Ahmet Ali Arslan: 'Hayatımdaki en sakin şey müzik'

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Ahmet Ali Arslan’ın dördüncü albümü Yangı Nisan sonunda dinleyiciyle buluştu. Arslan ile sekiz parçadan oluşan albümdeki şarkı sözlerinden yola çıkarak, son bir buçuk yıldır Ayvalık ile İstanbul arasında mekik dokuyarak geçen hayatının müziğine etkisini, kariyerinin nasıl bir dönemecinde olduğunu konuştuk.
Dördüncü stüdyo albümün Yangı’nın sözleri bir ilişki günlüğünü andırıyor.
Evet, bir ilişkinin içinden ve sonrasından... Ama aslında aynı hikayenin parçalarından oluşuyor. Albümü biraraya getiren de bu hikaye bütünlüğü oldu.
Albümü hazırlarken seni en çok yoran ne oldu? Şarkıları yazmak mı yoksa kayıt süreci mi?
Şarkı yazmak hayatta en keyif aldığım şey. Bağımsız bir müzisyen olunca sadece şarkı yazmakla kalmıyorsun, her şeyle ilgilenmen gerekiyor. Video ile uğraşmak, kendi PR’ını yapmak derken adeta iş sahibi oluyorsun. Tek bir şeyle ilgilenebilecek olsam sadece şarkı yazardım. Beni en çok besleyen ve mutlu eden kısım o.
Asıl zor süreç albümü yaptıktan sonra başlıyor. İşin pazarlama tarafından ve o dünyadan çok keyif almıyorum. Bu albümün prodüksiyonu da çok zordu. Çünkü hayatım son bir yılda çok değişti.
“Yangı adını Bilge Karasu’dan alıyor. Sözlerde yer alan üzgü, sevi kelimeleri de sözlüğüme Bilge Karasu’dan girmiş kelimeler. Bir şekilde Yangı’yı bu albüme yakıştırdım. Bir yanma anlatısı var.”
Ne anlamda değişti hayatın? Müzikal anlamda mı yoksa daha içsel bir biçimde mi?
Müzikal anlamda ilk üç albümden, hatta belki kariyerimin ilk yarısından çok daha farklı bir çalışma bu. Yüzüm Batı’ya daha dönük. Önceden hem sahneme hem de şarkılarıma Türk enstrümanları, makamları ve ritimleri daha hâkimdi. Bu albümde hikaye anlatma tarafına geçip müziği daha basitleştirip üzerine çokça söz yazmaya başladım. Kulağımda da Amerikan folk tınıları çalmaya başladı.
Bir buçuk yıl önce Ayvalık’a taşındım. Hâlâ da orada yaşıyorum. Arada buraya geldikçe şehirle yeniden tanışma sürecine girdim. Ayvalık’a gitmeden önce İstanbul’u tüketmiş gibi hissediyordum. İşimle ilgili heyecanımı, eşimi, dostumu bir sürü şeyi... Şehir değiştirip geri gelince insanın önüne yeni bir harita çıkıyor. Ama bir yandan da buraya her geldiğimde kendimi göçebe gibi hissediyorum.

Fotoğraf: Deniz Sabuncu
Kontrolcü biriyimdir. Columbia Üniversitesi’nde elektronik mühendisliği okudum. Mühendislikten kalma bir alışkanlık olarak sabahtan akşama gün içinde yapacaklarım belliydi. İlk çalışmam da üniversite sonrası mühendislik albümü gibiydi. Her şey planlı ve yazılıydı. İkinci ve üçüncü albümde canlı çalma hissini yansıtmaya ve bunların deneylerini yapmaya başladım.
Bu albümde ise hiç dizginler elimde değil gibi hissediyordum. Hayatımdaki rutinsizlikten kaynaklı olarak her şarkıda kulağım nereye gidiyorsa ben de o tarafa gittim. Albüm, bütün bir sound’dan ziyade bir sound yelpazesi gibi oldu. En zorlayan kısım da bunları biraraya getirmekti. Her şarkıya müzikal olarak farklı bir tını hâkim.
'Gülgü’yü 13 erkek ayaklarımızı yere vura vura birlikte söyledik'
Ticari olmayan bir müzik yapıyorsun ve çekirdek bir hayran kitlen var. Zaman içinde profesyonelleşmek müzik yaratım sürecini nasıl etkiledi?
Bir hayran kitlem olduğunu söyleyebilirsek onun bir kısmı Bahçeden kayıtlarına hâlâ tutunuyor. Bu zorluyor insanı. Çünkü her albümde farklı bir şey yapmak, daha da dallanıp budaklanmak istiyorum. İçimden geldiği gibi müzik yapmayı seviyorum. Hayatı da böyle yaşıyorum. 10 yıl önce yaptıklarımı yapmak bana da şu an haz vermez.
Gülgü albümdeki en değişik forma sahip şarkı…
Albümün genel havasını Sevgi şarkısı anlatıyor. Gülgü ise bütün albümün içinde en çok ayrışan şarkı. O şarkıdaki kalabalıkla beraber şarkı söyleme hissini sevdim. Bu aradığım, gözettiğim de bir histi. Gülgü’yü 13 erkekle birlikte seslendirdik. O neşenin şarkıya da geçmesi çok iyi hissettirdi bana.
Şarkıyı yazarken Orta Dünya’da olduğumu hayal ettim. Elfler, hobbitler, iğrenç tipler şerefe yaparak bu şarkıyı söylüyor hissini yaşamak istiyordum. Şikayet eden ama başına gelenleri de kabullenmek zorunda hisseden, teslim olmuş bir erkeğin şarkısı. Tabii bu hayatı özetlemiyor, böyle yaşamıyoruz. O yüzden bu şarkının albümün geneline dair fikir verdiğini söylemek yanlış olur.
13 kişi kayıt yapmak zor oldu mu?
İki saatte kaydettik şarkıyı. Bu şarkı söylenirken ayakların yere vurulmasını da duymak istedim. Yüzde 80’i müzisyenlerden oluşan bir ekiple Ziba’nın ikinci katında oturduk. Biramız da eksik olmadı. Herkesin çok ihtiyacı varmış böyle birlikte şarkı söylemeye. “İstediğinizi yapın, bağırın, çağırın” dedim. Şarkının ilk versiyonunda daha abartılı sözler vardı ama sonradan hafiflettim biraz. İnsanlar şarkı söyledikten sonra arınmış olarak oradan çıktı. Belki de yeterince bağırmıyoruz…

Fotoğraf: Deniz Sabuncu
'Şarkılar da acıyı körüklüyor başka bir sevme de mümkün'
Post-Sezen şarkısında şimdiye kadar şarkılarda duyduklarımızdan farklı bir sevme biçimi tasvir etmeye çalışıyorsun. Nasıl bir sevgi bu? Geçmişte daha acılı mı seviyordu insanlar?
Neyin olmaması gerektiğini biraz biliyormuşum gibi hissediyorum. Post-Sezen ismini koyarken dünyanın en iyi şarkısı olan Her Şeyi Yak’ın “Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk” sözünden ilham aldım.
Aşkı öyle yaşamasak mı acaba? Bir ihtimal olduğunu düşünmek istiyorum. Bunu aramak istiyorum. Aslında şarkı da bir alternatif sunmuyor ama “Başka bir ihtimal var” diyor. Etrafıma baktığımda “Kaç tane dengeli ve birbirini besleyen iyi ilişki görüyorsun?” diye düşünüyorum, az.
Olay bir noktada birbirine alışmışlığa tamah etmeye bağlanıyor. Şarkılar da acıyı körüklüyor. Büyük duygular yaşamaya övgü yerine başka türlü bir ilişki olabileceğini hayal ediyorum. Daha dengeli, oyunun eksik olmadığı, yatağının eğlenceli olduğu, birbirinin alanını işgal etmediğin, psikolojik şiddet uygulamadığın bir ihtimal olmalı. Kendimi bunu aramakla yükümlü hissediyorum. Şarkının sözleri de buradan geliyor.
“Punk ve elektronik şarkılarım da yolda”
Bol bol düet yapıyorsun. Bunun ardındaki motivasyon ne?
Daha da fazla yapmak isterim. Eskiden müzisyenler birbirlerine çok şarkı verirmiş. Pop müzikte bu hâlâ devam ediyor. Biz çok yapmıyoruz. Müzik dünyası içinde dostluklarımız oluyor. O dostlukları şarkılara taşımak istiyorum. Erkek ve kadın sesi birbirine yakışıyor, onu da seviyorum. Gülinler ve Şenceylik konuk oldu bu albüme. Onlar da şarkıları başka türlü yaşattı. Şarkıcılığının önde olduğunu düşündüğüm insanlarda bu şarkıların kimlik bulması hoşuma gidiyor.
Kimlerin senin şarkılarını okumasını isterdin?
Can Güngör, Umut Çetin, Cem Özel ve Nilipek’i isterdim.
Bu sakin şarkılarının arasında alttan alttan gelen daha çok sesli bir müzik belirtileri var sanki...
Birkaç tane yan projem var. Bir tane ambient albüm kaydettim. 17 şarkı var ve hepsinde farklı müzisyenlerle çalıştım. Ayvalık’ta zeytin ağaçlarının arasında dolaşırken, kuş sesleri arasında ukulele çaldığım 17 şarkı.
İki de punk şarkım var ama onları nasıl çıkaracağım bilmiyorum. Ahmet Ali Arslan adıyla çıkaramam. Elektronik birkaç şarkım da var. Ahmet Ali Arslan diye bir karakter var ama o hayatımın sadece bir kısmını oluşturuyor. Her albümde yeni bir kabuk hayal ediyorum ama yaşadığım geniş tecrübeye göre dar bir alan orası hâlâ. Bir iki yıldır bunu kırmaya çalışıyorum. Meyvelerini küçük küçük topluyorum. Daha sert, daha elektronik, daha karanlık şarkılar var yolda.
'Kendimi ifade ettiğim bir şarkıyı yazmanın hazzını hiçbir şeye değişmem'
Gündelik hayatta müziğindeki kadar sakin misin?
Hayatımdaki en sakin şey müzik. Sakin olmak istiyorum. Elimden geleni yapıyorum bunun için. Müziğimde sunduğum şeyler genelde en sakin olduğum anların yansıması oluyor. Şu anda en sinirlendiğim anın da meyvesini koparıp müziğe dökmenin eşiğindeyim. Şehir değiştirince insanın kendine ördüğü duvarlar rahatlıyor.
Bu albümle kariyerinde yeni bir sayfa mı açıldı?
Bahçeden’e dair videoları izlediğimde artık oradaki kişi benmişim gibi hissetmiyorum. Ama o anki hissi de bazen özlüyorum. Kendimi ifade ettiğim bir şarkı yazdığımda o kadar haz alıyorum ki o hissi hiçbir şeye değişemem. Sahnedeki düzenim de değişti. Normalde tek başıma akustik gitar çaldığım bir konser formatım vardı. Sonbahardan sonra dört kişilik bir ekiple sahneye çıkacağım.
İlk sahneye çıktığında nasıl hissetmiştin?
Hiçbir şey anlamamıştım. Kendi müziğimle ilk sahneye çıkışım felaketti. Hiç o müziğe uygun olmayan ve yetersiz bir ses sisteminin olduğu bir mekandı. Bütün lise arkadaşlarım oradaydı. Ben de daha kariyerimin başındaydım ve hayatımda seyirci ile konuşmamıştım bile... Çok ağırdı müziğim. Üst üste o şarkıları çaldım. Tamam kendi burnunun dikine gidiyorsun ama bir noktada dinleyiciyi de düşünmen gerekli.
İlk albümüm Günaşığı’nın lansman konseri ise çok güzeldi. Salon İKSV’deydi ve sahnede de konuklarımız olmuştu. O albüme Türk müziği çok hakimdi. O konseri unutamıyorum hâlâ. Cenk Erdoğan, Mehtap’ın sonunda bir gitar solosu atmıştı. Çok güzeldi. Yakın zamandan da Müze Gazhane’de verdiğimiz iki kişilik konser de çok tatlıydı.
Sence Türkiye’deki alternatif müziğin içindeki müzisyenler birbirini tutuyor mu?
Tutuyorlar. Birtakım tayfalar var. Olsun da… Eninde sonunda o kadar küçük bir pasta dilimiyiz ve o kadar yalnızız ki... Her dirsek temasına, göz göze gelmeye ihtiyacımız var. O yüzden ben birbirini tutma hâlinden memnunum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Geçen hafta müzik dünyasına "Filistin'e özgürlük" mesajı damga vurdu. Eurovision'dan Kendrick Lamar'la Drake atışmasına ve Macklemore'un yeni parçasına her yerde barış çağrıları vardı. Ahmet Ali Arslan'ın yeni albümü Yangı da bültende.
13 May 2024

YAZARLAR

Eda Solmaz
Müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Beyazperdede yılın ilk yarısına Phil Lord ve Christopher Miller imzalı "Project Hail Mary" ve korku sinemasının yükselişi damga vurdu. 2026'nın ilk altı ayını geride bırakırken gişede ve festivallerde öne çıkan filmleri ve bazı keşifleri yeniden hatırlıyoruz.

"Bir şey olmak zorunda mıyız? Hayır, ama amaçsızca nehirde akarken karşımıza çıkacak her şeye hazırlıklı olacak kadar da olgun muyuz?" Bibliyoterapi'de hayat amacı peşine düşmeden yalnızca var olarak hayatta kalan karakterlere odaklanan üç kitaplık bir reçete var bu hafta.

Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026




