Tarsem ile 'The Fall' ve hikaye anlatıcılığı üzerine

Yıllar sonra restore kopyasıyla MUBI’de yayınlanacak The Fall'un yaratıcısı Tarsem ile filmi ve hikaye anlatıcılığı üzerine konuştuk.
Tarsem ile 'The Fall' ve hikaye anlatıcılığı üzerine

27 Eylül - Odeabank - Duende
Odeabank ile birlikte

Yatırımlarınıza yön vermek için Odea Radyo’ya kulak verin Türkiye’nin 24 saat müzik yayını yapan ilk ve tek banka radyosu Odea Radyo , yatırımlarınızı doğru değerlendirmeniz için rehber niteliğinde programları ve sesli yatırım makalelerini, yerli-yabancı müzik seçkileriyle buluşturuyor. Odea Radyo’da neler var? Berrak Güler ile Sendromsuz Pazartesi : Odea Hazine Operasyon Türev Ürünler Kıdemli Uzmanı Berrak Güler ile her pazartesi 09.00’da yeni haftaya iyi müzikle başlayın. Yatırım Üçgeni : Yatırım dünyasının düşündüğünüz kadar karmaşık olmadığını her pazartesi 17.00’de, deneyimli Odeabank bankacılarıyla keşfedin. Güzem Yılmaz Ertem ile Yatırım Odaklı Podcast : Yeni yatırımlara atılmak ve varolan yatırımlarınızı değerlendirmek için ekonomi gazetecisi Güzem Yılmaz Ertem, uzman konuklarıyla Odea Radyo’da. Murat Babalık ile Muhtelif : Odea’nın Ticari Bankacılık Şube Yönetimi Müdürü Murat Babalık her çarşamba saat 16.00’da indie, soul, jazz ve funk seçkileriyle sizlerle. Sena Durmaz ile Veni Vidi Listen : Odea’nın Kurumsal İletişim ve Pazarlama Müdür Yardımcısı Sena Durmaz, gezip gördüğü yerleri her perşembe 16.00’da sizlerle paylaşıyor. Teoman Aydınlı ile Ne İzlesem? : Odea’nın Operasyon Direktörü Teoman Aydınlı ile haftalık dizi ve film seçkileri her cuma saat 16.00’da. Çiçek Cora ile Klasik Müzik Saati : Odea Hazine Satış Direktörü Çicek Cora’dan klasik müzik seçkisi her pazar 11.00’de. Odea Radyo ’yu Karnaval uygulamasından ve www.odeabank.com.tr’den dinleyebilir, programlarla ilgili detaylı bilgi ve tekrar günlerine buradan ulaşabilirsiniz.

Daha fazlasını öğren →

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

2008 yılında, sinema ve ödül sezonu heveslisi bir üniversite öğrencisiyken, takip ettiğim Oscar blogları ve sinema siteleri bir film konusunda ikiye bölünmüştü: 2006’da Toronto Film Festivali’nde prömiyeri yapıldıktan sonra bir türlü dağıtım olanağı bulamayan The Fall, sessiz sedasız bir şekilde az sayıda salonda gösterime girmişti. 

İzleyenlerin çoğu filme bayılsa da film yeterince kişinin izleyebileceği erişilebilirliğe ulaşamıyordu. Değeri bilinmemişti. Ben, Sabancı Üniversitesi Sinema Kulübü’nün geleneksel Sinema Maratonu için pijamalarımla yolunu tuttuğum sinema salonunda, gecenin bir yarısında tanıştım The Fall ile. Beethoven’ın çok sevdiğim 7. Senfonisi'nin eşlik ettiği, siyah-beyaz, dramatik ve ağır çekimdeki sahnenin ardından içine çekildiğim büyülü dünya, uykulu gözlerimi açınca, bugüne dek yapılmış en “güzel” filmlerden birini izlediğime emin olmuştum. Hikaye anlatıcılığının gücünü hissettiren, görselliği farklı bir boyutta bir filmdi The Fall. 

The Fall | Kaynak: MUBI

Tarsem Singh (ya da kısaca Tarsem) imzalı film, Hollywood’da sessiz sinema yıllarında sette geçirdiği kazanın ardından hastaneye yatırılan bir dublörün burada küçük bir kızla arkadaşlık kurmasını ve ona anlattığı fantastik hikayeyi merkezine alıyor. Filmin alametifarikası, çekimlerinin onlarca ülkenin kusursuz güzellikteki mimari, tarihî ve doğal güzelliklerinin fon oluşturduğu gerçek mekanlarda yapılmış olması. 

  • The Fall şimdi, yıllar sonra, hak ettiği yaygın dağıtım imkanına MUBI’nin girişimiyle kavuşuyor ve restore edilmiş kopyasıyla gösteriliyor.

İki ay önce, Locarno Film Festivali’ndeki, yaklaşık 20 yıl sonra ekibi biraraya getiren özel gösterimin hemen öncesinde İsviçre’ye bağlanıyorum. Karşımda en sevdiğim, defalarca izlediğim o filmin yönetmeni ve sımsıcak karşılaması var:

- Merhaba, ben Emre, İstanbul’dan.
- Harika bir şehir!
- Evet ama keşke orada olsaydım. Locarno’dasın değil mi, gösterim bu akşam?
- Evet. Sen de atla uçağa, hâlâ 6 saatin var.
- Keşke; The Fall tüm zamanların en sevdiğim filmlerinden biri çünkü.
- Seni seviyorum, benimle evlenir misin? (Kahkahalar) Son 20 yıldır ben herkese bunu söylüyorum ama kimse bana bunu söylemiyor.

Çalışma masamda hazır bulunan DVD’yi kameraya yaklaştırıyorum: “İnanmayacaksın ama çalışmaya başladığımda bu kendi paramla aldığım ilk DVD’lerden biriydi. O yüzden içtenlikle söylüyorum, The Fall hakkında söyleyeceklerini duymak benim için gerçekten çok özel.”

Zamanımız çok kısıtlı; sormaya başlıyorum:

The Fall’u bu kadar sevmemin başlıca nedeni hikaye anlatıcılığına dair en iyi filmlerden olması ve sen de büyük bir hikaye anlatıcısısın bana kalırsa. Sadece The Fall’da değil, diğer filmlerinde ve reklam filmlerinde de… Kendini daha çok bir sinemacı olarak mı görüyorsun yoksa hikaye anlatıcısı olarak mı ya da zaten bu ikisinin birlikte olması gerektiğini mi düşünüyorsun?

Yani, tüm hikaye anlatıcıları sinemacı değildir ama tüm sinemacılar hikaye anlatıcısıdır. Hikaye anlatmanın farklı araçları vardır, film yapmak da görsel bir hikaye anlatma aracıdır. Bir yandan da bazen Tarantino gibi insanlar çıkagelir, diyalogları o kadar altın değerindedir ki hikaye anlatımının özel bir görselliğe ihtiyacı kalmaz. Tabii ki onun filmleri de görseldir ama diyalog o kadar güçlüdür ki…

Ben Himalayalar’ın eteklerinde yatılı bir okulda büyüdüm, tatillerde o sırada İran’da olan babamın yanına gider ve bilmediğim bir dilde televizyon izlerdim. Yani aslında çocukken izlediğim tüm filmler benim için sessiz filmlerdi. Filmleri görsel olarak algılıyor ve çoğu zaman yanlış anlıyordum. Bir film komedi mi değil mi onu bile anlayamadığım olurdu. Ben böyle büyüdüm. Bu yüzden bu işi yapmaya karar verdiğimde daha çok görsel bir altyapım vardı. Müzik videoları ve reklam filmleriyle başladım. Görselliği ön planda tutan bir dil benim için biraz da sürüncemeye bırakmanın bir yoluydu. Senaryo yazmayı hiç sevmem. Yazmak birçok insan için doğal bir yetenek ama benim için çok uzun zaman alıyor. Sadece anlatmak istediğim hikayenin yapısını kurmak bile… Görsellik ve görsel hikaye anlatıcılığı benim için bir çözüm yolu.

The Fall | Kaynak: MUBI

Hindistan kökenlisin ve tahmin ediyorum ki bu kadar büyük bir kültürün ve tarihin görsel detayları senin için ilham kaynağı olmuştur, oluyordur. Öte yandan The Fall, Los Angeles’ta geçiyor ya da örneğin Mirror Mirror’da bir Grimm masalını ödünç alıyorsun. Sözümona “Batı” ve “Doğu” stili hikaye anlatıcılığı arasında ne gibi farklılıklar görüyorsun?

Temel farklılık “Doğu” tek bir yer değilken, “Batı”nın gitgide tek bir yer hâline gelmeye başlamış olması. Bu yüzden Fransa’nın ya da İtalya’nın sinemasının pratikte ölmeye başladığını düşünüyorum. Hollywood’un benimsediği aynı etkileşim kurallarını benimsiyorlar. Benzer bir sinema diliyle filmler yapmaya başladıkça ve insanlar Hollywood filmlerinin kalıplarının ithal edilmesine razı oldukça yerel endüstrinin ölmesi, Hollywood’un sizi ezmesi normal. Hollywood’a karşı hayatta kalabilen iki yerel endüstri de “Doğu”da: Biri Hindistan, diğeri de Çin, çünkü tamamen farklı bakış açılarına, tamamen farklı etkileşim kurallarına sahipler. Biliyorsun, Hindistan’da gerçekten ciddi bir durumla karşı karşıya olabilirsin ama bu bir köpeğin flashback’ini izlemene engel değildir [Disco Dancer (1982, Babbar Subhash) filminden söz ediyor]; Çin’de ise dövüşür, uçar ve biraz daha dövüşürsün ve bu ciddi bir sinemadır. “Batı”da bunu bulamazsın. 

“Batı” şimdilerde mitolojiden beslenmeye ya da MARVEL ya da DC gibi evrenler yaratmaya çalışıyor. Süper kahraman filmlerinin ikinci, üçüncü ya da dördüncüsü çok daha iyi iş yapıyor çünkü belli bir insanın neden uçtuğunu anlatabilmek için uzun bir zamana ihtiyacın var. 

“Bu adam uçuyor çünkü başka bir gezegenden geliyor,” “Zayıf noktası mı? Başka bir gezegenden bir taş parçası.” Onu hazırlayıp Dünya’ya indirene kadar bir saatin çoktan dolmuş ve hikaye anlatacak az zamanın kalmış oluyor. Asıl eğlenceyi ikincisine, üçüncüsüne saklamak zorunda kalıyorsun. “Doğu”da buna ihtiyacın yok: “Bu adam yüzüğüyle kurşunları durdurabilir, düşmanlarını vurabilir çünkü o Amitabh Bachchan!” diyebilirsin. Başka bir gezegenden gelmesine gerek yoktur. Benzer bir durum Çin için de geçerli. “Doğu” sineması hayatta kalmayı başardı çünkü farklı bir gerçeklikleri var.

“Batı” dünyasının geri kalanı Hollywood’un kalıplarını o kadar kolay benimsiyor ki sinemaları çok zarar gördü. Bu ülkelerden çıkan harika bağımsız film yapımcıları olmadığını söylemiyorum tabii ama Çin’deki ya da Hindistan’daki yönetmenlerin yaptığı gibi yerel bir ticari atılımdan söz etmek mümkün değil.

The Fall | Kaynak: MUBI

Tüm işlerinde kostüm tasarımı büyük önem taşıyor ve bunda Eiko Ishioka’nın katkısı çok büyük sanıyorum. Nasıl tanıştınız?

Okuldayken, sınıf arkadaşım ve oda arkadaşımla beraber Eiko Ishioka’ya hayrandık. 1970’lerde Japonya’da reklam filmleri yapıyordu, çoğu işini göremiyorduk ama hakkında okuyorduk. “Batı”ya gelip Dracula’nın (Bram Stoker’s Dracula (1992, Francis Ford Coppola)) kostümlerini yaptıktan sonra The Cell’de birlikte çalışmak için savaş verdim. O zamanki kız arkadaşım bana “Sanırım arkadaşın Nico ve Eiko birlikteler” dedi. O zaman Nico’nun onun için çok genç olduğunu düşünmüştüm ama gerçekten birlikteydiler.* Bu birliktelik benim için altın değerinde oldu. 

Eiko hayatım boyunca tanıştığım en özgün zihinlerden biriydi. Genelde, özellikle reklamcılıkta, büyük ve kalıpların dışında düşünen birini alıp dizginlemeyi tercih ederler. Vasat bir insanı alıp “Şimdi kalıpların dışında düşün” demek mümkün değildir. Kilise de hiçbir zaman vasat bir adama gidip “İstediğimizi yap” dememiştir. Düşüncelerine aykırı olduğunu bildikleri bir sanatçıya gidip hoşlarına gitmeyen kısımların üstünü boyamasını istemek daha kolaydır. Eiko için kutunun dışından söz etmek mümkün değildi çünkü o kutunun ne olduğunu bilmiyordu. Yaptığı her şey sıradışıydı. Ayrıca çok esnekti. Düşündükleri ve kuralları benimkilere benziyordu; birbirimize güveniyorduk. Çoğu insanın The Fall’u beğenmemesinin nedeni de Eiko’yla paylaştığımız bu özelliklerimiz. Arabayı eşeğin önüne koyduğumu söylediler. Hikaye anlatımının görsellikten önce gelmesi gerektiğini söylediler. Bu kuralı kim koyuyor ki? Bu film özelinde bu kural bana ters geldi. Kafamda imajlar vardı ve bir çocuk bana bir hikaye anlattı. Bunları elimden geldiğince birbirine uydurmaya çalıştım.

*Eiko Ishioka, The Cell ve The Fall dahil birçok filmin yapımcısı olan Nicholas Soultanakis ile 2011’de evlendi. Sanatçı 2012’de, 73 yaşında hayatını kaybetti.

The Fall | Kaynak: MUBI

The Fall’da tüm bunlara ek olarak adeta dünyanın mimari harikalarının bir geçit törenini izliyoruz. Bir insan evladı buna nasıl cesaret eder. Ne düşünüyordun?

(Gülüyor.) Gençliğin verdiği cesaret diyeyim.  

Elinde önceden belirlenmiş bir liste var mıydı?

Vardı. Lokasyonları belirlemek için 17 yıl harcadım. Tüm bu ülkelerde reklam çekimleri yapma tekliflerini kabul ettim ve oralardaki insanlarla iyi ilişkiler kurdum, iyilik isteme hakları biriktirdim. Günü geldiğinde tüm bu yerlere geri döndüm ve elimden geldiğince bu iyilik isteme haklarımı kullandım. Benden tavsiye, eğer Godfather değilsen iyilik istemek için çok uzun süre bekleme. Çünkü zamanı geldiğinde birçok insan sektörden ayrılmıştı. Ama bazıları da ayrılmamıştı ve mekanlar da hâlâ oradaydı. Hepsine geri döndüm, çekim yapmak için çok zor yerlerdi, çok nadiren çekim yapılabilmiş yerlerdi. Belki de bu yüzden insanlara çok yabancı, çok farklı gözüküyorlar. Telefonla çekim yapmadığın sürece çok ağırsındır. Kamyonlarını nereye park edeceksin? 50 kişi nerede yaşayacak? Benim umrumda olmadı, tek yolu o mekanlara tekrar gidip orada çekim yapmaktı. Sadece şunu söylüyordum: “Bunun zor olduğunu biliyorum ama bunu burada yapacağız.”

İyi ki de yapmışsın… Çok teşekkürler!

The Fall, bugün MUBI’de yayınlandı.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

DuendeDuende
∙

BÜLTEN SAYISI

🦸 Tarsem söyleşisi, Coppola’nın hayali

The Fall’un yönetmeni Tarsem Singh ile söyleşi, Aslı Ildır'dan Megalopolis eleştirisi.

27 Eyl 2024

Odeabank ile birlikte
Megalopolis | Kaynak: Bir Film

YAZARLAR

Emre Eminoğlu

Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Ayvalık Uluslararası Film Festivali: Ayvalık’ı farklı kılan nedir?

14–20 Eylül tarihleri arasında düzenlenen ve medya sponsorları arasında yer aldığımız Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ne; değişen alışkanlıkları, süren samimiyeti ve bu yılın filmleri üzerinden baktık.

Emre Eminoğlu

·

25 Eyl 2026

Ayvalık Uluslararası Film Festivali: Ayvalık’ı farklı kılan nedir?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: Büyük yaslara sessizce eşlik edecek kitaplar

Bazen insanın ihtiyacı, acısına bir cevap bulmak değil, o acının içinde bütünüyle yalnız olmadığını bilmektir. Belki kitapların yapabileceği şey de tam burada başlıyor. Acıyı dindirmek değil, çünkü bazı acılar dindirilemeyebilir. Bir kaybı anlamlandırmak ya da ona teselli olacak birkaç güzel cümle bulmak da değil; yalnızca insanın acısının yanında sessizce bulunmak.

Aslı Perker

·

25 Eyl 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: Büyük yaslara sessizce eşlik edecek kitaplar
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Arkas Sanat ve Centre Pompidou’nun beş yıllık işbirliği: Lumina: Renk ve Işık Sanatı

Arkas Sanat ve Centre Pompidou işbirliğinin ilk sergisi “Lumina: Renk ve Işık Sanatı”, 26 Eylül’de Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde açılıyor. Beş yıllık işbirliği kapsamında düzenlenecek 10 serginin ilkini ve bu uzun soluklu buluşmayı Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, Arkas Sanat Direktörü Müjde Unustası ve Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon’dan dinledik.

Burcu Dimili

·

25 Eyl 2026

Arkas Sanat ve Centre Pompidou’nun beş yıllık işbirliği: Lumina: Renk ve Işık Sanatı
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Yıldız Tozu | Sinemanın emekçisi, filozofu ve delisi: Werner Herzog

“Verilere dayalı gerçek, muhasebeciler içindir” diyen ve sadece nesnel gerçeği beyazperdeye yansıtmakla yetinen sinema anlayışını aşağılayan Werner Herzog'un çektiği tüm filmlerde, kurgu ve belgesel iç içe geçer. Her bir film projesi, lideri Herzog olan ekibin görevidir ve görev yerine getirilecektir. Görev süresince tüm ekip “dışarıdan gangsterler gibi görünüp, içlerinde papaz cübbesi giymiş azizler gibi” adanmış olacaktır.

Mehmet Sindel

·

24 Eyl 2026

Yıldız Tozu | Sinemanın emekçisi, filozofu ve delisi: Werner Herzog
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Camilla Barnes ile sohbet: Korkuyla başa çıkmanın zarif yoludur mizah

Filozof Jonathan Barnes'ın kızı ve İngiliz yazar Julian Barnes'ın yeğeni Camilla Barnes, ilk romanı "Her Zamanki O Öldürme Arzusu"nda İngiltere'den Fransa'ya göç etmiş bir ailenin üç kuşaklık öyküsünü anlatırken zarif ve alabildiğine mizahi bir dil kullanıyor. Barnes’la, bu güçlü edebiyat ve felsefe geleneğinin içinde kendi sesini bulmayı, İngiltere’den Fransa’ya göçü, aile içindeki iktidar ilişkilerini, kuşak çatışmalarını ve yaş almayı konuştuk.

Soner Can

·

24 Eyl 2026

Camilla Barnes ile sohbet: Korkuyla başa çıkmanın zarif yoludur mizah