

Yalınlığa, işlevselliğe ve tipografiye tutkulu bir tasarım stüdyosu: Baht. O an için hayatınızı değiştirecek bir fikri, hiç ummadığınız bir yerde bulduğunuz oldu mu? Hiç; gayet olağan, gündelik bir sohbette dikkatinizi çeken bir ifade, bir kelime size yeni yollar açtı mı? Aslında o an görmek istediğiniz şeyin, günlerce önünden geçip fark etmediğiniz bir görüntüde gizli olduğuna şahitlik ettiniz mi? İngilizcedeki serendipity kelimesi; tam olarak bu "mutlu kazaları", güzellikler getiren tesadüfleri tanımlıyor. Londra ve İstanbul’da faaliyet gösteren tasarım stüdyosu Baht., tasarımın mutlu kazalara inanmakla ilişkili olduğunu düşünüyor ve bu karşılaşmaları mümkün kılacak zihinsel açıklık ihtiyacını hatırlatsın diye, serendipity kavramını tüm projelerinde izlediği yalınlık, işlevsellik ve tipografi değerleri arasında konumlandırıyor. Baht.: Londra ve İstanbul merkezleriyle Baht., branding odaklı bir tasarım stüdyosu. Markalar için değer yaratan tasarımlar üretmeye, bu süreçte araştırma ve deneyimlemeyi tasarım süreçlerinin tümüne katmaya odaklanıyor. İşler: Görsel iletişim konusunda marka kimliği strateji ve tasarımından, web sitesi, arayüz ve yatırımcı sunumlarına kadar uçtan uca hizmet verebilen Baht.'ın referansları arasında Anadolu Efes, Arçelik, Digitopia, Freshminds, Sovos, Mükellef, Blankie gibi farklı ölçeklerde ve farklı sektörlerden çok sayıda marka yer alıyor. Projeler: Baht. tasarım kültürüne katkı sağlayan içerikler üretmeyi de önemsiyor. Gündelik kelimelerin tasarım bağlamında yeniden tanımlandığı ve özenli bir tipografiyle sunulduğu Any Type of Word ve İstanbul'un ilçeleri için alternatif logo ihtimalleri ve yanlış brief ’ler üzerine düşünen Kazara İstanbul gibi yaratıcı, özel projeleri de bulunuyor. Ayrıca yalın bir dille tasarıma dair yazılar yayınladıkları Baht’ınız Açık isimli bir Medium hesapları var. Baht.'ın Spotify hesabı da tasarımı ve müziği bir araya getiren mevsimlik çalma listeleriyle dikkat çekiyor. Baht.’ı Instagram’dan da takip edebilirsiniz. Baht’ınız açık olsun!
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
2019 güzü. Uzatmalı İstanbul ziyaretim nedeniyle, takip ettiğim ikinci yılında Chicago Film Festivali’ne ortasından yetişebilmişim. İzlenecek çok film, izleyecek az günüm var. Son gün, iki film arasında kalıyorum ve bir gün önce açıklanan ödüllerden birini kazanan bir Uzak Doğu filmini tercih ediyorum. İşler planlandığı gibi gitmiyor, film gösterilmiyor ve ben hemen yarım saat sonraki diğer filmi yakalıyorum. Perdede Lara (2019) var. İlk sahnede, filme adını verdiğini tahmin ettiğim orta yaşlı kadın, sıkıcı apartman dairesindeki sandalyelerden birini alıp pencerenin önüne koyuyor. Pencereyi açıyor, sandalyeye çıkıyor, aşağıya bakıyor... Son sahnesini ilk sahneye taşıyan filmlerden mi bu? Yoksa henüz tanımaya fırsat bulamadan veda etmeye hazırlanan bu kadın, ana karakter değil mi? Ben anlamlandırmaya çalışırken, kapı çalıyor. Lara sandalyeden iniyor ve o günü yaşamaya karar veriyor. Kapıyı açıyor; altmışıncı yaş gününde, Lara’yı tanımaya başlıyoruz. Lara’nın doğum günü, yıllar geçtikçe uzaklaştığı oğluyla olan sorunlarıyla yüzleşme gününe dönüşüyor. Yetenekli bir konser piyanisti olan oğlu, çok özel konseri için annesinin doğum gününü seçmiş. Kalan tüm biletleri satın alıyor Lara, o biletleri hediye edecek tek bir kimsesi olmamasıysa, bize bu yapayalnız kadın hakkında çok şey söylüyor.

Oh Boy (2012, Jan-Ole Gerster)
Kaynak: Music Box Films
Sıfır noktası: Jan-Ole Gerster’in sıfır noktası Oh Boy (2012) ya da filmin esprisini biraz lekelediğini düşündüğüm İngilizce adıyla A Coffee in Berlin. Onunla tanıştığım filminden yedi yıl önce, yönetmenin Berlin Film ve Televizyon Akademisi’nden mezuniyet projesi olan bu ilk uzun metrajlı filmi, kariyerine çıtayı oldukça yükselterek başlamasına neden olmuş. Siyah-beyaz çektiği ve Run Lola Run ya da Victoria’dan bile daha iyi bir Berlin filmi olan bu film, bir gün boyunca Niko’yu Berlin’in bir köşesinden diğerine koşar, hayatının anlamını arar ve bir lanet olası fincan kahve içmeye çalışırken takip ediyor. Niko’nun çevresinde insanlar var olmasına ama hayatta bir amacı, bir yaşama sebebi olmaması, onu hüzünlü ve yalnız bir karakter yapıyor. Her sahnede kahve içme fırsatını şu ya da bu sebeple kaçırıyor ama her defasında biraz daha büyüyor, biraz daha olgunlaşıyor sanki.

Jan-Ole Gerster
Fotoğraf: Karlovy Vary IFF, 2019
Bir fincan kahve ve bir deste konser bileti: Gerster, sinemasını tanımlarken Martin Scorsese'nin bir anekdotuna referans veriyor: Usta yönetmen Alice Doesn't Live Here Anymore filminin çekimleri sırasında, filmin bir kadın olan ana karakteri hakkında ne bildiğini soran başrol oyuncusu Ellen Burstyn'e "Hiçbir şey..." diye cevap vermiş, "ama öğrenmeyi çok isterim." Gerster ve Lara’nın ilişkisi, Scorsese ve Alice’in ilişkisine benziyor. O da filmini bir yolculuk olarak ele almış, esas karakterini tanımak için bir fırsat olarak görmüş ve izleyicisiyle birlikte bu karakteri keşfetmeyi seçmiş. Üstelik bu keşif yolculuğunu Oh Boy’da da görmek mümkün; her iki film de bir yan karakterden diğerine, mekândan mekâna sürüklerken bizi, esas karakteri hakkında daha fazlasını öğreniyor, bu yalnız karakterlerin geçmişi ya da geleceği hakkındaki eksik parçaları birer birer tamamlıyoruz. Birinde içilemeyen bir kahvenin peşinden, ötekinde tüketilmeye çalışılan bir deste biletin peşinden… Sanki o kahve içilirse her şey çok güzel olacak, sanki o koltuklar dolarsa o ilişki düzelecekmişçesine…
Sırada ne var? İlk filminin ardından yedi yıllık bir sessizliğe bürünen Jan-Ole Gerster, üçüncü filmi için çok beklememiz gerekmeyeceği sözünü vermiş. Yönetmen şu sıralar, Lara’nın senaristi Blaž Kutin’le, yazar Christian Kracht’ın tropik bir taşlama denilebilecek Imperium adlı romanının bir uyarlaması üzerine çalışıyor.
Diyor ki… "Sinema benim için kutsal bir araç olsa da ben sadece başarısız olmaktan çok korkan bir adamım.”
Keşif Sineması Letterboxd’da: İlk haftasından itibaren Keşif Sineması'nda yer alan yönetmenlerin, yazılarda adı geçen filmlerini bulabileceğiniz, serinin her yeni yazısıyla güncellenen listeyi, buradan takip edebilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
İçindekiler: Denize bakma duraklarıyla Allie Crow Buckley, çok boyutlu ve çok katmanlı varlığımızın sembolü Lateralus, Berlin’de yalnız kalplerin anlatıcısı Jan-Ole Gerster ve dahası.
30 Nis 2021

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ölüm’ün hikayesi, İzmir’den The Strokes’un ön grubu olarak çıktıkları Red Rocks sahnesine uzanıyor. Türkçe sözlü saykodelik rock grubu Ölüm’ün arkasındaki isim olan Aykut Özen; Los Angeles’taki hayatını, 70’lerin parlatılmamış çiğ ruhunu ve ABD müzik sahnesinde ses getiren kırılma anlarını anlatıyor.

İlki 2018’de düzenlenen Bergama Tiyatro Festivali bu sene 7-8-9 Ağustos’ta yapılacak. Peki kendi kaderine terk edilmiş bir Ege kasabası nasıl tiyatroya, kolektif emeğe, yeni ihtimallere ve yerelden yükselen umudun ta kendisine dönüştü?

"İşe Yarar Bir Hayalet", daha ilk dakikalarında bütün derdini anlatıyor. Bir sanat merkezinde, Tayland toplumunun kolektif belleğini temsil eden bir rölyefin yapımını izliyoruz. Keşiş, asker, işçi, köylü, öğrenci, atlet, çocuk, keçi... Bir toplumun hafızasını oluşturan figürler tek bir yüzeyde buluşuyor. "İşe Yarar Bir Hayalet"te kabul görmenin ölçüsü kim olduğunuz değil, kimin işine yaradığınız. Filmin adındaki ironi de tam burada yatıyor.

Spider-Man’in radyoaktif örümcek ısırığından gizli kimliğine, kayıplarından kendini kabullenme mücadelesine uzanan hikayesi, farklı hisseden herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği bir büyüme anlatısı aynı zamanda. "Brand New Day" ise Peter Parker’ın yetişkinlikte de değişmeye, bedel ödemeye ve şu soruyla yüzleşmeye devam ettiğini gösteriyor: İnsanlar gerçek benliğiyle tanışsalar onu yine de severler miydi?

'Çizgili Pijamalı Çocuk'un yazarı John Boyne, dört kitaplık "Elementler" serisinde insan ruhunun karanlık ve fırtınalı topografyasını çıkarıyor. Boyne, her biri bir solukta okunabilecek serisinde, dijital çağın üzerimize yağdırdığı sosyal virüslerin cirit attığı ortamda travmalara ve insanlığın kurtuluş reçetelerine değiniyor. Her romanda "suç"u farklı bir yönüyle ele alıyor, birbiriyle iç içe geçmiş metinleri birbirinden özgür kılarken bir yandan da her birini ötekine sımsıkı bağlıyor.




