BEDEN VE ENDÜSTRİ

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Bir ANGST ekibi toplantısında #HakkımVar kampanyasını şekillendiriyoruz — fikirler evriliyor, çevriliyor; Elif, bir seyahatinden aldığı ilham üzerine kafa yorarken “Benim renkli giyinmeye hakkım var!” dediği gibi durup düşünmeye başlıyoruz. Fark ediyoruz: gündelik hayatımızın bir parçası hâline gelen hak ihlalleri yüzünden unuttuğumuz ne çok detaya hakkımız var meğer.
Giyinme hakkı, temiz giysilere ulaşmaktan başlıyor; istediğini istediğin yerde giyebilmeye, giysileri tarzını yansıtmak için bir araç olarak kullanmaya kadar varıyor. Tecavüz kültürü, iyi hâl indirimleri ve "O sırada ne giyiyormuş?" aklı günümüz Türkiye'sinin gerçekleriyken giysiler çıplak bedenimizi kapatmaktan elbette daha fazlasını ifade ediyor. Peki o zaman giysiler ne anlatıyor?
Bu meseleyi irdelemek için Giysiler Ne Anlatır? kitabının yazarı ve editör Seda Yılmaz’a ulaşıyorum. Kısa bir süre sonra yine Zoom üzerinden bir araya geliyoruz. İmkân olsa sonu gelmeyecek sorularım zaman kısıtımız nedeniyle bitince ekliyor: “Biz kendimizi ne kadar ifade edebiliyoruz ki bu ülkede? Ne kadar özgür hissedebiliyoruz?” Bununla birlikte düşünme maceramız başlıyor. 
Seda Yılmaz
Seda, Türkiye’de genç bir kadın olarak giyinme eylemini irdelemeye en başından başlıyor: “Giysiler bedenimizle çok alakalı; ilk amacı onu örtmek. Özellikle bir kız olarak dünyaya geldiğinde toplum sana o bedenden utanmayı ve bir yerlerini kapatman gerektiği öğretiyor. Hâliyle bedeninle barışıp kendini ifade etmeye geçmek bir mücadele biçimi ve bir yol almak anlamına geliyor. Ne kadar rahat yetiştirilmiş olursak olalım her birimiz belirli normların içine sıkıştırılmış oluyoruz.”
“Normal ol!”: Skinny kotların popüler olduğu ve sıfır bedenin daha fazla temsile sahip olduğu bir dönemin tahakkümü altında bedenimi kapatmaya çalışarak geçirdiğim sabahları anımsayınca katılmadan edemiyorum. Seda, konuya oldukça güncel bir sahneyi hatırlatarak devam ediyor: “Kulüp dizisinde Selim, şatafatlı bir giysi getiriyor ve kulübün sahibi ona ‘Normal ol,’ diyor. Türkiye'de kendini ‘farklı’ bir şekilde ifade etmek isteyen — kimlik, dış görünüş, cinsel yönelim olur — herhangi birinin kafasına vurulan bir şey bu. Kuşaktan kuşağa kırıldığı noktalar oldu ama kendini giydiklerinle bambaşka bir şekilde ifade etmek istediğinde insanlar dönüp tuhaf tuhaf bakabiliyorlar.”
Bahsedilen normallik seti, özellikle kadınlara karşı bir tahakküm alanı yaratıyor. “Kadınlar ve LGBTİ+'lar bunu bedenlerinde de hissediyorlar,” diyor Seda.
“Sokakta laf atan biri oluyor; yazın şort giyen kadınlara ‘Beni günaha sokuyorsun!’ diyerek şiddet uygulamaya kalkan erkekler oluyor. Bu oldukça evrensel bir mesele — mesela ABD ve İngiltere’deki bazı okullarda kız öğrencilerin tayt veya skinny pantolon giymeleri yasaklanıyor. Bu yasağa gerekçe olarak erkeklerin dikkatlerinin dağılması gösteriliyor! Bütün tepkiler, toplumun kadınları yalnızca bir bedenden ibaret gördüğü anlamına geliyor aslında.”
Kendini giydiklerinle ifade etmek
Beden algısı ve maruz kaldığımız güzellik standartlarını hesaba katınca büyürken elbise giymekten hoşlanmayışım, daha sonraları keyif almaya başlayışım düşüyor aklıma. O keyif normatif düzene ayak uydurmanın getirdiği ayrıcalıktan mıydı acaba? “Kendini giydiğinle ifade etmek işin içine girince ne kadarının seçim ne kadarının popüler kültürde maruz kaldığımız şeyler olduğu oldukça tartışmaya açık,” yanıtını alıyorum.
Konu böylece stili bir kendini ifade etme yolu olarak ele almaya geliyor. Bunu sınıfsal bağlamda ele aldığımızda “Bu mesele çok katmanlı ama alt sınıf modaya erişemiyor diye bir şey yok, moda yalnızca parası olanların tekelinde değil,” diyerek bu boyutu ayrıcalık üzerinden ele almayacağını ifade ediyor Seda.
“İnsanlar, giysileri dâhil oldukları sınıfı yansıtmak adına bir araç olarak kullanmış ve elbette moda da tarihsel anlamda insanları giydikleri dolayısıyla ayrıştırması üzerinden varolmuş. Yalnız sonrasında moda demokratikleşiyor ve farklı on yıllık dönemlerde stil dediğimizi yaratan ve ağırlıklı olarak alt sınıftan gelen hippie’leri, punk’ları, grunge’ı takip edenleri hatırlamak ve altkültürlerin nereden çıktığını unutmamak gerekiyor.”
Eşitsizlik sistemi: Günümüz Türkiye’sinin ekonomik koşulları ve pandemiyle birlikte iyice derinleşen eşitsizlikleri, Filiz Gazi’nin İstanbul’daki tekstil atölyelerinde çalışan kadınları konu aldığı haberini aklına getiriyor: “Güvencesiz şartlarda çalışan, bir sendikası dahi olmayan tekstil işçisi kadınlar ucuz emek gücü olarak görülüyorlar. Sınıfsal bağlam dendiğinde bu sisteme bakmak gerekiyor. Moda endüstrisinin neden bu kadar adaletsiz olduğunu, bununla ilgili neler yapılabileceğini düşünmemiz gerekiyor. Aynı zamanda Türk lirası değer kaybettikçe gerçekleşen zamlar ‘en ulaşılabilir markalar’ kategorisindeki markaların genç kadınların ulaşamayacağı hâle gelmesini de körüklüyor.”
Emeğin değersizleştirilmesi: Ağırlıklı olarak kadın emeğine dayalı sektör, aynı zamanda uzun yıllar staja mahkûm bırakarak emeği değersizleştiriyor. “Emeğin karşılığı zaman zaman parayla değil de bir giysi veya ürünle veriliyor. ‘Işıltısına kapılıp gittiğin’ kanıksandığı için de yıllarca az paraya ve stajyer statüsünde çalıştırılmak normalleştiriliyor. Sektörde pek çok kadının emeğini değersizleştiren bir çıkmaz var.”
Sorularım böylece ve şimdilik son buluyor. Zoom ekranını kapatırken emin oluyorum: Sömürüsüz giysiler üretebilmeye; sömürüsüz şekilde giysilere ulaşabilmeye; onlarla istediğimiz şekilde ve herhangi bir iktidar alanına maruz kalmadan kendimizi ifade etmeye hakkımız var.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Modanın endüstrisinin giysiler ve ifade alanlarıyla ilgisi ne? Giysilerin cinsiyeti var mı? Meselenin sınıfsal boyutunu nereden ele alacağız?
18 Oca 2022

YAZARLAR

Alara Demirel
ANGST editörü

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
İnsanın toplulukla birlikte özneleşmesi, topluluğun içinde erimesini gerektirmez. Tersine, kendi sesini koruyabildiği, başkalarının sesini duyabildiği, ortak hayatı dönüştürmeye katılabildiği ölçüde, ben ile biz arasındaki ilişki yeni olanaklarla zenginleşerek güçlenir. Öyleyse birlikte yaşamanın sorusu, birarada kalırken birbirimizin özgürlüğünü nasıl koruyacağımızı yönelik olabilir. "Birlikte yaşamanın arkeolojisi" serisinin ikinci yazısında "kovuk, çember, eşik" kavramlarından hareketle birlikte yaşamanın sınırlarının nasıl çizildiğine odaklanıyoruz.

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?

İnsanların hikayelerini çoğu zaman başarıları, kazandıkları ödüller ve kariyerlerindeki dönüm noktaları üzerinden anlatıyoruz. Peki sahip oldukları imkanlarla başkalarının hayatında neyi değiştirdiler? "Etki Alanı" yazı dizisinin ilk bölümünde doğduğu bölgede binlerce insana geçim kapısı açan ve milyonlarca çocuğa kitap ulaştıran bir program başlatan country müziğin en tanınmış isimlerinden Dolly Parton var.

İstanbul’da dere yatakları yıllar içinde beton, yol, sanayi tesisleri ve konutlarla kuşatılırken kentin doğal su yolları giderek daraldı. İmar kararları, plansız yapılaşma ve altyapı yetersizlikleri, şiddetli yağışları sel felaketine dönüştüren riskleri büyüttü. İstanbul’un kayıp dereleri, kentin doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ve yağmur suyunun önündeki engellerin nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor…

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler.




