Veda


Anadolu saykedelik müziği x İngiltere cazının dinamizmi: Air Anatolia Zorlu PSM’de
Air Anatolia 14 Ekim'de Zorlu PSM'de Geçtiğimiz ilkbaharda EFG Londra Caz Festivali ’yle iş birliği gerçekleştiren ve bizleri enfes bir konser serisiyle buluşturan Zorlu PSM , bu iş birliğine Gülbaba Records ’u ve British Council ’ın…
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Sahne: Second
Second, festival sayesinde ilk defa buluştuklarımız arasındaydı. Eller katiyen inmiyor; punk rock’ın tüm gereklilikleri yerine getiriliyordu. Kalpte öten davul dinleyenlere işliyor, Aklımda Bir Kördüğüm örgüsü örülüyordu. Mikrofon pek çok kez bize uzatılırken kurduğumuz bu iletişimi güçlü işbirliği, şapkalı vokalleri sona yaklaştıkları için hüzünlü bir hoşça kala itti. Bize yöneltilen kalp işaretini kabul edip sahnelerarası yolculuğumuza devam ettik. Farkındaydık ki bu sadece bir başlangıçtı.
Kulis: Futuro Pelo
“Quentin, Quentin!” diye bağırıyor kulis odasında saksafon provası yapan arkadaşına Futuro Pelo (Benjamin). Sohbetimize başlamadan hemen önce kuliste konsere hazırlığın tatlı bir koşuşturması var. Sessizlik nihayet sağlanıyor ve Benjamin hemen yanımıza kuruluyor. Karşımızda oturan adam öyle göstermese de tarifsiz bir gençlik enerjisiyle, çocuksu bir neşelilikle çok kucaklayıcı.

Futuro Pelo, Fotoğraf: Deniz Sabuncu
Futuro Pelo’yu dinleyenler sohbetimizin arasına karışan isimleri duyduğunda şaşırabilir. Festival boyunca röportaj yaptığımız tüm sanatçılar arasında en geniş zaman diliminden müzikal kahramanları seçen isim belki de Benjamin. "1930’lardan 2000’lere kadar o kadar çok insan dinliyorum ki…"
Damon Albarn ve Nick Cave bu geceki dinleyicileri arasında olsa istermiş Futuro. Ona Nick Cave’in Bad Seeds’le Parkorman’da verdiği unutulmaz konseri hatırlatıyoruz. O gece orada olsaydı, hayatı boyunca onu dinlesin istediği tek kişi Nick Cave bile olabilirdi diye düşünüyoruz.
Sahne: Gülinler
Futuro Pelo ile hoşbeş ettiğimiz gibi Gülinler yağmurunda ıslanmaya gittik. Asla şemsiye açmak istemediğimiz, daha da yağması için dansın gücüne başvurduğumuz bir yağmurdu bu. Samimiyetleri damlalara, oradan da bizlere işledi.
Gülinler’in çıldırmayacağım diyen çıldırışlarına karıştık az ve öz bir kalabalık olarak. Bir yandan “Üzülecek ihtimallerin bitmemesi ne kadar sinir bozucu değil mi?” diye soran Gülinler’in şıklığı gitarla flört ediyor; Büyük Ev Ablukada’nın %35’i ana sahneyi %100 dolduruyordu. Birlikte nice suları seller yapmak üzere buluşmak isteyeceğimiz bir performansa tanıklık etmiştik. Şimdi yeniden kulise.
Kulis: Opus Kink
MIX Festivali’nin sürpriz eklemelerinden, İngiltere gitar sahnesinin kıyısına konumlanmış 6 kişilik bir lad grubu röportajı için çok heyecanlıyız. Birbirinden şık giyimli bir grup çocuğun güçlü İngiliz aksanlarıyla “Ah bira evet, çok iyi olur.” dediklerini duyuyoruz. Ellerinde biralarla girdikleri ve şimdiden dumanaltı olan bu odada bir kanepeye üç kişi sıkışıyor, kalanlar da buldukları pufların üzerine kuruluyor. Biz de tam karşılarında bir koltuktayız.
Konuşacak ortak çok şey var. Hızlı ve “hap” cevaplara açık sorularımızın birbirinden bu kadar farklı yerlere sıçrayabileceğine hiç ihtimal vermemiştik. Burası bir kulis mi yoksa Brighton, East Sussex’de bir pub mı ayırt etmek biraz güç. Grubun lead vokalisti Angus, bu gece onları dinleyecek kalabalık arasında kimi hayal ederdi sorumuza, “Leonard Cohen'in hayaleti ve Cengiz Han iyi bir ikili oluşturabilirdi, yanlarına Edith Piaf da olabilirdi.” diyerek bize en çılgın hayallerimizde bile yer veremeyeceğimiz bir insan seçkisi sunuyor.
Angus, “Zıtlıklar birbirini çeker.” diye devam ederken grubun bas gitaristi Sam, “Napoleon'u da katabiliriz belki.” diye ekliyor.

Opus Kink, Fotoğraf: Deniz Sabuncu
Sohbetimiz sıradan bir soru-cevabın ötesinde, ortaklaştığımız seyir ve dinleme zevklerine hızlı hızlı genişliyor. Newcastle ve Arsenal futbol kulüpleri, Grace Jones ve New York'un geç '70'ler disko sahnesi, Ian Dury ve pub rock, The Birthday Party yeniden kurulsa ve grubun kendi MIX festivaline gelse hayalleri ve dahası, 15 dakikaya sıkışan sohbetimizde zıpladığımız isim ve hayallerden birkaçı yalnızca.
Bristol'da bir ses mühendisinin Opus Kink sound'una “goth salsa” yakıştırmasını yaptığından bahsediliyor. Grup üyelerinin çoğu bundan memnun. Birazdan izleyeceğimiz konserin karanlığı kadar ayaklarımızı yerden kesen dans enerjisini düşündüğümüzde bu benzetme bize de çok uçuk kaçık gelmiyor. Hep beraber sıra dışı bir deneyime, goth salsa konserine doğru hareket ediyoruz.
Kulis: Hedonutopia
Placebo’nun ön grubu olarak ana sahnede yer almalarının ardından bu ikinci sahneleriydi. Bekleyenleri, Placebo’ya hazırlama görevini üstlendikleri zamankine göre daha “alışkın” hissediyorlardı.
Sigur Rós’la Jon Hopkins’i izlediğimiz sahnede olmak yine heyecan verici. Kutay Soyocak’a (Jakuzi) sorardım hep, ana sahnede olmak nasıl diye. O da “abi çok büyük.” derdi.

Hedonutopia ikilisi Kerem ve Fırat, Fotoğraf: Deniz Sabuncu
Onların çok sesli festivalini konuştuğumuz esnada, Assos Antik Kenti’nde, yazın en uzun gecesinde bir festivalin konuklarıydık. Hava karardığında başlayan, gökyüzü aydınlanınca sona eren. Bugünkü biz yerine, kendimizi özgür hissedeceğimiz bir zaman diliminde geçen bu hayalin line-up’ında ilk satırı Replikas’a verdiler. Londra’dan zorla getirebilirlerse Yerçekimi’ni ve Beach House’la The Cure’ü de eklediler. Bu çok sesli festivale Nekropsi de dâhil oldu ama bir şartla: Derinlik’i çalacaklar.
“Bu rüya ikimizin” diyen Fırat, Kerem’den ayrı bir festival düşünemeyeceğini paylaşırken ona dönüp sordu: “Ryuichi Sakamoto aramızdan ayrılmadan önce bir kez de bizimle olsa güzel olurdu, değil mi Kerem?”
Sahne: Opus Kink
%100 Studio The Ringo Jets'in sıcaklığını üzerinden atamamışken, Brighton, Birleşik Krallık'tan Opus Kink sahnedeki müzisyen sayısını iki katladı. Klavye, davullar, saksafon, trumpet, iki gitar ve basla 7 enstrüman ve 6 tane müzisyen küçük ama çok tutkulu bir kalabalığa seslendi.
2019’dan beri tekliler yayımlayan, son olarak da 'Till the Stream Run Dry kısaçalarlarıyla kariyelerinde yeni bir eşik atlayan grup, müzik kataloglarını neredeyse baştan sona sahneye taşıdı. Sahneye ceketleri ve süveterleriyle gelen Opus Kink, ilk şarkıdan itibaren bangırdayan performanslarının yüksekten atan nabızlarına teslim oldu, ceketler ve süveterler atletlere kadar çıktı.
Angus (Rogers), elindeki mikrofonu alıp sahneden aşağı indiğinde, mikrofon kablosunun kısalığı seyircilerin derinlerine karışmasına engel olsa da onu kalabalıklardan ayıran şeridin diğer tarafında, bir hayranıyla uzun uzun sarıldı.
Opus Kink ve goth salsası; tutkulu, sıcak ve dip dibe bir konser deneyimin soundtrack'i oldu ve geriye tarifsiz hatıralar bırakarak İstanbul'a veda etti.
Sahne: Ceza
Ne yıllar eskitmiş ne de büyüsü kaybolmuş bir rap kralı, MIX’in kepenklerini indirecek son performansla karşımızdaydı.
Panaroma Harem'in sahneye nostalji bulaştırmasının ardından, üstüme iyilik sağlık dendiği an yine, yeniden hepimiz bir MC olma hayali kurduk ama bir kez daha rüyalarda bile sahneyi bu işin bilirkişisine, Ceza’ya bıraktık. Çünkü; “Kimse bilmez ancak Ceza nefret'ten de eskidir.”

Ceza MIX'e veda ederken, Fotoğraf: Cem Gültepe
“Bu gece tarihe yazılacak bir gece.” dediği esnada zamanı tersine döndürdü ve Hasat Zamanı bizi son bir kez daha 2004’e çağırdı. En son bu akşama dönüp baktığımızda Ceza, Türkçe rap’in yoklamasını almış ve kendisini işaret edenleri saygıyla selamlamıştı. Ne diyelim ki; o Ceza’ydı ve biz ona çok hayrandık.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Sahnelerarası bir yolculuğa çıktığımız MIX Festival 2022’nin ardından akılda, hislerde ve kuliste kalanlar.
10 Eki 2022

YAZARLAR

Naz Eraslan
Copywriter @Aposto

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.




