Ters yöne doğru: Beatrice Dillon

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Elimde José Saramago’nun Defterler kitabı var. Amacım, bir süredir zihninin içindeki Orta Çağ'da yolculuk ettiğim Umberto Eco’nun bu kitap için yazdığı ön sözü okumak. İki yazarın arasındaki bağa bir kez daha Eco’nun kaleminden bakmak istedim. Eco, Saramago üzerinden birazdan onun zihninde yürüyüşe çıkacak okuyuculara şöyle sesleniyor: “İşte bakın şimdi bir blog yazmaya başladı; şuna buna çatıyor, polemikleri üzerine çekiyor, aforoz ediliyor -söylenmemesi gereken şeyleri söylediği için değil, sözleri tartma konusunda zaman yitirmediği için- ve olasılıkla bunu da özellikle yapıyor.” Pek çok prodüktörün araştırmaktan çekineceği ses dalgaları arasında dolaşmaktan keyif alan Beatrice Dillon, tıpkı Saramago gibi başkaları tarafından sınırları tanımlı alanlarda yaratıcılığını ortaya çıkaran Londra merkezli bir prodüktör. Müziğini "kurgusal gölge dünyası" olarak tanımlayan Dillon’a, bunun edebiyattaki yaratıcıları Umberto Eco ve José Saramago’nun dürtüleriyle yaklaştım. Merak eden herkes aşağıya davetli.
İlk tutku: Sanatçıların müzikle kurdukları bağı anlamlandırmak için olabildiğince geçmişten başlamayı tercih ederim. Söz konusu Beatrice Dillon olduğunda ilk durağım onun 11 yaşında başından geçen bir anısı oldu. O dönem, daha sonra mutfak kapısından giriş yapacağı BBC Radio’da Motown’dan çıkan hit şarkıların nasıl üretildiğinin anlatıldığı bir programı ilgiyle takip ettiğini ve notlar tuttuğunu hatırlayan Dillon, birilerinin çıkıp kayıt sürecine dair tüm unsunlardan bahsetmesinden çokça etkilendi. “Hayal gücümü arttırdı. Çünkü birileri size yürüyeceğiniz yolu tecrübe ederek anlattığında gerçekten güçlenmiş hissedebilirsiniz. Müzik üretmek kadar, kayıtların nasıl ortaya çıktığıyla da ilgilendim.” sözlerinde Dillon’un müzik etrafında oluşturduğu ilk tutkuyu görmek mümkün. Bu tutku, sonradan takıntı seviyesinde dolaşan organik ve sentetik sesleri birleştirme arzusuna dönüştü.

Binlerce plak arasında: En sevdiği şarkıları bir araya getirmenin iyi bir yolu olduğunu düşünerek satın aldığı Yamaha SU10 sampler sayesinde müzik üretimine dair ilk adımını pek de farkında olmadan atan Beatrice Dillon’un hafızasında, o dönem yapılabilecek en iyi ses kolajını Endtroducing albümüyle yaptığı için DJ Shadow’a çok kızdığına dair bir anı bile var. Çocukluğundaki kaset toplama heyecanını gençlik yıllarında plaklara yönlendiren Dillon, uzun bir süre Sounds Of The Universe ve Rat Records dâhil olmak üzere Londra'daki çeşitli plak dükkânlarında çalıştı. Bu işlerde zamanının yüzde doksanının boş bir dükkânda geçtiğini itiraf eden Dillon, günlerinin çoğunu binlerce plak arasından en çok hoşuna gidenleri bulmaya harcadı. Bu sayede henüz 20'lerinde hatırı sayılır bir plak koleksiyonunun da sahibi oldu. Onca mükemmel kaydı dinledikten sonra yapılmamışı arama motivasyonunu bulamayan Dillon, baskıladığı üretim tutkusunu, elindeki seçkin plakları kendi tarzıyla sunduğu bir radyo programına dönüştürdü. Bu da onun dört yıl süren NTS Radio macerasını başlattı.
Tuhaf beğeniler: Her ne kadar Beatrice Dillon, “Görsel bir düşünür olsam da bir şeyleri yapısızlaştırmakla ilgileniyorum.” sözleriyle Chelsea College of Arts’taki sanat eğitimini geçiştirse de buradaki yıllarının bugün yarattığı ses kompozisyonlarındaki estetik çizgiye referans oluşturduğunu söylemek mümkün. Sanatla çevrili dünyasında müziğe her zaman yer açan ve tüm projelerini bir şekilde ses deneyimleriyle birleştiren Dillon, alan kaydı yapmak için arşınladığı Londra sokaklarında bir şeyin farkına vardı: “Kulağa yeni gelen bir şey yaratma dürtüsüne sahip değilim, ürettiğim şey sadece bana yeni gelmeli.“ Hepimizin cesurca ya da safça adlandırdığı fakat bir şekilde denemek zorunda hissettiği durum, Beatrice Dillon’un da başına geldi. O da bir anda kendini bilgisayar başında, seslerin yarattığı açıklanamaz gücü kontrol ederken buldu. Dillon için tuhaf beğenilerini ortaya çıkarma vakti gelmişti. Üstelik, bilgisayar üretimleri müziği insancıllaştırmak yerine, sentetik sesleri merkezde tutmaya dayalı bir motivasyon da edinmişti.

150 BPM: Kurulu sistemin dışına çıkıp bulunduğu alanı sınırlandırarak ve kıyıda köşede kalanlarla uzunca süre takılarak ses üretimlerini belirgin hâle getiren Beatrice Dillon, 2014 yılında yayımlanan Blue Dances albümüyle müzik sahnesine resmî girişini yaptı. Uzun bir süre disiplinlerarası sanat projelerinde sıra dışı birçok üretimin merkezinde olan Dillon, 2016 yılında tıpkı daha önce burada konuk ettiğim Anna Meredith gibi Somerset House Stüdyoları’nın ev sahibi prodüktörlerinden biri oldu. Zamanla sanatçı olmanın ve sanat hayranı olmanın önemli bir ayrım olduğunu fark eden Dillon, bütün gün sıkılmadan Stevie Wonder plakları dinleyen tarafıyla, titizlikle formüle ettiği üretici yanını birbirinden uzaklaştırdı. Bu sayede görüş alanı açıldı. Nihayetinde üç yıllık bir emeğin sonunda bolca özel konuğun yer aldığı Workaround albümüyle çıkageldi. Son dönemde kendine koyduğu 150 BPM kuralına sadık kalarak üretilen 14 şarkının yer aldığı albümü elektronik bir deney olarak da tanımlamak mümkün. Bana kalırsa 2020’nin en heyecan verici albümlerinden biri. Pürüzsüz perküsyonlarla dışa vurduğu ritim saplantısını geleneksel seslerle buluşturan Dillon, eşsiz kompozisyonların ya da kendi söylemiyle “kurgusal gölge dünyası”nın yaratıcısı. Üstelik kapısı da tüm ziyaretçilere açık.
Bu zamana kadar Keşif Sahnesi’ne konuk olan sanatçıların yer aldığı Spotify çalma listemize buradan ulaşabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Sanatçıların gözünden iklim krizi vahameti, siyah-beyaz sinematografi, Arctic Monkeys'i kapan o plak şirketi, Armağan Ekici'nin oyuncak kelimeleri ve dahası.
18 Ara 2020

YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Şiddet, yok sayılma, erken yaşta evlilikler, engellenen kariyerler ve erken ölümler... Arabeskin kadınları, onları sürekli geride bırakmaya çalışan bir sistem içinde kendi kulvarlarını açtı, popüler kültürün damarlarına sızdı. Cansever’den Bergen’e, Dilber Ay’dan Esengül’e uzanan bu hikayeler, arabeskin acısını yalnızca şarkılarıyla değil, hayatlarıyla da sırtlanan; ölümleriyle dahi bu dünyanın onlara reva gördüğü vedanın tatsızlığını görünür kılan kadınları anlatıyor.

Yapay zekanın bizim yerimizi almasından korkuyoruz ama belki de asıl sorun insanın çoktan bir makineye dönüşmesindedir. Verimlilik, hız ve üretim insanın değerinin ölçüsüyse bu yarışı elbette makine kazanacak. Peki insanın değeri ne kadar ürettiğinde değil de sevmekte, düşünmekte, yaratmakta, ilişki kurmakta ve bütün bunları yaparken dönüşebilmekteyse? Yapay zekanın dünyayı ele geçirmesinden korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

David Robert Mitchell’ın Spielberg ve J.J. Abrams’ın izlerini taşıyan yeni filmi "The End of Oak Street", bir aile krizini dinozorlarla, bir hayatta kalma mücadelesini ise insanın doğayla bitmeyen savaşıyla buluşturuyor.

Sultanbeyli’de konumlanan, kâr amacı gütmeyen sanat ve etkileşim alanı YUNT, ikinci yılını geride bıraktı. Tüm seneye yayılan Merve Elveren ve Meriç Öner’in küratörlüğünü üstlendiği "VarYok" adlı serginin kapanmasına günler kala YUNT’un kurucusu Muratcan Sabuncu ile sohbet ettik.
14 Ağu 2026

Yaklaşık yarım yüzyıla yayılan kariyerindeki 21 Akademi Ödülü adaylığı, Meryl Streep’in sinema tarihindeki esas yerini anlatmaya yetmez. Zira onun başarısı, ürettiği sayısız mimik, jest, ses, aksan ve beden dilinin çok ötesindedir. Streep oyunculuğunu diğerlerinden ayıran asıl cevher, onun durmaksızın, insanın toplumsal rollerinin gölgesinde kalan o küçük kişisel bölgeyi arayışında gizlidir.



