Aşkın mekânsal tezahürü


Galaksinde Değişime Yer Aç Efsanevi Değişime Hazır Mısın?
Telefon yenilemeye karar vermek kimi zaman bozulan ya da yavaşlayan eski telefonun değişim gerekliliği, kimi zaman da yeni çıkan üst modele geçme isteğinden gelen uzun bir süreç. Bu konuda değişmeyen tek şey ise yeni telefonunuzu elinize…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Neden veya nasıl? Bir heykel, toplumsal bellekte yer edinene dek süreci, materyali ve ortamını anlamak durumunda. Bizler emeğin sonucunu görsek de öncesindeki efor, tutkuyu işaret ediyor. Aşkı tanımlarken onun bir göstergesi tutku olduğu için onu da hesaba katıyorum ister istemez. Sadece bu da değil belki, sevgi ve sevda sözcükleri de anılmalı.
Peki, abide neresinden tutunuyor mekânsal tezahür olarak? Her şeyden evvel heykel, abide veya anıt, bizim için özel olan statü neyse bize başka şeyleri düşündürüyor. Somut veya soyut anlamlarının altında sadece “güzel olana doğru” yönelmek bile başlı başına bir amaç. Alain Badiou da Nicholas Truong’la yaptığı söyleşide “Yalnızca güzel bir bedene hayran olurken bile, onu istesem de istemesem de Güzel’in düşüncesine doğru ilerlerim.” diyerek doğruluyor beni. Hakikaten bir parkta veya köşebaşında yer alan bir eser, bizleri düşündürmek, bizlere kendini sevdirmek için yer almıyor. Ama amacı dışındaki varoluşunun belleğimizde uyandırdığı duygular onu materyaliyle tanımlamamızdan öteye geçiyor. Bu Behice Yazgan Parkı’ndaki kadın heykeli için de Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ndeki düşünen adam heykeli için de geçerli. Durup düşünüyoruz sonuçta, değil mi? Bunu yapanları, ellerinden çıkardıkları bu işlerin bize bakışını veya bizim perspektifimizin yettiği kadarını.
Şehri unutmadan… Mimarlık tarihçisi Uğur Tanyeli, bir tutkunun neticesinde oluşan estetik anlayışın -ve belki kaygının- şehirlerde 15. yüzyıldan sonra ortaya çıktığını belirtiyor. 20. yüzyıla geldiğimizde “güzel kavramını düşündürenleri” farklı bir mekâna alma isteğiyle yanıp tutuşuyor olmalıyız ki heykeller kapalı veya açık alanlarda sergilenmeye başlıyor uyandırmak istedikleri duygulara göre. İstanbul da nasibini alan bir şehir. Mekân algısı da tarihî katmanları da sınırsız. Tarih boyunca kim iktidara geldiyse öncekilerin eserlerini yıkması da bundan. Bu konuda Ayşe Hür’ün bu konuda nefis notlarıyla eşlik ettiği podcast bölümünü dinlemenizi öneriyorum.
Bir şehrin sevgi veya aşk noktaları olarak gördüğüm heykellerin, bu pazar gününüzde bir yer etmesi dileğimle.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Şehrin âşıklarından şiirler, toplumsal hafıza ve itiraz mekânları, aşkın mekânsal tezahürü
14 Şub 2021

YAZARLAR

Ege Dikencik
1990'da Bursa'da doğdum. Bursa Erkek Lisesi ve İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden mezun oldum. Beş sene süren profesyonel spor hayatım ve birkaç sene zorlanarak gittiğim şan dersleri hayatıma nasıl şekil vermem gerektiğiyle ilgili çok şey öğretti. İstanbul'a geldiğimden beri birçok farklı işi ucundan deneyimledim ve harika insanlarla tanıştım. Şimdilik öğretim hayatıma yüksek lisansa kadar ara verdim; 'eğitim' hayatım ise tam hızıyla devam ediyor.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.




