Yalnızlığın karmaşık yüzleri


Müzik, muhabbet, gastronomi: Hep Yeni Kal Sunar: Yeniden Çiçek Pasajı
Hep Yeni Kal Sunar: Yeniden Çiçek Pasajı, 22 Aralık'ta Çiçek Pasajı’nın tarihî atmosferi içinde meze kültürüne farklı ve yenilikçi bir yorum getiren Yeniden Çiçek Pasajı festivali, Hep Yeni Kal Sunar ’ın organizasyonuyla üç yıl aradan…
Daha fazlasını öğren →
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Yalnızlık tarih boyunca birçok şekilde insanlığın etrafında dolaştığı bir tema. Kolektif imkanların yıpratıldığı ve atomize bireyciliğin sorgulanmadan kanıksandığı günümüzde, giderek korkulan bir duygu durumu hâline geldi. Sosyal izolasyonun korkutuculuğu bir tarafa, kendimizi sınadığımız sosyal ilişkiler düzeyinde de yalnızlıkla karşılaşmak son derece zorlu bir deneyime dönüşebiliyor. Dolayısıyla insanlık yalnız kalmama uğruna bir çeşit “soğuk yakınlıklar” diyebileceğimiz ilişkiler sürdürmeyi, bir başına kalmaya yeğliyor. Bir taraftan yeni ilişkiler için yoğun çaba gösterirken, öbür taraftan hızlı iletişim biçimlerinin yorucu ritmine ayak uydurmaya çalışıyoruz. Bu yüzden derinliksiz ve tekdüze iletişim biçimleriyle yetinmek zorunda kalıyoruz. Ama öbür taraftan en azından kısa vadede yalnız olmadığımızın bilinci en azından bir süre daha tüm bunlara katlanmayı mümkün kılıyor.
Ancak sorun tek başına kalmanın çok daha ötesine uzanıyor olabilir. Yalnızlığı tamamen olumsuz bir içeriğe sahip, pejoratif bir denklemde değerlendirmek kendimize dair potansiyellerin önünde bir engel olarak beliriyor.
Çok kalabalık bir arkadaş grubunun arasında bile hisettiğimiz duygusal uzaklık bizi derin bir yalnızlığa sevk edebilir. Yani yalnızlık sadece maddi bir zemine değil, aynı zamanda yoğun bir duygusal duruma da işaret ediyor. Hatta belki de yanımızdaki insanların etrafında hissettiğimiz yalnızlık çok daha derin köklere sahiptir. Bu durum kimi zaman başka arayışlara yol açsa da genelde kendimizle sürdürdüğümüz bitmez tükenmez bir monologla sonuçlanabiliyor.
Kadim yalnızlık teması
Yalnızlık temasının kökleri dini metinlerde de kendini gösteriyor. İncil’in Yaratılış Bab’ında Tanrı Adem’i yarattıktan sonra “İnsanın yalnız kalması iyi değildir: Onun için yardımcı bir eş yaratacağım” der. Aynı şekilde “yalnızlık Allah’a mahsustur” deyişi de yalnızlığın semavi dinlerde insana dair olumsuz bir şekilde değerlendirildiğini gösteriyor. Ancak yalnızlığın bir çeşit kudreti içerdiğini de görebiliyoruz. Adem’i yarattıktan sonra dinlenmeye çekilen Tanrı yalnızdı, ya da “Allah’a mahsustur” sözleri de yalnızlığın aynı zamanda tanrısal bir güce işaret ettiğini gösteriyor.
Bu noktada yalnızlığın farklı koşullarda birçok anlam ifade ettiğini görebiliyoruz. Yazar Ben Lazare Mijuskovic, Loneliness in Philosophy, Psychology, and Literature (2012) adlı yapıtında, Yaratılış'ın evrenselliğine değinerek “İnsan her zaman ve her yerde ağır yalnızlık duygularından mustarip olmuştur” diye yazıyor. Dolayısıyla yalnızlığın evrensel ve neredeyse kadim bir duygu durumu olduğunu söyleyebiliriz.
Yıkıcı yalnızlık
Bunun yanında uzun süreli izolasyonun yol açtığı mental sıkıntıları da görmezden gelmemek gerekir. Klinik psikolog Miriyam Kirmayer uzun süreli izolasyonun sağlığımız açısında kötü olduğunu ve son araştırmaların da bu yönde bulgulara sahip olduğunu belirtiyor. Hatta bu durumun anksiyete ve depresyon semptomlarını önemli ölçüde etkilediğini de ekliyor. Kolektif imkânların giderek yok edildiği ve muhteris bireyciliğin hâkim kültürel kod olarak işlediği günümüzde insanlık giderek daha fazla izolasyon ve yıkıcı yalnızlıkla karşı karşıya kaldı. Başkası adına kaygılanmadığımız bir dönemin içindeyiz. Fakat yalnızlığın korkutucu ve adeta bir günah gibi görüldüğü bu koşullarda, bakılması gereken başka noktalar da mevcut.
Zoraki ilişkiler
Miriam Kirmayer tek başınalık ile yalnızlığı eş tuttuğumuzda dengesiz, yorucu ve sağlıksız ilişkilere tutunduğumuzu söyler. İletişimlerimizi tamamen niceliksel bir zeminde değerlendirip sadece yalnızlık hissinden kurtulmak için bir paravan olarak görmeye başlarız. Bu durumda anlamlı ilişkiler yerine çarpık bir şekilde işleyen beraberlikleri sürdürmek zorunda kalabiliriz. Her ne kadar rahatsız, güvensiz ve hatta tedirgin hissetsek de salt yalnızlıktan kaçmak için uzun vadede daha fazla yıpratan ilişki biçimlerine dayanmak zorunda hissederiz.
George Perec hızlı sosyal ilişkiler ve iletişim biçimlerinin ortasında bir anda köşesine çekilen bir karakteri konu edindiği kitabı Uyuyan Adam’da şunları yazar:
“Öğrenecek çok şeyin var, öğrenilmeyen her şey: yalnızlık, kayıtsızlık, sabır, sessizlik. Tüm alışkanlıklarından, onca zaman yanyana yürüdüğün kişileri görünce yanlarına gitmekten, başkalarının her gün senin için ayırdıkları, hatta bazen senin adına savundukları yerde kahveni içmekten, yemeğini yemekten, bir türlü bitmek bilmeyen dostlukların sıkıcı suçortaklığında, yıpranan ilişkilerin ödlek ve oportünist kırgınlığında sürünmekten sıyrılmalısın.”
Ne suç, ne yazgı, ne de ideal
Baş döndürücü bir hızla birlikte sürüklendiğimiz, sürekli geç kalma telaşıyla birçok şeye yetişmeye çabaladığımız günümüz akışkan kültüründe yalnızlığı ya da tek başınalığı farklı boyutlarla da düşünebiliriz. Yalnızlığı salt bir günah olarak algılamayıp aynı zamanda bir sığınak olarak değerlendirebiliriz. Her şeyden önce yalnızlık kişinin kendisiyle olan iletişimini güçlendirebilir. Bunu öz farkındalık gibi basit bir yerden değil, sahici bir iletişim çerçevesinde gerçekleştirmek için öncelikle kendimizle zaman geçirmemiz gerekiyor. Bu insana neredeyse bir tür direnç mekanizması kazandırabilir. Çünkü son tahlilde kendimizle iletişimimiz, dışarıyla ilişkimizin önemli bir parçası.
Yalnızlığı bir güç ilişkisi olarak değerlendiren bakıştan da uzaklaşmak gerekiyor. Popüler kültürle beraber kişiyi kalabalıklar arasındaki yalnız ve mücadeleci bir temsile indirgeyen öğreti son derece çarpık bir resim sunuyor. Her şeyden önce kolektif imkânlara bağlı varlıklar olduğumuzun bilincinde olup aynı zamanda da yalnızlığın bir günah olmadığını da görmeliyiz. Böylece sosyal ilişkilerde mecburiyet dengesinden kurtulup daha sahici ve derinlikli iletişimler kurabiliriz. Bu çerçevede yalnızlık ne bir suç, ne bir yazgı ne de bir idealdir. Hayatın kendisi gibi.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
NEREDE YAYIMLANDI?
Yalnızlığı bir günah olarak görmeyi bırakmalıyız.
13 Ara 2022

YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
İnsanın toplulukla birlikte özneleşmesi, topluluğun içinde erimesini gerektirmez. Tersine, kendi sesini koruyabildiği, başkalarının sesini duyabildiği, ortak hayatı dönüştürmeye katılabildiği ölçüde, ben ile biz arasındaki ilişki yeni olanaklarla zenginleşerek güçlenir. Öyleyse birlikte yaşamanın sorusu, birarada kalırken birbirimizin özgürlüğünü nasıl koruyacağımızı yönelik olabilir. "Birlikte yaşamanın arkeolojisi" serisinin ikinci yazısında "kovuk, çember, eşik" kavramlarından hareketle birlikte yaşamanın sınırlarının nasıl çizildiğine odaklanıyoruz.

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?

İnsanların hikayelerini çoğu zaman başarıları, kazandıkları ödüller ve kariyerlerindeki dönüm noktaları üzerinden anlatıyoruz. Peki sahip oldukları imkanlarla başkalarının hayatında neyi değiştirdiler? "Etki Alanı" yazı dizisinin ilk bölümünde doğduğu bölgede binlerce insana geçim kapısı açan ve milyonlarca çocuğa kitap ulaştıran bir program başlatan country müziğin en tanınmış isimlerinden Dolly Parton var.

İstanbul’da dere yatakları yıllar içinde beton, yol, sanayi tesisleri ve konutlarla kuşatılırken kentin doğal su yolları giderek daraldı. İmar kararları, plansız yapılaşma ve altyapı yetersizlikleri, şiddetli yağışları sel felaketine dönüştüren riskleri büyüttü. İstanbul’un kayıp dereleri, kentin doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ve yağmur suyunun önündeki engellerin nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor…

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler.



