Stipe idi. Birkaç yıl önce, evlenerek Seattle’a taşınan Peter Buck’ın komşusu olmak için Courtney ile hemen yandaki evi satın almışlardı. Müziğine büyük bir hayranlık duyduğu R.E.M.’in çevresine böyle dâhil olmuştu. Kızı Frances’in vaftiz babası olan Michael’ın yan koltuğunda, son ayların ruhsal ve fiziksel çöküntüsüyle bir yara kabuğuna dönüştüğünü hissettiği bedenini, R.E.M.’in yeni albümü Monster'ı kaydetmek için kapandığı Crossover Soundstage’e ne demeye sürüklüyordu?
Yarım kalmış bir Avrupa turnesini ölüme çok yaklaştığı anlar takip etmiş; Courtney, grup üyeleri ve yakın arkadaşlarının girişimiyle, istemeyerek yattığı rehabilitasyon merkezinden üç gün sonra kaçarak yine Seattle’a dönmüştü. Michael’ın birkaç gün önce özel bir şoförle kapısına yolladığı uçak biletini alıp duvarına raptiyelemiş, şoförün kapının önünde 10 saat süren ısrarlı bekleyişine rağmen evden dışarı adımını atmamıştı. Yalnız ve gözden uzak kalmak istediğini söylese de kimseyi kendinden uzak tutmayı başaramıyordu. Üzerinde hissettiği kontrol, dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı.
Sadece uyumak, sonsuza kadar uyumak istediği bu nisan sabahının şafağında, Michael yeni bir uçak biletiyle kapıda belirmiş, kendisi bavulunu toplayana kadar da başında beklemişti. Bildiği bir şey olmalı, diye düşündü. Onlarla stüdyoda birkaç gün geçirmek, gerçekten de iyi olabilirdi. Son aylarda hep R.E.M.’inkiler gibi şarkılar yazmak istediğini söylemiyor muydu zaten? Belki de Michael’ın dediği gibi, birlikte müzik yapmalarının zamanı gelmişti. Kendisinin geçerken takılıp düştüğü yollardan ne kadar zarif adımlarla geçtiklerini hatırladı. Başarıyı, kendilerine yapıştırılan sıfatları, on binlerce kişiye çaldıkları konserleri, ünü ne kadar ağırbaşlılıkla taşıyorlardı. Derisine batan oklar, onlara işlemiyordu sanki. İşlemiyor muydu gerçekten? Onu etrafında daireler çizerek dönüp durduğu sarmaldan çıkarmak için ülkenin diğer ucundan buraya dört buçuk saat uçmuş bu adama sormak istedi; “Zamanla geçiyor mu, Michael? Kolaylaşıyor mu?” Yapmadı. Uçağın homurtusuyla uyumayı denedi. Onu da yapamadı.
Michael’ın birkaç saat önce kapıda söyledikleri zihninde dönüyordu: “Hey, bırak gireyim.” O gün duymayı beklemediği bu ses, dünyaya kapadığı kapının öte yanından, hüzünlü bir gitar riff’inin altına gömülü gibi uzaktan seslenmişti ona. Kayıtsız kalamayacağı bir çağrıydı. Bir an, kendi bedenini dışarıdan görüyormuş gibi hissetti. Bir yerlerde bir makas değişiminin gıcırtısı kulağına çalındı. Çantasındaki defteri çıkardı, kırmızı mürekkepli kalemiyle yazmaya başladı:
“Tüm o yıldızlar, tereyağı gibi eriyip damlıyor
Verilen sözler tatlı
Tavalarımızı uzatıyoruz, ellerimizi kaldırıyoruz yakalamak için onları
Yiyip bitiriyoruz, son yudumuna kadar içiyoruz, hepsini, hepsini, hepsini
Hey, bırak gireyim”
Kalemi bırakıp yazdıklarını birkaç defa okudu. Belki Michael bunlardan bir şey çıkarabilirdi. Yarın birlikte stüdyoya gireceklerdi. Belli belirsiz bir heyecan dalgası geçti vücudundan. Ben ve onlar, diye düşündü. Vay canına. Bunun gerçek olduğuna inanmak için defterine yarının tarihini not düştü: “R.E.M. ile stüdyo. 6 Nisan 1994.”
R.E.M. solisti Michael Stipe, yakın arkadaşı Kurt Cobain’in giderek kötüleşen durumuna müdahale edebilmek için onunla kayıt yapmak istediğini söyleyerek Seattle’daki evine şoförüyle bir uçak bileti göndermiş fakat Cobain, şoförün kendisini saatlerce beklemesine rağmen evinden ayrılmamıştı. Cobain bu olaydan bir süre sonra, 5 Nisan 1994’te hayatına son verdi. Michael Stipe haberi aldığında R.E.M. ile Monster albümünü kaydediyordu. Kurt Cobain’e bir ağıt olarak yazılan Let Me In, stüdyoda birdenbire ortaya çıktı ve ortaya çıktığı anki hâliyle Monster albümünde yer aldı. Grubun gitaristi Mike Mills’in kayıtta çaldığı gitar, Courtney Love’ın Cobain’in ölümünden sonra Peter Buck’a hediye ettiği Fender gitarıydı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Hayalle gerçek arasındaki ince çizgide göğe bakmaya ve yeni hikâyeler anlatmaya devam ediyoruz. Tüm kara bulutlara rağmen.
03 Nis 2021

YAZARLAR

Artemis Günebakanlı
Duende müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
“Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar” başlıklı sergi, 212 Photography Istanbul’un 2026 edisyonunda Erbak ailesinin üç kuşağının seyahat tutkusu ve fotoğraflarını biraraya getiriyor. Nuri Z. Erbak (1914), Mehmet H. Erbak (1950) ve Ceylin Erbak Aytekin’in (1988) dünyanın farklı noktalarında çektiği kareler, 1930’ların Mısır ve Japonya’sından Tibet’e, Antarktika’ya uzanıyor. Bu arşivin nasıl oluştuğunu fotoğrafçı, yazar ve Erbak ailesinin üçüncü kuşak temsilcisi Ceylin Erbak Aytekin ile konuştuk.

Ela Lee, kendi hayatından izler taşıyan ilk romanı Ceyda’da, dışarıdan kusursuz görünen hayatı bir cinsel saldırının ardından parçalanan Türk-Koreli genç avukat Jade’in hikayesini anlatıyor. Rıza, adalet, göçmenlik, aile, başarı baskısı ve suçluluk duygusu etrafında ilerleyen roman, Jade’in başına gelenlerden çok, yaşadıklarının ardından kendisi ve kurduğu hayatla yeniden yüzleşmesine odaklanıyor.

1960’ların başında Sirkeci’den Almanya’ya giden trenlere binenler birkaç yıl çalışıp dönmeyi düşünüyordu. Ama bavullarda yalnızca eşya değil, dil ve kültür de taşındı. Bekir Yıldız’dan Aras Ören’e, ‘Emine’ Sevgi Özdamar’dan Fatma Aydemir’e uzanan 60 yılı aşkın edebiyat geleneği “misafir işçi”nin Almancayı nasıl içeriden dönüştürdüğünü ve sonunda o dili kendi evi hâline getirdiğini anlatıyor.

İsviçreli sanatçı Ugo Rondinone, İstanbul’daki ilk kişisel sergisi "the sun and the mountain"da neon renkli taş heykellerini gün doğumu ve gün batımı suluboyalarıyla buluşturuyor. Dirimart Dolapdere’de 8 Kasım’a kadar görülebilecek sergi, dağların dikeyliğiyle ufkun yataylığını karşı karşıya getirerek insanın doğayla kurduğu ilişkiyi ele alıyor.

Lukas Dhont’un Cannes’ın ana yarışmasında prömiyerini yapan üçüncü uzun metrajı "Korkak", Emmanuel Macchia ve Valentin Campagne’a En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı. Dhont ile festivalde biraraya geldiğimizde ilk kez bir savaş filmi yapmasından, daha büyük bir ölçekte çalışmaktan ve filmin çıkış noktasındaki fikirlerden konuştuk.




