Balenciaga’nın Piccioli’yle birlikte izleyebileceği yeni yön, moda dünyasının bugün tartıştığı kimlik, aidiyet, toplumsal cinsiyet, kültürel miras ve sürdürülebilirlik gibi meselelere verilen düşünsel bir yanıt gibi okunabilir. Bu kavramlar artık yalnızca koleksiyon notlarında değil, showroom’lardan dijital kampanyalara kadar modanın her alanında kendini hissettiriyor.
Sessizlikle konuşan moda: Balenciaga’da Piccioli dönemi

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
“Şiir gibi, moda da sessizlikle konuşabilir.”
Pierpaolo Piccioli
21. yüzyılın dijitalleşmiş moda evreninde, özellikle sosyal medyanın getirdiği tektipleşme, hız ve görsel doyumsuzluk; markaların tasarımlarında da derin bir krize yol açıyor. Moda artık yalnızca giyilen değil, “görülen”, “paylaşılan” ve en önemlisi “tüketilen” bir deneyim. Bu ortamda özgünlük de yerini algoritmaların yönlendirdiği bir "tekrar ekonomisi"ne bırakıyor.
Bugün pek çok modaevi, haute couture’ün doğasından gelen yavaşlığı ve zanaatkarlığı yeniden keşfetmeye yöneliyor. Bu yönelim sadece nostaljik bir arayış değil; aynı zamanda post-endüstriyel çağın hız, aşırılık ve yüzeysellik kültürüne karşı verilen etik ve estetik bir karşı duruş.
Bu dönüşümün en sembolik örneklerinden biri bugün Balenciaga’da yaşanıyor. Valentino’nun 25 yıllık vizyoner tasarımcısı Pierpaolo Piccioli, Balenciaga’nın yeni kreatif direktörü oldu. Bu atama, yalnızca Demna’nın bıraktığı mirası devralmakla kalmıyor, aynı zamanda Balenciaga’nın kimliğinde bir yeniden yapılanma sürecine girdiğinin de açık bir göstergesi.
Cristóbal Balenciaga ve sessiz devrimin kökleri
Cristóbal Balenciaga, 1917 yılında İspanya'nın San Sebastián kentinde kendi adını taşıyan modaevini kurduğunda, aynı zamanda sessiz ama derinden bir estetik reform başlatmıştı. 1937'de Paris'e taşınan Balenciaga, haute couture’ün katı kurallarını teknik ustalık, mimari duyarlılık ve kültürel mirasla yeniden yazmıştı.
Özellikle İspanya İç Savaşı ve onu takip eden İkinci Dünya Savaşı dönemlerinde Balenciaga'nın tasarımları, savaş sonrası toplumun estetik ihtiyaçlarına bir cevap olma amacını da güdüyordu. Maskülen omuz yapıları, militer etkilerle şekillenen formlar, savaş sonrası kadının güçlenen sosyopolitik konumuna mimari karşılıklar sundu. Bu dönemdeki tasarımlar, dönemin travmalarına karşı birer görsel ve bedensel hafıza aracı olarak konumlandı. Balenciaga’nın koleksiyonlarında flamenkonun ritmik kıvrımları, boğa güreşi kostümlerinin teatral yapısı, Katolik ikonografinin dramatik örtücülüğü ve İspanyol aristokrasisinin zarafeti yerel referanslar olarak görünürlük kazandı.
Onun estetik dilinde süsleme geri çekilirken, yapı ve form ön plana çıktı. Moda tarihçisi Suzy Menkes’in deyimiyle:
“Cristóbal Balenciaga yalnızca bir terzi değil, kumaşın heykeltıraşıydı.”
Bu yüzden Balenciaga'nın modası bağırmazdı; şekliyle düşünür, kumaşıyla konuşurdu. Modernizmin biçimsel kodlarını gelenekle kaynaştırarak ortaya çıkardığı bu sessiz devrim, bugün Piccioli gibi bir tasarımcıyla yeniden gün yüzüne çıkıyor.
Estetik rejimlerin dönüşümü: Couture’den politikaya
Piccioli’nin tasarım pratiği, moda kuramında sıkça başvurulan Jacques Rancière’in “estetik rejimler” kavramı üzerinden okunabilir. Rancière’e göre estetik rejimler, sanatın neyin görülebilir, temsil edilebilir ve düşünülebilir kıldığına dair sistemleri belirler. Piccioli’nin modaya yaklaşımı bu bağlamda duygusal modernizm ve şiirsel zanaatkarlık olarak tanımlanabilir.
Valentino’daki “Pink PP” koleksiyonuyla yalnızca bir renk sunmakla kalmamış; aynı zamanda queer, kadın ve etnik beden temsillerini merkezine alan politik bir söylem kurmuştu. Bu temsil, estetikle siyaseti, sessizlikle gücü yan yana getiren bir poetik yapı kuruyordu. Balenciaga’da yankılanan bu sessizlik, ironiden arınmış ama politik anlamdan yoksun olmayan bir şiirselliğe evriliyor.
Demna ile post-ironik dönem ve kültürel şok estetiği
2015 yılında kreatif direktörlük görevine gelen Gürcü tasarımcı Demna, Balenciaga’da radikal bir paradigma değişimi yarattı. Post-Sovyet estetik, kapitalizm eleştirisi, distopya, ironik çöküş estetiği gibi temalarla örülü bu dönem, lüks modanın geleneksel sınırlarını alt üst etti. Yıpratılmış denimler, çöp poşetine benzeyen çantalar, sahte çanta replikaları ve devasa siluetler yalnızca görsel bir şok değil, aynı zamanda toplumsal bir hiciv aracıydı.
“Modada radikal olmak yalnızca tasarımı değil, onun bağlamını da dönüştürmektir” diyen Valerie Steele’den ilhamla, Demna da bağlamı dönüştürdü.
Demna döneminin bir diğer stratejik boyutu ise, kültürel figürlerle kurduğu ittifaklar oldu. Kanye West (Ye) ile geliştirilen yakın ilişki, Balenciaga’nın yalnızca bir modaevi değil, aynı zamanda medyatik bir güç olarak da konumlandığını gösterdi. Ye'nin sahip olduğu dijital çağ ikonografisi ve medya etkisi, markaya kültürel sermaye transferi sağladı. Aynı biçimde, Kim Kardashian’ın defilelerde ve kampanyalarda öne çıkarılması, moda ile hiper-gerçeklik arasında bir köprü kurdu.
Bu süreç, Jean Baudrillard’ın “hipergerçeklik” kavramı üzerinden okunabilir. Balenciaga, bu popüler figürleri yalnızca kampanya yüzü olarak değil, aynı zamanda toplumsal temsil rejimlerini kıran post-ikonlar olarak yeniden tanımladı. Moda yalnızca kıyafetle değil; medya, magazin ve algoritmalarla şekillenmeye başlamıştı.
Ancak bu dönem, aynı zamanda "aşırılık yorgunluğu" da doğurdu. Moda, görsel bir şok üretme yarışına dönüşürken içeriğin kendisi arka planda kalmaya başladı. Tam da bu noktada Piccioli gibi bir figürün gelişiyle Balenciaga’da duyusal, yavaş ve düşünsel bir dönüşümün temelleri atılıyor.
Epilog: Moda, hafıza ve düşünce arası bir köprü
Piccioli'nin öngördüğü “yeniden kurgulanan couture”, hem Cristóbal Balenciaga’nın sessiz devrim mirasını hem de çağın kırılgan duyarlılıklarını biraraya getiriyor. Bu birleşim, modanın yalnızca estetik değil, aynı zamanda etik bir deneyim olarak da nasıl yeniden inşa edilebileceğini gösteriyor.
Zira moda, “Moda yalnızca ne giydiğimizle değil, nasıl düşündüğümüzle de ilgilidir” diyen Roland Barthes'ın da söylediği gibi yalnızca bedeni giydiren bir uğraş değil; aynı zamanda tarihsel hafızayla, kültürel temsil rejimleriyle ve epistemolojik sorgulamalarla örülü bir söylem alanıdır. Bu nedenle, moda ile kültür arasındaki etkileşim, yüzeysel bir estetik yakınlıktan ziyade, karşılıklı olarak birbirini kuran ve dönüştüren ontolojik bir ilişkidir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Yaren Serra Akgün
Brand Partnerships

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Çalışma hayatında sıcak hava dalgalarına maruz kalınan aylar için talep edilen haklar, Birleşik Krallık’ta “Heat Strike” (Isı Grevi) eylemleriyle karşılık buluyor. Avrupa genelinde henüz bağlayıcılığı olan yasal bir ortak düzenleme bulunmazken Yunanistan, İtalya, İspanya ve Belçika’da "azami çalışma sıcaklığı" yasalarla belirlenmiş durumda. Tarihinin en sıcak yazlarından birini yaşayan Birleşik Krallık’ta sendika ve aktivistler, bu hak için mücadeleyi yükseltiyor.

Pratiklerimizi takip ettiğimiz ve paylaştığımız sosyal uygulamalar, performans toplumunun arayüzleri mi? Duolingo, Strava ve benzeri uygulamalar, yalnızca alışkanlıklarımızı takip etmeyi sağlamıyor; gelişimi görünür ve paylaşılabilir kılarak kimlik kurma biçimimizi de dönüştürüyor olabilir.

Üniversite kavramı aşınsa da ona duyduğumuz ihtiyaç canlı. Gençlerin erteledikleri hayatı deneyimledikleri, insanlaştıkları, dünyaya dair tavır geliştirdikleri, beceri seti, düşünme biçimi, formasyon edindikleri kurumsal anlamda kavramın altını dolduran üniversite olanaklıdır. İhtiyacımız, yönümüz, kutup yıldızımız hâlâ özerk üniversitedir.

Fransa ve İspanya’da etkili olan orman yangınları sadece aşırı sıcaklık ve güçlü rüzgarla değil, alevlerin oluşturduğu sıra dışı bir hava olayıyla da büyüyor. NASA’nın “ateş püskürten ejderha” olarak tanımladığı, bilimsel adı “pyrocumulonimbus” olan ateş bulutları, çok büyük ve yoğun yangınların oluşturduğu aşırı sıcak hava, duman, kül ve nemin atmosferin üst katmanlarına doğru hızla yükselmesiyle oluşuyor. Prof. Dr. Doğanay Tolunay, “Bu bulutlar, büyük yangınlarda 12 kilometreye kadar yükselebilir. Bu kritik bir eşik çünkü uçaklar da o seviyelerden geçiyor” diyor.

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.




