Ece Manav'la ev, mahalle ve bir aradalık alanları üzerine

Onunla dans pistleri ev, yabancılar yeni tanıdık, boş mekanlar dolup taşan kolektif üretim ve deneyim alanları: Ece'yle mekan-insan, mahalle-topluluk arasındaki ilişkileri okumak ve bir mahali dönüştürmek üzerine.
Ece Manav'la ev, mahalle ve bir aradalık alanları üzerine

19 Kasım - Toyota - Soli
Toyota ile birlikte

Bu tasarım, bambaşka bir tasarım: Yeni Toyota C-HR Hybrid Yepyeni bir duruşla yollara çıkmaya hazır. Toyota C-HR Hybrid , ikinci nesliyle şimdi Türkiye’de. Nedir? Toyota ’nın SUV segmentine ve otomobil anlayışımıza farklı bir bakış açısı getiren, 1.8 litrelik tam hibrit motora sahip ikonik modeli Toyota C-HR Hybrid ; Bir tasarım ikonu . Tanıştığınız an kalbi hızlandıran keskin ve çarpıcı detayları, kalıpların dışında, adeta bir konsept araç tasarımına sahip. Spor tavrını coupe profilinde ileri taşıyan model, ilk defa arka sütunu kapsayan çift renk gövde tasarımla buluşuyor. Çekici bir birliktelik için göz dolduran farklı renklerde sunuluyor, tasarımda ayrıcalığa önem verenler için tüm seçenekleri ortadan kaldırıyor. Lüksle iç içe . Üç farklı premium donanım seçeneği sunuyor. Otonom sürüşün kapılarını açan Gelişmiş Otomatik Park Sistemi, Akıllı Şerit Değiştirme Asistanı, perdesiz termal yalıtımlı panoramik cam tavan, kullanıcı odaklı dijital kokpit, JBL ses sistemi, “shift by wire” elektronik vites ve günün her saatine uygun ambiyans aydınlatması sayabileceğimiz ayrıcalıklı özelliklerinden yalnızca birkaçı. Geleceği düşünüyor . Teknolojik özellikleriyle öne çıkarken ilk nesle göre iki kat artırılmış geri dönüştürülmüş malzeme kullanımı ve vegan iç döşemesiyle daha çevreci bir model olarak adım atıyor. Sizi her gün, ilk günkü gibi etkilemeye hazır Yeni Toyota C-HR Hybrid ile bu bağlantıdan tanışabilirsiniz.

Daha fazlasını öğren

Soli

Soli

Seyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.

Pandemi sonrası ilk festivallerden. Bir aradalıklardan uzak kalalı çok, Bozcaada’yla ayrı düşeli az olmuş. Etrafında renkli ve çok sesli bir kalabalıkla fikirleri çarpıştırırken tanışıyoruz Ece’yle. O zamanlar bir parçası olduğu, şimdi gönülden bağlı olduğu Bozcaada Caz Festivali’nde. Daha o günden iletişim ağları kurma ve etrafında diyaloglar için alan yaratabilme kabiliyetinden etkileniyorum. Tabii o zaman bu, çok daha sezgisel bir yerden geliyor. Tanıştıkça sihrini daha somut bir şekilde görüyorum Ece’nin. 

Ece, fikirlerini bir bavulda oradan oraya taşıyan, fikirlerini gittiği her yerde döküp çatısı-evi hâline getiren, evini bir buluşma alanı olarak açan, davetkar ve çok sesli-renki biri. Çok sesli ve renkli olması fikirlerinin dallanıp budaklanıp değdiği her yerde yarattığı, herkesin paylaşımına açık alanlardan. Durum böyle olunca Ece'yi gittiği her şehirde, kolektif bir alan açmışken ve etrafında insanları toplamışken bulmak mümkün oluyor. Bundan hareketle mahalle-topluluk, mekan-insan ilişkilerini, ev kavramını ve topluluk alanlarının açılımlarını konuşmak için Ece’nin yamacına, biz de Berlin'e gidiyoruz. 

Ortağı Ömer’le Çukurcuma’da doğaçlama ve kolektif bir şekilde başlattıkları sanat ve üretim alanı FREYAalt’tan, bugün yaşadığı Berlin’deki projelerine, mahalle kavramından ev dediğimiz yere; Ece’yle ayaküstü, zihin açan, dağınık-toplu düşüncelerde buluşuyoruz. Mahal yeni mahallesi Alt-Treptow.

Ece, “ev” senin için ne anlama geliyor? 

Ayağımı bastığım her yeri evim yapabilirim. Ait hissediyorum bir kere, kendime. Dolayısıyla etrafımdaki her şeyde de bu potansiyeli görüyorum. Bu hissi takiben de elbette yaşanmışlık geliyor. Bir yere ait hissetmem, oranın yörelerinde, köşelerinde biriktirdiğim anılarla büyüyor. Biraz da seyahat eden, “göçebe” bir tip olduğumdan; sonunda “ev”, biriktirdiklerimi temsil ediyor: insanlar, renkler, yürüyüş rotaları, düşünceler, gün batımları, duygular, sesler… Berlin’de veya başka bir yerde; kalbimdeki “ev” hissi tüm bu çağrışımların karşılığı. 

Bir evden, bir diğerine; İstanbul'dan Berlin'e yolculuğa gelelim. Berlin, nasıl evlerinden birine dönüştü? 

Bir çağrı hissettiğimde onu takip ediyorum, genelde hep bir plan var ama hiçbir planım da yok gibi. Berlin’e ilk adımımı atacağım zaman iş arkadaşlarım ve ablam halihazırda burada yaşıyordu. Pandeminin en sert zamanlarıydı. Tam pandemi öncesi birkaç ay yaşadığım Brüksel hâlâ aklımdaydı. İki yıl süren İstanbul hayatından sonra Brüksel’e tekrar gitme düşüncesi dümenini Berlin’e çevirdi. Belirsiz ve kısa bir süreliğine buradan çalışmaya, bir nevi hava değişikliğine geldim. Ardından olaylar birbirini takip etti ve bir baktım burada yaşıyorum. Taşındığımda kıştı. Berlin’in kışında buraya taşınmaya karar vermekle zaten en başından burada yaşamaya ikna olduğumu görüyorum. 

Berlin’de nerede, kiminle “evde” hissediyorsun? 

Dans pistinde, dans arkadaşlarımla; tanıdık ya da yeni yüzlerle paylaştığım. Benim için bu, dolu dolu bir hayat metaforu.

Gün geçtikçe Berlin’de sosyal ve kültürel anlamda çok daha tatmin olmuş hissetmeye başladım. Burada üretmeye başlamak da tabii etkili. Projelerim, fikirlerim hep benimle seyahat eder ve ben neredeysem orada hayat bulabilirlerdi. Dolayısıyla "herhangi bir yerli" değillerdi. Buradaysa fikirlerim hayat buldu, köklendi. Yaşadığın yerde üretmenin verdiği güçlü duyguyla, Berlin evimiz oldu. 

Şehirlerdeki koca evlerimiz, sokaklara taşan salonlarımız mahalleler. Mahalle kavramının senin sözlüğündeki karşılığı nedir? 

Mahalle kavramı düzen ve ritüellerle ilişkili. Düpedüz yolunu bulduğun yer ve zamanla daha az deneysel bir hâl alıyor. Etrafında değişenler ve kendi içindeki dönüşümünü izlemek için de şahane bir gözlem alanı mahalle. 

Berlin’de çok ev ve mahalle değiştirdim ve yeni sabitlendim. Sürekli ev değiştirdiğim zamanlarda bile o sıradaki mahallemde yaptığım düzenli şeyler, yürüyüş rotam, müdavim olduğum yerler, içimde bir "lokalleşme hareketi"vardı. Şimdi yaşadığım mahallede, Alt Treptow’da yerimi bulmuş hissediyorum. 

Alt-Treptow fiziksel ve duygusal sınırlar arasında senin için neresi, nasıl bir mahalle?

Dediğim gibi mahalleyi nasıl gördüğümüz ve deneyimlediğimiz oradaki günlük rutinlerimizle ilişkili. Benim zamanımı geçirdiğim her türlü aktivitenin orta noktası gibi. Alt-Treptow’da Neukölln ve Kreuzberg'ün arasındayız. Görlitzer Park önümde, kanal hemen arkamda. Treptower Park, nefes molaları vermek üzere yamacımda beni bekliyor. Bisikletle de her yer yakın. Bir İstanbullu olarak ve kendi İstanbul deneyimimi baz alarak burada pek yokuşsuz yollar arasında yeşil koması geçiriyorum âdeta.

Alt-Treptow sakin ve yeşil bir mahalle. Komşu mahallelere kıyasla her şey dozunda, sembolik ve sade. Çalışmak için bir kafe, birkaç iyi restoran, bir mahalle barı var. Eğer biraz keşmekeş istersem de Weserstrasse 5 dakika ötemde.

Biraz İstanbul'a, Çukurcuma'ya dönelim. Bir mekan nasıl "topluluk alanına” dönüşür? Çukurcuma’daki projeniz FREYAalt mahalledeki karşılaşmalara nasıl alan açtı ve bu dönüşümü yaşadı? 

Heyecanlı bir soru! Hikayeyi başa sarmak gerekirse FREYAalt’taki ortağım Ömer’in Çukurcuma’daki dairesini kentsel dönüşüm sebebiyle boşaltması gerekti. Biz de eve veda etmek üzere burada bir sergi yapmak istiyorduk. Biz, isteyen ve bir parçası haline gelen herkes, tohumlar ektik ve hayalimizin de ötesinde bir alan açıldı. Öyle karşılaşmalar yaşandı ki mekanda 9 ayda 8 sergi yaptık. Düşündükçe hâlâ sürreal geliyor.

FREYAalt’ı hayal etmeye ve üzerinde çalışmaya başladığımızda ruhu belliydi; burası fikirler, düşünceler, kolektif yaratım, sergileme, paylaşma için "alternatif" bir alandı. Burada hepimiz, sanatçı, kürator, sergi sorumlusu ya da hepsi birden olabilirdik. Bu roller arasındaki oyuncu geçiş hâli, yaratım süreçlerimizi özgürleştirdi. Yaratırken rol dediğin ne ki? Bu özgürlük ve bağımsızlık ilk günden beri herkes tarafından hissedildi, birçoğunu cezbetti. Dolayısıyla da etki yaratmaya başladı. 

Lokasyon müthişti, insanlar düzenli ziyaret etmeye başladı; kurulum ve sergi hazırlık süreçlerine yardım etti. Hatta bazen tanımadığımız birinin temizliğe el attığına şahit olduk. Bence bunun o kadar şaşırtıcı olmamasının bir sebebi de bu dairenin Ömer’in evi olduğu zamanlarda da sosyal ve açık bir alan olarak görülmesiydi. FREYAalt’a dönüştüğünde de hiç dile dökülmemiş, organik bir kolektif ruh çıktı ortaya. Fiziksel olmaya ihtiyacı olmayan düşsel, fikirsel karşılaşmalarla doldu, “güvenli belirsizlik” olarak tanımladığım şey burada da vardı.

Berlin’deki ilk etkinliğimizi gerçekleştirdiğimiz sıralarda, yakın geçmişte Çukurcuma’daki bu özel mekana veda ettik. En başta da kurguladığımız gibi bundan böyle FREYAalt İstanbul ve ötesinde gezici bir proje olacak; bir ev sahibi, misafir veya izleyici olarak. Göreceğiz! 

Peki Berlin'deki son projen Cadavre Exquis/Solastalgia’nın tohumları nasıl ekildi? 

FREYAalt’ın rüzgarı beni Berlin'de takip etti ve kısa bir süre sonra kalbimde tanıdık duygularla kendimi attığım yeni bir projede hayat buldu: Cadavre Exquis/Solastalgia. Bu projede benimle birlikte eş-küratör olan Julia ile eski bir yas şapeli ve şimdi bir kültür merkezi olan Kiezkapelle’de eko-somatik ve ritüelistik pratiklerle bir tartışma, bağlantı ve şifalanma alanı yaratmaya gayret ettiğimiz bir sergi yaptık. İkimizin de hayattaki araştırmalarının, ifade biçimlerinin bir yansımasıydı; ekolojik adalet,"more-than-humans world”, queer ve spiritüel ekolojiler üzerine düşündüğümüz, kurcaladığımız, kurguladığımız. Bu işin çarkı içimde hâlâ dönüyor, henüz yüzleşmemi tamamlamadım.

Cadavre Exquis/Solastalgia da Kiezkapelle etrafında tartışmak ve buluşmak için bir alan yarattı diyebiliriz. Bu alan ve etki çemberi nasıl oluştu ve genişledi? 

Birçok farklı kültürden (Şili, Moğolistan, Uganda, ABD, Brezilya, Almanya…) sanatçıların video işlerini, doğaçlama ve mekana özgü performansları ve eko-somatik atölyeleri devasa bir enstalasyonun parçası olarak bir araya getirdik. Etrafımızda bizimle birlikte dürtülerini takip ederek bu işin parçası hâline gelen, bunu da bizim Julia ile aklımızdaki kürasyondan bihaber olarak yapan birçok kişi oldu. Tam olarak nasıl bir şey ortaya çıkacak, neye benzeyecek hep beraber yolda keşfettik. Üç gün boyunca şapel evimiz ve toplanma alanımız oldu. İstanbul'dan gelen dostlarım bile etraftaydı; biri el arabasıyla toprak taşıyor, diğeri bir kriz anında gidişata yeni bir yön veriyordu. Bir an koşturmayı bırakıp kendi kendime: “Bu kadar insan nasıl oldu da buraya geldi?” diye sorup durduğumu hatırlıyorum. Cevap da yine aynı, yine konuşulmayan ama kolektif bir dürtüyle. 

Ziyaretçiler de katıldı kervana, onlar da katılımcı oldular: her gün ziyaret edenler, takılmaya gelenler, soruları olanlar, cevaplarını bırakanlar, bizim enstalasyonun ortasında oluşturduğumuz ve sessizce ucunu açık bıraktığımız altara bir şeyler ekleyenler, kendi performansını icra edenler... Bir süre sonra fiziksel olarak bu alan kapandı. Geriye düşünecek çok şey kaldı. Özellikle de böyle çeşitli dokulara sahip bir mekan Cadavre Exquis/Solastalgia deneyimiyle çarpışınca bu alanın ve onu çevreleyenler üzerine (sergiyle birlikte buraya girenler ve çıkanlar, mezarlığın bitki örtüsü, hayvanları ve niceleri) bize bulunma ve olmama üzerine sorulacak ve hissedecek şey bıraktı. Daha önce orada ne vardı, şimdi ne var ve yarın ne olacak? Uzun bir tartışmanın fitilini ateşlemiş gibi hissediyoruz ve Cadavre Exquis artık yaşayan bir varlık. Konuşmaya başladığımız için de mutluyuz. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Soli

Soli

Seyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.

NEREDE YAYIMLANDI?

SoliSoli

BÜLTEN SAYISI

#4 Community Newsletter: Berlin'den notlar, Pera'dan fotoğraflar

Bu hafta Pera'dan Berlin hattına bağlanıyoruz: Ece Manav'la mahallesi Alt-Treptow'a ve topluluk alanları yaratmak üzerine ayaküstü sohbetler, Berlin kış ajandası ve Pera'da Tanıdık Yüzler.

19 Kas 2023

Toyota ile birlikte
Tanıdık Yüzler

YAZARLAR

Elif Bayram

Editor-in-chief, Soli

Soli

Seyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.

İLGİLİ OKUMALAR