Batu Akyol'la Türkiye'de cazın dünü, bugünü ve geleceği


Koç Holding tüm sanatseverleri Bienal ’e davet ediyor İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen ve 2007 yılından bu yana sponsorluğunu Koç Holding ’in üstlendiği İstanbul Bienali , 17’nci edisyonuyla başladı. Bir yıl ertelenmesi ve pandemi koşulları altında düzenlenmesi nedeniyle; ölçeği, yöntemi ve hedefleri açısından bizi farklı bir deneyimle karşılayacak olan Bienal’i 20 Kasım’a kadar ücretsiz olarak ziyaret edebilirsiniz. Nerelerde? 17. İstanbul Bienali, bu yıl aralarında kitapçılar, sahaflar, hastaneler, huzurevleri, kafeler, metro durakları ve Açık Radyo'nun da bulunduğu şehrin pek çok farklı noktasında konumlanıyor . Dahası: Vehbi Koç Vakfı çatısı altında faaliyet gösteren kültür kurumlarından Topluluk şirketlerinin bu alanda yürüttüğü çalışmalara kadar kültür sanata desteğini hız kesmeden sürdüren Koç Holding , İstanbul Bienali sponsorluğunu 2036 yılına kadar uzatmış olmanın mutluluğunu paylaşıyor. Koç Holding’in bu yıl Bienal’i karşıladığı, “Sanatla Değiş, Dünyayı Dönüştür” söylemini sahiplenerek sanatın iyileştirici ve dönüştürücü gücüne dikkat çeken filmini buradan izleyebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Türkiye'de cazın tarihi; 100 yıl öncesine varan ve gizli kahramanlarıyla perde arkalarında kalmış hikâyelerle dolu. Maxim Gazinosu'ndan Nardis Jazz'a uzanan onlarca yıl, Türkiye'nin sosyo-kültürel gelişimin dönüm noktalarıyla başkalaşan bir caz deneyimi sundu. Türkiye'nin cazı ve cazcıları, gölgelerden de olsa popüler müziğin ve müzik festivallerinin doğum sancılarında yön verici rollerde yer aldı.
Belgeselci, yapımcı ve kültür-sanat direktörü Batu Akyol, Türkiye caz tarihinin arşiv eksikliğine bağlı olarak silikleşen öyküsünü kahramanlarıyla keşfe çıktığı Türkiye'de Caz yapımıyla, yerel müzik geçmişimizin zengin ve ilham verici caz tarihine ışık tuttu. Akyol'la, belgeselin anlatısının paralelinde on yıllara yayılan tarihsel bir seyahate çıktık ve Türkiye cazının dünü, bugünü ve geleceği üzerine derinlikli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Not: Türkiye'de Caz, 30 Eylül 2022 itibariyle MUBI kataloğunda yerini aldı.

Batu Akyol
İlhan Mimaroğlu’nun Caz Sanatı kitabı ile Cüneyt Sermet’in Cazın İçinden kitabındaki “Türkiye’de Caz” adındaki küçük bir bölüm sizi sonrasında belgeselinizi yapmaya motive iki kaynak. Sizi en başta bu kaynaklara iten süreçten bahsedebilir misiniz, bu konuyla ilgili çalışmak her zaman aklınızda olan bir şey miydi?
Benim babam müzisyendi. 60’la 70 yılları arasında Ankara'daki pavyonlarda Fransız chanson’ları söyleyen bir adamdı. Gece hayatının içinde olmak onu yormuş olsa gerek ki daha sonra profesyonel sahneyi bırakıp amatör olarak özel etkinliklerde sahne alan bir müzisyene dönüşmüş. Küçüklüğümden beri de farklı müzisyenlerle ilgili anılarını, onlara nasıl denk geldiğini anlatırdı.
Babamın müzik hayatından dolayı olsa gerek müzisyenlere karşı her zaman bir ilgim var. Sonrasında da herhangi bir enstrümanın virtüözü olan insanları hayranlıkla izleme güdüm vardı. Dolayısıyla İstanbul’daki caz sahnelerinde insanları dinlemeye başladıktan sonra orada ister istemez bir eş-dost durumuna düşüyorsun. O muhabbetlere girdiğin zaman da sürekli durum, hâller, hayat vb. bir sürü şey hakkında konuşuyorsun. Bu noktada da müzisyenlerin her zaman geçmişi anma durumu vardır. İşte “Şunla bunu çalardık, böyle bir mekân vardı, şöyle bir albüm olmuştu” gibi muhabbetlere şahit olmuşluğum vardır. Bir kişiden bir şey dinlediğimde onun perde arkasını incelemek istediğimde buna dair herhangi bir kaynağa ulaşamadığımı hatırlıyorum. Özellikle Türk cazıyla alakalı. O noktada yazılmış çizilmiş neler var diye baktığımda da Caz Sanatı'na ve Cüneyt Sermet’in kitabına denk geldim.
Yazdığınız sinopsiste belgeseli “Türk Caz Tarihi” olarak isimlendirmenizin sizi aşacağını, bu yüzden Türkiye’de Caz ismini tercih ettiğinizi söylüyorsunuz. Öte taraftan belgesel Rus Savaş esiri Afrikalı-Amerikalı Thomas’un Maxim Gazinosu’ndaki Seven Palm Beach orkestrasından İlhan Erşahin’in Wonderland’ine ve Nardis Jazz’ın kuruluşuna değin onlarca yıllık bir zaman dilimini konu ediniyor. Sizce belgesel Türk caz tarihini de anlatan bir yapıma dönüştü mü?
Keşke öyle olduğuna ben de inansam. Buna Türk Caz tarihi demek yerine Türkiye’de Caz dememin en büyük sebeplerinden birisi Türkiye’de bir arşiv kültürünün olmaması açıkçası. Mesela, bizim ilk caz orkestralamızdan olan; Cüneyt Sermet’in, Arif Mardin’in ve İsmet Sıralı’nın de olduğu biri Büyük Haçaturyan Orkestrası'na ait hâlen bir ses ve kayıt duymadım. Bu orkestraya, Maden caz grubuna ve benzeri temel taşlara ait arşiv kayıtlarına erişememiş birisi olmak ben de bir kompleks yarattı.
Belgesele Türk Caz tarihi demek, sadece piramitleri gösterip tarihini anlatmak gibi olurdu. Bu bir sözlü tarih belgeseli aslına bakarsan. Tamamen insanların anlatımları üzerine kurulu bir şey. İnsanların anlatımlarını destekleyecek, sözlerinin ispatı olabilecek şeyleri o dönemin farklı insanlarından aldığım cevaplarıyla kesiştirerek mutlak doğruyu bulmaya çalıştım. Bu durum, belgesel için “Caz Tarihi” gibi kesin köşeleri olan bir ismi koymama engel oldu.

Erken 50'ler Beyoğlu Tünel'inde bir azınlık caz kulübü ve orkestrası | Kaynak: Türkiye'de Caz
Belgeselde, caz müziğinin Türkiye'nin sosyo-kültürel tarihiyle paralel gelişen sürecini gözlemleme fırsatı buluyoruz. Caz müziğinin Türkiye’deki başlangıcının gayrimüslimlerle olan yakın ilişkisiden solcu entellektüellerin '80 darbesinden sonraki siyasi baskıdan kaçınarak kurdukları Bilsak’ın Türkiye'deki caz festivallerinin tohumlarını atması bu paralel gelişim örnekleri arasında. Siz Türkiye'deki cazın; ülkenin siyasi, sosyal ve ekonomik tarihiyle olan ilişkisini nasıl yorumlarsınız?
Ben Türk cazcılarının sosyo-kültürel anlamda çok büyük farklılıklar yarattıklarına inanmıyorum. Şahit oldukları birçok durum için katman olarak durdukları belli ama bunlara yön veren isimler değiller. Örneğin 80 darbesinden sonra solculardan Mehmet Kemal Ağaoğlu'nun başlattığı Bilsak Festivali'nde Ağaoğlu'nun Emin Fındıkoğlu'yla birleşmesi Ağaoğlu'nun isteğiyle oldu.
Aslına bakarsan bu kültür hareketinin başlangıcının mimarı da Ağaoğlu. Bu hareketi başlatmaları, darbeden sonraki dönemde Amerika'da genişleyen sol hareketten feyz alarak işi kültür-sanat tarafından yürütmek kararlarıyla, devletle fiziken karşı karşıya gelebilecek şeylerin biraz daha dışında bir protestoyu temsil eden bir yaşam şeklinin benimsenmiş olmasıyla alakalı olabilir.
Diğer yandan da 6-7 Eylül olayları, cazcılar açısından bu işin membaı olan ve azınlık gruplar arasından çıkan müzisyenlerin hepsinin ülkenden çıkıp gitmiş noktasında önemlidir. Bu bağlamda “çöle döndü” lafının sebebi onların yerine Türk caz müzisyenlerin daha yeterince yetişmemiş olmasıydı. Yetişmemiş olmamaların sebebi de devlet ya da belediye konservatuarlarında caz müziği eğitiminin yasak olmasıydı.

Dizzy Gillespie Orkestrası İstanbul'u ziyaret ediyor. | Kaynak: Türkiye'de Caz
Belgeseliniz, Türkiye'deki cazın öyküsünü doğrudan kahramanlarından dinlemeye imkân tanıyor. Diğer taraftan, röportaj yaptığınız isimlerin sorularınıza özgün yaklaşımlarının belgeseli “caz müziğinin Türkiyeye olan etkisi” olarak da yorumlamanıza neden olduğundan bahsediyorsunuz. “Türkiye’nin caz müziğine etkisi” belgesel anlatısını “caz müziğinin Türkiye'ye etkisi” olarak dönüştüren röportaj sürecini detaylandırabilir misiniz?
Türkiye bağlamının caza etkisi bahsettiğin dönemlerden dolayı çok oldu. Bunun karşılığında cazcıların Türkiye verdiği etki açıkçası pek yok. Cazcıların yaşadıkları dünya kendi yarattıkları bir mikroklimanın içinde esasında. Türkiye cazı kendi içinde bir cemiyet gibi ve bu cemiyetin insanları sınırlı bir kitle.
Diğer yandan da müzik piyasasında en çalışkan ve en fazla iş alan müzisyenler caz müzisyenleridir. Alanlarında o kadar kompetanlardır ki herhangi bir müzik ortamında çat diye beliriverirler. Sabahında bir soundcheck ve ufak bir prova yaparlar, akşamında da bangır bangır çalarlar, çok zor kompozisyonların olduğu albüm kayıtlarında da bütün işi iki günde bitirebilirler.
Cazcıların bir şeyi protesto etmesi, hayat duruşlarıyla alakalı bir hareket ve Türkiye'de müzik üzerinde bir devrim başlatmaları ya da buna dair bir yön göstermek gibi faaliyetleri olmadı. Öte taraftan, bu müzikal hareketleri başlatan insanlar için kanat adamı gibi oldukları dönemler oldu. Örneğin, Ağaoğlu'nun Bilsak projesi bir kültür hareketiydi ve bu hareketin getirdiği festival mantığı cazcıların da sürece dahil olmasıyla sağlandı denebilir.
Caz, Türkiye'ye caz kelimesinin ağırlığını kattı. Bu ağırlık biraz da halka ilişkiler balonuna dönüştü. Diğer taraftan, cazın apolitik durmasının banka organizasyonlarından belediyelere kadar her kesimden organizasyonun ilgisini çeken bir yapısı da var. Bugünün politik durumunda rock festivalleri iptal edilirken caz festivalleri iptal edilmiyor çünkü caz festivallerinin apolitik olduğu ve oraya gelen seyircinin de herhangi bir vukuat çıkarma ihtimali olmadığı biliniyor.

Üçüncü kuşak Türk trompetçilerden İmer Demirer. | Kaynak: Türkiye'de Caz
Belgeselde Murat Beşer, Türkiye’de cazın Amerika’daki kökenlerin aksine emekçi, sömürülen ve marjinalize bir sosyal komünitenin içinden değil, ayrıcalıklı ve azınlık bir entelijansiyanın elitist bir zevki olarak ortaya çıktığını söylüyor. Diğer taraftansa yakın Türkiye tarihine yaklaştıkça Hüsnü Şenlendirici gibi roman kökenli bir müzisyenin cazla deneyler yapan bir grubun parçası olabildiğini de görüyoruz. Bu anlamda, siz Türkiye’de cazın konumlandığı sosyal tabakanın değiştiğini düşünüyor musunuz?
Evet düşünüyorum. Murat Beşer'in tanımladığı cazla o son dönemdeki tabakaya ait olan caz aynı caz değil bu arada. Beşer'in yorumu Şadırvan'ın kurulduğu, Türkiye'de caz müziğinin elit tabakayla eşleştirildiği, cazın “pahalı” bir kelimeye dönüştürüldüğü harekete dairdi. Bir noktadan sonra, Hüsnü Şenlendirici gibi folk geleneğinden ve farklı kültürlerden gelen müzisyenlerin Türkiye'de yer bulmasının sebebi cazın dünyada aldığı yönle paralellik gösteriyor bence.
Mehmet Uluğ örneğin çok önemli bir insandır. Uluğ'un Pozitif ve Babylon'la Türkiye'de caza verdiği açı, cazın içindeki alternatif akımların da caza dahil olduğunu Türkiye'deki kültürün içine enjekte etti. Dolayısıyla, Pozitif'in ve programlamasını üstlendikleri Akbank Caz Festivali'nin festivaller arasında ayrı bir yeri vardır. Çünkü oradaki seçimlerde dünyadaki caz akımlarına dair örnekleri iyi bir programlamayla hâlâ görmeye devam edersin.
Pozitif ekibinin avant-garde müziğine olan merakları, Sun Ra Orkestrası'nı İstiklal Caddesi'nde dolaştırmaları, Double Moon gibi plak şirketi açıp Hüsnü Şenlendirici'ye ve Taksim Trio'nun başlangıcı olabilecek hareketlere paslar atmaları, dünyadaki hareketlerin karşılığı ya da paraleli olabilecek şeylere zemin yarattı. Yarattıkları bu zemin, Beşer'in eleştirdiği dönemin ardından cazda yeni bir açı sağladı. Beşer'in cazın başlangıç dönemi için yaptığı tanımlar doğru ama o tanımlar geçerliliğini artık çok korumuyor.
Diğer yandan, internetin 2000'lerle yaygınlaşmasıyla müziğin çok daha hızlı bir dolaşımı başladı. Dolayısıyla; karma şeyler yani türler arası yolculuk, türler arası ilişkiler ve onlardan doğan yeni türler vs. gibi dallanıp budaklanma sürecinin ivmesi çok yükseldi. O noktadan sonra da “Neye caz diyeceğiz, neye demeyeceğiz?” sorgusundan ziyade, “Niye böyle bir sorguya sahip olmalıyız?” sorusu bana daha mantıklı gelmeye başladı.

Önder Focan Quartet, Nardis in EFG London Jazz Festival'den etkinlik afişi | Kaynak: turquazz.com
Nardis Jazz’ın kuruluşunun yerel isimlere festival sahnelerinde bulamadıkları performans imkânlarını sağlaması noktasında özel bir parantez açıyorsunuz. 20.yılını dolduran Nardis, direktörü olduğunuz Turquazz kültür-sanat platformunun “Türk Caz Kulübü” projesiyle ziyaretçi mekân olarak 18-19 Kasım’da EFG Londra Caz Festivali’nde yer alacak. Kültürlerarası bir merkez olan Anadolu’nun kesişen kültürlerine görünürlük katmak amacıyla başlattığınız “Turquazz” platformunun vizyonunu ve projelerini bir de sizden duyabilir miyiz?
Londra'ya ilk geldiğimde yerel ve kültür belgeselleri üzerinde çalışmayı planlıyordum. Diğer taraftan benim buranın hızını anlamam ve öğrenmem için bir fırın ekmek yemem gerekiyordu açıkçası. Ankara anlaşmasıyla buraya gelen beyaz yakalı, kültür-sanatla ve kreatif işlerle uğraşan insanların Türkiye'deyken yaşadıkları şeyleri buradaki yerellere gösterebilecekleri Türkiye'ye bağlı bir camia yok Londra'da.
O nokta da işim için İstanbul'da neyi okuyor, görüyor ve referans alıyorsam, burada birisine bir şey anlatmamız gerektiğinde elimizin altında bir kaynak noktası olsun ve bunun teminatı biz olalım ki bunun güvenilirliği artsın istedim. Dolayısıyla, Turquazzı'ı ilk olarak Anadolu Caz Festivali adıyla başlattım ve bu bağlamda da headliner olarak Erkan Oğur'u getirdim. Bizim değerli olduğunu bildiğimiz şeyleri Londra'daki yerellerin anlayabileceği bir dile çevirerek anlatabilmek güdüsünü yaratmayı benimsedik, lokalizasyondan kastım da bu. Benim buradaki başarı oranım, Türk caz müziği için yarattığımız sahne seyircisindeki yerel İngilizlerin oranı.
Bu etkinliği yarattıktan sonra bunun bir devamlılığı olması gerektiğine inandık ve bunu yıla yayalım dedik. Pandeminin başlaması bu anlamda bizim için iyi bir itici güç oldu. Zira bu işin dijital kanadını açmak için bolca vakit elde ettik ve turquazz.com'u kurduk. Türkiye'den bir sürü yazarla anlaştık ve Anadolu'dan çağdaş hikâyeler noktasında müzik, yemek, sinema başlıkları altında yazılar yazmaya başladık. Biz buna hep Anadolu kültürü olarak bakıyoruz. Bunun sebebi, özellikle müzik ve yemek kültürünün sadece Türkiye'nin var olduğu dönemin değil, binlerce yıllık kültür mirası olan toprakların kalıntılarının da sonucu olduğuna inanmamız.
Bu bağlamda bir staj programı başlattık ve bu programı birlikte öğrenme ve deneyimleme kültürüne dönüştürdük. Gana'dan ve Jamaika'dan çocuklar gelip bu programın bir parçası olabiliyorlar. Bu program dâhilinde; şırdanla buranın yerel bir yemeği olanın haggis'in, gayda ve tulumun karşılaştırıldığı yazılar yazıldı. Biz tamamen İngilizce yayın yapıyoruz, hatta Türkçe yaptığımız röportajları da İngilizce'ye çevirerek yayımlıyoruz. Çünkü Turquazz, buradaki İngilizlerle birlikte dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan expat'ların etraflarındaki insanlara gösterebilecekleri bir referans olmaya başladı.
Diğer yandan, yayın anlamında küçük bir misyon edindik. Özel bir konuya dair YouTube konuşmaları yapıyoruz. "Türkiye'nin şaraplık üzümleri", "Garum balık sosu", "İlhan Mimaroğlu" gibi başlıklarda konuşmalar yaptık ve hepsinin kayıtlarını yaptık. Bu iki saatlik kayıtlar deşifre edildikten sonra bir tasarım ekibince 80 sayfalık infografik bir ebook'a dönüştürülüyor.
İşin saha kısmında da sürekli sahneler yaratıyoruz. Jam Session'lar ve konserler düzenliyor, bazen de orkestralar kuruyoruz. Mesela Anadolu saykodelik müzik üzerine 5 kişiden oluşan, üstüne de insanların featured olarak gelebileceği Giants of Anatolia adında bir orkestra kurduk ve yerel bir caz kafede ilk konserlerini verdirdik. Bunun paralelinde, Londra'da yaşayan Türk klasik müzisyenlerden bir araya gelen bir de oda orkestrası kuruyoruz. Bu orkestrada, Türk klasikleri üzerine bir repertuvarın ilk önce İngiltere turnesi ve sonra da dünyada farklı yerlere seyahati gerçekleşsin mantığı var.
Röportajın tamamını Aposto uygulamalarında okuyabilirsin.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Batu Akyol'la Türkiye'de Caz belgeseli söyleşisi, The Comet is Coming'in elektronik müziği yeniden keşfi, kentli bir kadın kahraman filmi Zuhal.
30 Eyl 2022

YAZARLAR

Koray Soylu
Editor @ Aposto

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR



