Bilge Bal ile yeni pencerelerden Calvino’ya bakmak: 'Calvino 100 + 1 Yaşında!'

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Doğumunun üzerinden bir asır geçen Italo Calvino, edebiyatın sınırlarını aşan disiplinler-üstü bir okumayla İstanbul’da anılıyor. Arredamento Mimarlık ve Tasarım Kültürü dergisinin Ocak-Şubat 2024 sayısında bir tema dosyası olarak başlayan Calvino macerası, mart itibarıyla Kıraathane’de bir sergiye dönüştü. Mimarlık, tasarım, sanat ve edebiyat gibi farklı disiplinlerden, bu disiplinlerden yola çıkıp farklı yönlere evrilen uzmanlık ve ilgi alanlarından isimlerin 16 eseri Italo Calvino 100 + 1 Yaşında! sergisi için Bilge Bal, Orhan Cem Doğan ve Sevil Enginsoy Ekinci küratörlüğünde bir araya geldi. Ortaya çağrışımlar, çekiştirmeler, dönüşümler, geriye bakışlar, ileri gidişler ve deneyimlerle dolu, Kıraathane’nin pencerelerinden dışarı taşan bir Calvino evreni çıktı.
Serginin küratörlerinden Bilge Bal ile Italo Calvino’nun metinleri, dosya ve metinlerden üç boyutlu bir sergi dünyası yaratma sürecini konuştuk.
Bu bir dosya konusu olduğu için ilk olarak nasıl biraraya geldiniz bunu merak ediyorum. Bununla ilintili olarak, Italo Calvino’nun sizin dünyanızda (mimarlar ve tasarımcılardan bahsediyorum) özel bir yeri var diyebilir miyiz? Çünkü sergi bende, mimarlık dünyasını uzaktan tanıyan biri olarak, Calvino’nun metinleri bu disiplinler için olmazsa olmazmış izlenimi bıraktı. Bir nevi “kutsal metinlermiş” gibi.
Önce sevgili Sevil Enginsoy Ekinci’yle nasıl buluştuk? 2023’ün Nisan ayıydı ilk konuştuğumuzda. Penguen Modern Classics’ten, Calvino’nun daha önce İngilizceye çevrilmemiş denemelerinden oluşan The Written World and the Unwritten World: Essays adlı bir kitap yayımlandı ve Sevil’le bu kitabı eşzamanlı edindiğimizi fark ettik. Sevil bu kitabı paylaşıp ortaya “Calvinosever mimarlar, mimarlık tarihçileri, kuramcıları olarak doğumunun 100. yılında bir şey yapmayacak mıyız?” sorusunu bıraktı. “Yapalım!” dedim ben de. İlk konuşmamız, 18 Nisan 2023 ve bir Instagram postunda karşılıklı konuşma yani. Calvino’yla bir yüzyılı kutlamaya kalabalık bir grup olarak, davet ettiğimiz on iki isimle başladık. Arredamento Mimarlık ve Tasarım Kültürü dergisinin 362. sayısına “Italo Calvino 100+1 Yaşında!” isimli özel dosya derledik. Şimdi, yine “Italo Calvino 100+1 Yaşında!” ismiyle, 23 Şubat-29 Mart 2024 tarihleri arasında Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde görülebileceğiniz, dergi dosyamıza ek başka isimleri de davet ettiğimiz karma bir sergiyle bu kutlamayı sürdürüyoruz.
Sevil’in sorusuna geri dönerek, hikaye şöyle de açılabilir: Italo Calvino tasarım, yani mimarlık eğitiminde tanıştığım(ız) ilk isimlerden biri. Külliyatı içinde özellikle de Görünmez Kentler kitabı. Yaratıcı yazını, yazınındaki mekansallık, kurmacasındaki ufuk açıcılıkla tasarım eğitiminde en az bir kez karşılaşmanıza önem verilen bir yazar. Bu tanış(tırıl)ma, artık tanışıklık sonrası farklı farklı zamanlarda değişik bağlanma dereceleriyle başka başka bağlamlarda onu okumaya tekrar tekrar geri dönersiniz. Pratiğinize de ilham olur. Calvino’nun Klasikleri Niçin Okumalı?’da yaşamını farklı anlarda çeşitli nedenlerle etkileyen Diderot, Borges, Queneau, Nabokov, Hemingway, Balzac gibi yazarlardan, şairlerden, bilim insanlarından bahsettiği gibi kendisi de aslında mimarlık eğitiminde klasikleşmiş bir isim.
Türkiye’de de 1980’lere kadar izini sürebiliyoruz. Bunu şuna dayanarak da söylüyorum: Sevgili Sevil ile mimarlık eğitimi almış iki farklı kuşağız, o 1980’lerde ODTÜ’de, ben de 2000’lerde İTÜ’deyim. O, Görünmez Kentler’i 1984’te Sibel Bozdoğan’ın önerisiyle ODTÜ kitapçısından alıp, William Weaver’ın İngilizce çevirisinden okumuş, bense 2004’te Çiğdem Eren ve diğerlerinin yürüttüğü birinci yıl stüdyosunda, Remzi Kitabevi’nden Işıl Saatçıoğlu’nun yaptığı Türkçe çevirisinden. Sevil’in eğitim hayatında da Calvino’nun özel bir yeri olmuş benimkinde de. Olmaya da devam ediyor gibi. Nitekim, 2011’de ben geri dönüp tekrar okudum Italo Calvino’yu, bu kez, bir doktora dersi kapsamında Constant’ın New Babylon projesiyle çapraz bir okuma için baktım. Bu yeniden okuma, 2012’de Nur Altınyıldız Artun ve Rojsi Ojalvo’nun derlediği, Arzu Mimarlığı kitabında bir bölüm olarak yayımlandı. Geçtiğimiz sene, mesela, MEF Mimarlık’ın Calvino’yla konuşan bir tasarım stüdyosu yaptığını gördüm. Bu yıl, hatta çok yeni, İTÜ’deki birinci sınıf tasarım stüdyosunda da yine Calvino’yu tekrar okuduklarını ve yorumladıklarını fark ettim. Yani Calvino bizim eğitimimizin ve pratiğimizin epey içinde. Dergide de bunu böyle yapmak anlamlı geldi: Bir edebiyat değil bir mimarlık dergisinde Italo Calvino. Dergi dosyamızın giriş yazısında da bunun altını çizdik.
Bir aşamada hızlı bir arşiv taramasıyla Türkiye’de mimarlık-Calvino ilişkisini kuran yazılı kayıtlara da baktık. İlk kaynağımız, Sibel Bozdoğan’ın Görünmez Kentler’in kitap tanıtımı yazısıydı, 1985’te Mimarlık Dergisi sayı 217. Başka bir kayıt, on yıl sonrasına, 1995 yılı Yapı Dergisi sayı 162, Hülya Yürekli ve İpek Yürekli’nin yürüttüğü İTÜ’deki mimari tasarım stüdyosuna ait, Görünmez Kentler’den metin parçaları, alıntılar ve stüdyo üretimleriyle örülü bir yazı. Bu yazı, İTÜ’deki en erken karşılaştığımız örnekti.
Peki bugün? Başka bakışlar, sözler, duyuşlar? Yani, bugünde Italo Calvino’yu tekrar tekrar okumak, yeniden keşfetmek ve onunla başka başka bağlar kurmak ne demek? 2023’te herhangi bir süreli yayın ile değil Arredamento Mimarlık ve Tasarım Kültürü dergisi ile buluşmamız bu yüzden çok kıymetliydi [Uğur Tanyeli ve Sibel Şenyücel’e teşekkürlerimizle.] Bir mimarlık dergisinde mimar, eğitimci, iç mimar, mekansal araştırmacı, görsel iletişim tasarımcısı, yazar, sanatçı, arşivci, kartograf, video-yapımcısı, grafik-romancı, illüstratör, arkeolog, mimarlık tarihçisi olarak, mimarlık ve tasarım eğitimi almış ve binbir patikada yol alan bir grup olarak Calvino’yu türlü eylemler ile düş-ün-se-mek istedik.
“Okumak / Yaz(ış)mak / Hikaye Anlatmak / Betimlemek / Bakmak / Görmek / Gözlemlemek / Duymak / Duyumsamak / Dokunmak / Dola(n)mak / Postalamak / Ağaca Tünemek / Uçmak / Dalgalanmak / Yeşer(t)mek / Çiçek Açmak / Hayal Kurmak / Oyun Oynamak / Haritalandırmak / Çizmek / …”
Onur Kutluoğlu ve E S Kibele Yarman, "Sıfırzaman ve Diğer Qfwfq’lar I-VI". Fotoğraf: Gülsen Şenol
Dosya sergiye evrilirken nasıl kalabalıklaştı? Kimlere, nasıl bir davetle gittiniz?
Sevil’le “Kucağımızda epey dolaşık bir yumak var. Senin de bu yumağı tutup bir yerinden ipi çekmeni ve dolaşıklığın izini birlikte sürmeyi diledik. Tuttuğun ip ile atabileceğin yeni düğümler, kurabileceğin bağlar, örebileceğin ağlar, şimdiden bir düşünce olarak bile bizi heyecanlandırdı. Calvino üzerine bir yazı yazmanın, görsel bir iş üretmenin veya ürettiğin bir işi Calvino ile konuşturmanın ilgini çekeceğini tahmin ettik,” dedik ve Armağan Ekici, Aslıhan Demirtaş, Erdem Ceylan, E S Kibele Yarman, Ertuğ Uçar, Fırat Erdim, Gökçen Erkılıç, Ilgın Hancıoğlu, Levent Şentürk, Murat Germen, Onur Kutluoğlu ve Ömür Harmanşah’ı dosyamıza davet ettik.
Bu anlamda, dosyada bir çoğulluk ve çeşitlilik var diyebilirim.
Sergide biraz daha genişlemiş grubunuz var değil mi?
Evet. “Italo Calvino 100+1 Yaşında!”da, bugün sergide karşılaştığımız işlerin sanatçılarından bazıları dergideki dosyamızın doğrudan iştirakçileri. Ben, Ilgın Hancıoğlu, Gökçen Erkılıç ve Onur Kutluoğlu ile E S Kibele Yarman, Ertuğ Uçar, Fırat Erdim ve Murat Germen, dergi için ürettiğimiz işleri sergi mekânıyla birlikte düşünerek uyarladık. Aslıhan Demirtaş dergideki yazısıyla diyalog kuran yeni bir iş üretti. Levent Şentürk, dergi dosyasındaki yazısından bağımsız Ayşenur Telli ile başka bir iş yaptı. Sevil Enginsoy Ekinci, Gülsen Şenol ve Ege Özmen ile bir ekip kurdu ve bu üçlü, ortak ilgilerinin ürünü bir video kaydetti. Evrim Kavcar, seramik kili ve plastilinden bir figürin serisi yaptı. Ci Demi, Ali Artun ve fOlkolektif (Elif Kendir Beraha, Ceren Balkır Övünç, Nilay Yurtsever) daha önce ürettikleri işlerine Calvino gözünden yeniden bakarak serginin birer parçası oldular. Waseem Ahmad Sıddıqui ise sergi için ürettiği işiyle aramızdaki yerini aldı. On altı iş var sergimizde.
Bu dosya ve sergi yardımlaşma ve fikir alışverişlerinin bol olduğu kolektif bir hissiyat veriyor. Eserlerin üretim veya dönüştürme sürecinde tekrar haberleşme, fikir alışverişleri gibi süreçler oldu mu yoksa sanatçılar doğrudan eserlerini mi ilettiler?
Biraz önce dergi dosyasından bahsederken çok kısa değindiğim gibi ikili bir yaklaşım var: Var olan bir işine Calvino ile yeniden bakmak ve keşfetmek yani onunla bağlantılar kurmak veya Calvino’dan ilhamla tümüyle bir iş üretmek. Biz başlarken, bu katkıların ne formda olacağını, dosyada yazarların, çizerlerin, sergide sanatçıların neyi nasıl ele alacaklarını ve Calvino’nun hangi metniyle, hangi bakışıyla ya da hangi hikayesiyle kendi bakışlarını, sözlerini, duyuşlarını kuracaklarını sorduk. Açık uçlu bir soruyla bu davetimizi yaptık, yani tam da tanımlanmamış bir biçimde, birbirimize alan açarak buluştuk.
Hem dergide hem sergide süreç boyunca birebir buluşmalarımız, tartışmalarımız ve konuşmalarımız kesintisiz sürdü, zaten sürecin doğası gereği de bir kopuş pek de mümkün değil gibi, değil mi? Calvino’nun hangi kitabıyla bağlar kuracağını doğrudan kendisi önerenler kadar bizim de bu işle beraber şu kitabı, bu konuyu tartışsak dediğimiz önerilerimiz oldu bazılarımıza başlarken. Yine sergi aşamasında, işlerin tek tek prodüksiyonu kadar mekanda yerleşimini, birbirleriyle kuracakları ilişkileri düşünmemiz ve tasarlamamız gerekti ve bu tümüyle işbirlikçi bir süreç olarak gerçekleşti.
Görünmez Kentler’i tekrar tekrar okumak, bu serginin kurduğu manzaralardan biriyse diğer motivasyonu başka Calvino kitaplarıyla, yazarın külliyatıyla tanışmak, bu çokluğu ve en temelde bakışının güncelliğini de ortaya çıkarabilmekti. Çünkü Calvino’nun mimarlık/kent/doğa/iklim hakkındaki başka pek çok yazısını insandan başka, insancılık sonrası ve yeni materyalizm çalışmalarıyla düşünmek, okumak, tartışmak mümkün. Söz gelimi, Öyküler’den “Arjantinkarıncası”, “Emlak Vurgunu” ve “Kirli Hava Bulutu”na bu gözle bakılabilir ya da Atalarımız’dan “Ağaca Tüneyen Baron”a.
Hem dergiye hem de sergiye davet ettiğimiz isimler, biraz o uçları tutup çekebilecek pratikler, nitekim öyle de oldu. Dergi dosyamızda Calvino’nun romanlarından Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, Kitaplarımdan Birini Nasıl Yazdım, Görünmez Kentler, Kesişen Yazgılar Şatosu ve Palomar; öykülerinden Ağaca Tüneyen Baron, Bütün Kozmokomik Öyküler, Jaguar- Güneş Altında, Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler; masallarından Dere Tepe Ters; denemelerinden Amerika Dersleri: Gelecek Binyıl İçin Altı Öneri, Kum Koleksiyonu, Paris’te Bir Münzevi: Özyaşamöyküsel Notlar, The Written World and the Unwritten World ve Seçme Mektuplar (1945-1985) var. Sergimizde ise Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, Görünmez Kentler, Kesişen Yazgılar Şatosu, Palomar, Atalarımız’dan “Ağaca Tüneyen Baron” ve “Varolmayan Şövalye”, Bütün Kozmokomik Öyküler, Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler, Dere Tepe Ters, Amerika Dersleri: Gelecek Binyıl İçin Altı Öneri, Kum Koleksiyonu, Klasikleri Niçin Okumalı?. Bu 16 iş başka başka ortamlarda ve ölçeklerde üretildi: Eskiz defteri, dijital çizim, fotoğraf, video, animasyon, kroşe örgü, maket, heykel, figürin, kartpostal, oyun kartı, harita, dijital kolaj, mektup.

Fırat Erdim, "Görünmez Kentlerin Arasındaki Boşluk". Fotoğraf: Abdullah Mallah
Peki neden sergi? Dosyada ne yoktu ya da sergi neden olmalıydı?
Dürüst olmak gerekirse, sergi ilk başta aklımızda olan bir fikir değildi. Dosyada ne vardı ve sergi neden olmalıydı, dersek: Dergi dosyamız, bu kadar görsel malzeme zenginliğini üretince ve çeşitlilik ve çoğulluğu sağlayınca bunu bir sergiye dönüştürme ihtimalini düşündük. Mimarlık da şöyle bir şey ya, yazmak üzerine bir şeyler söylemek işin bir boyutu, yapmak ise bir başka boyutu. Yazmak ve yapmak kadar, yani sözel ve görsel/işitsel/dokunsal bir hikaye anlatmak kadar sergi yapmak da mimarlıkta tartışmanın, birlikte soru sormanın ve keşfetmenin, tartışmayı büyütmenin, ilişkiler kurmanın her zaman bir parçası. Epey mekansal ve ölçeğiyle de başka türlü deneyimlemeye açık. Kendi pratiğimiz, hikaye anlatıcılığımızla heyecanımız işte böyle mekansal bir kurguya, bir ilişkiler ağına, bir sergiye evrildi. Bu arada sergi sürecinde aramıza iç mimar Orhan Cem Doğan da katıldı, bir diğer küratörümüz. Tasarım, uygulama ve kurguyu üçümüz yaptık.
Calvino’nun hepimizin zihin dünyasında bıraktığı izler, canlandırdığı imajlar, getirdiği çağrışımlar farklı. Zaten bunun için de seviliyor, metinleri zihin açan uyarıcılar gibi. Bazen bir cümlesini okuyorsun, o cümleyle günlerce gezip üzerine düşünüyorsun. Bu işi yapıp ortaya koymak çok kıymetli, peki ya bunca zengin düşünsel bir dünyanın içinde, istediğimiz yere dokunmayan bir iş veya eksik bıraktığımız bir yer olursa diye endişe ettiniz mi?
Tamamlanmışlık hissi ya da bütünleme kaygısıyla çok düşündük mü emin değilim. Çünkü zaten Italo Calvino’nun yazını/kurmacası da bu parçalardan ve parçaların farklı farklı bir araya gelme olasılıklarından meydana geldiği için, bir şeylerin eksik kalmasından ziyade o ilişkileri yeniden yeniden nasıl kurabiliriz, o okumaları nasıl bir araya getirip tekrar tekrar yapabiliriz gibi düşündük. Calvino’da hem küçük küçük şeyler var hem büyük büyük şeyler var. Anlatıda küçük büyük olanı büyük olan da küçüğü içinde saklıyor gibi. Zor Sevdalar’da “Bir Miyobun Serüveni” böyle. Yine Palomar’da da bir miyop anlatım var mesela. Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler’de ise bir mantar ölçeğinden kozmos ölçeğine çıkabiliyor Calvino. Ya da fabrika dumanını, sabun köpüğünü ve rüzgarı birbirine bağlayabiliyor. Dolayısıyla sergide de bu farklı ölçeklerde salınan işler olması bize tam da Calvino gibi geldi. Çok aşağı ve çok yukarı… Ya da kentte yürüyorsun. Yinelersem, Calvino’da da hep başka ölçekler ve ilişkileri duyumsadığımız için bambaşka okuma imkanlarından ve biraradalıklardan heyecanlandık.
Sevil Enginsoy Ekinci, Gülsen Şenol, Ege Özmen, "Peki sonra? Post-posta döneminde post-posta kutusu olarak posta kutusu". Fotoğraf: Gülsen Şenol
Sergi, Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nin birinci katında bulunan karşılıklı iki mekanı kullanıyor ve iki bölümden oluşuyor. Sağdaki bölümün hemen girişinde, İstanbul’daki kentsel yıkımlardan birinden kurtarılan bir dizi ahşap posta kutusunun sonraki yaşamlarına dair bir video sizi karşılıyor. Sevil Enginsoy Ekinci, Gülsen Şenol ve Ege Özmen’e ait bu videodaki posta kutuları, geçişin ana mekana bağlandığı köşede asılı başka bir buluntu metal posta kutusuyla konuşuyor. Bu kutunun içinde ise Fırat Erdim’in Iowa State University’den bir grup öğrencisiyle ürettiği, İstanbul için yazılıp çizilmiş, hayal edilmiş, postalanmış ama hala yolculukları süren kartpostallar var. Geçişteki balkon kapısının camlarında, yarı-geçirgen bir kat olarak, Boğaz’a bir gri balıkçıl kuşunun gözüyle bakan ve benim çizdiğim dolanık bir deneyim kaydı var. Bu dijital çizim, Ilgın Hancıoğlu’nun ana mekanda tek bir defter boyunca sürekli uzanan Boğaz’daki bir vapur yolculuğunun analog çizimine ve onun video animasyonuna uzanıyor. Ilgın’ın geçiş alanında yer alan, haritaya üç farklı yaklaşımımızla ilgili ürettiği triptik çizimler, ana mekandaki çıkmanın pencerelerinde asılı Waseem Ahmad Sıddique’ye ait iki hafiflemiş, uçuşan haritasına bağlanıyor. Ayrıca Waseem’in, Libya’da Akdeniz fotoğrafı, benim ve Ilgın’ın sudaki yolculuğumuza eşlik ediyor. Annesinin mektubu ise, sergideki posta kutularıyla ilişki kuruyor. Waseem’in haritası, aynı ana mekanda Gökçen Erkılıç’ın interaktif “İstanbul’da Görünmez Kentleri Gördüğümü Zannettiğim Yerler Haritası”, Ertuğ Uçar’ın, Calvino’nun İstanbul’da dolaştığını hayal ettiği Babil Sokak da dahil, on eskiz defterindeki on yer çizimi ve Ci Demi’nin yedi fotoğrafındaki yedi yerle biraraya geliyor. Böylece neredeyse tüm bu mekan, bir İstanbul haritasına dönüşüyor.
Serginin merdivenlerden çıkıp sola döndüğünüzde karşılaştığınız bölümünde ise, yer ölçeğindeki işler kozmolojik ölçekte olanlarla, somut işler soyut olanlarla, iki boyutlu işler üç boyutlularla birlikteler. Girişin sağındaki ana mekanda, Onur Kutluoğlu ile E S Kibele Yarman’ın dijital-kolaj hikaye bandı ve tam karşısında ikili sıra halinde Murat Germen’in Dokunma! başlıklı bir fotoğraf dizisi bulunuyor. Bu iki duvar arasında da yukarıdan asılı, Ali Artun’un Kozmokomik isimli metal konstrüksiyonu ve Aslıhan Demirtaş’ın çelik bir askıdan sarkan tığ işi Dalga Mobil var. Aslıhan’ın işi mobille beraber geometrik örüntü çizimleri ve bir tane dalgalı deniz fotoğrafından oluşuyor. Tümünün ortasında ise, Evrim Kavcar’ın duvara sabitlenmiş pleksiglas kutular içinde on tane fantastik figürini sergileniyor. Girişin sağında kalan hemen karşısındaki küçük mekanın bir duvarında da Levent Şentürk’ün ve Ayşenur Telli’nin öğrencileriyle birlikte hayali şehirlerden türettikleri, pleksiglas kutularda istiflenmiş oyun kartları var. Diğer duvarda ise fOlkolektif’in Arlanmaz Araziler'e yerleştirdiği maketleri asılı. Bu hayali araziler, serginin diğer ucundaki sol bölümde, tam karşılarında duran benim Gri Balıkçıl, Boğaz’ın Bir Kısa Kesiti'ni gözlüyorlar bir yandan, aynı şekilde o kesit de, bu arazileri süzüyor uzaktan.
Bu da aslen serginin amacıydı zaten ve o zaman bu amaca ulaşıldı gibi yorumlayabiliriz.
Sanırım biz de öyle düşünüyoruz. Hem dergi hem de sergiyle Calvino’da çok yeni temaları da tartışmış olduk. Calvino yazını Görünmez Kentler, kent, mimarlık temalarıyla çok daha fazla özdeşleştirilirken biz “insandan başka” patikasını da açmaya çalıştık. O patikanın yörüngesinde nesneler, gezegenler, yıldızlar, mevsimler, renkler, Ay, Dünya, kuşlar, çayır, deniz, dalga, iklim, hava … var. Bunların hepsini bir tartışma konusu edebilmeyi, Calvino’yla birlikte bugüne dair de bir şeyler keşfetmeyi önemsedik.
Aslında buna geliyordum ben de. Calvino’nun metinleri beslendikçe büyüyen varlıklar gibi. Sanki hem çok yavrular hem çok olgunlar. Farklı yaklaşımlar sizlerde yeni bakışlar, uyanışlar, keşifler, aydınlanma anları yarattı mı Calvino’ya dair?
İki türlü keşif oldu.
Küratoryal ölçekte, uzak okuma diyebilirim. Calvino’ya geri dönmek ve kitaplarını yeniden okumaya başlamak, Türkçeye çevrilen tüm külliyatı tekrar gözden geçirmek çok kritikti. Dergi ve sergi kapsamında “aa şu da varmış”, “bu da şuna bağlanıyormuş” dediğimiz heyecanlı anlar çok oldu. Kritikti çünkü Calvino’yu okuyarak ve belli bir mesafeden bakarak işlerin arasındaki bağları kurmaya çalışmak bir keşifti.
İkincisi de bütün katılımcılar için yakın bakış diyebilirim: Var olan işine Calvino’yla bakmak ya da Calvino’yu yeniden okuyarak tümüyle yeniden üretmeyi denemek bambaşka bir keşif. Bir örnek, sergiden fOlkolektif ekibinin Arlanmaz Araziler isimli serisinden iki kesit maket, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’yla diyalog kuruyor. Bu iki maket, tel, mum, çam, sabun bazı, epsom tuzu gibi olağandışı maket malzemeleriyle üretilmiş ve havayla etkileşerek sürekli dönüşüyor. Calvino da bir kentte dolaşıp bir sokağa bakıp onu yalınlaştırıp seyrelterek bomboş bir araziye dönüştüren bir karakterin gözünden anlatıyor hikayeyi. Var olan bir maketle o okumayı birlikte keşfedebilmek pek değerli değil mi?
Bir diğer örnek Aslıhan Demirtaş’ın Hiperbolik Domestik işi. Palomar kitabında dünyayı seyreden bir erkeğin bir dalgaya bakıp onu anlama çabasını betimliyor Calvino. Sergide o anlatıya kadınsı bir performansla bakmayı denedi Aslıhan Demirtaş. Bir dalgayı okumak için kroşe örgüyle hiperbolik yüzeyler üretti, bu yüzeyleri denge durumu bozulup tekrar kurulan bir mobille bir araya getirdi ve bir dalganın matematiksel örüntü çizimlerini yaptı. İşte böyle bir araya gelişleri tetikledi Calvino.
Belki son bir örnek olarak Ci Demi’yi verebilirim. Ci Demi, Marcovalda ya da Kentte Mevsimler kitabını okudu ve kitaptan ilhamla İstanbul’un çeşitli semtlerinden farklı zamanlarda çektiği fotoğraf arşivine dalıp yirmi dört fotoğraflık bir seri yaptı. Şu an sergide bu seriden yedi fotoğrafı görebiliyoruz. Marcovaldo, kentin içinde doğayı arayan bir karakter ve Ci Demi de kentte yürüyerek gözlem yapan, arşivleyen, görsel denemeler yazan bir fotoğraf sanatçısı. Bir sanatçıyı kendini açığa çıkaracak bir Calvino kitabıyla bir araya getirmek ya da buna yol açmak da bir keşifti.
Şuna eminim, bu sergiyi ziyaret eden birçok Calvinosever koşa koşa eve gidip kitapları tekrar açtı ve işaretledikleri, altını çizdikleri yerleri okudu, belki baştan başladı. Serginin böyle bir etkisi var.
Katılıyorum. Serginin kurgusunda işlere eşlik eden alıntıları görmek mümkün. Ancak, o alıntılar işlerle doğrudan eşleşen, yani işlere doğrudan çevrilen alıntılar değil. Ufak ipuçları aslında, sanatçıların işleriyle ilişki kurduğu Calvino metinlerine dair. Sergimizde küçük bir Italo Calvino kitaplığımız da (Yapı Kredi Yayınları’na teşekkür ederiz.) tam da bu yüzden var. Bir işe bakıyorsun, alıntıyı okuyorsun ve işle beraber duvardaki alıntıyı biraz daha merak edersen kitaba gidiyorsun ve o sayfadaki alıntıyı bulup bu kez o metinlerle haşır neşir olmaya başlıyorsun. Kitabı alıp ilgili işin önünde onunla bağlantılar kurup işe dair, Calvino’ya dair yeni bir okuma yapabiliyorsun. Calvino’yu keşfediyorsun!
“Italo Calvino 100+1 Yaşında!”, izleyicisinden aktif katılım bekleyen, yavaşlamayı, duraksamayı ve uzun bakmayı talep eden, katmanlı bir sergi.
Fotoğraf: Gülsen Şenol
Peki ziyaretçilerden geri dönüşler nasıl oldu?
Italo Calvino sergisi olunca, ziyaretçimiz çok renkli. Calvinoseverler burada: İtalyan Edebiyatı okumuş çevirmen, lise öğrencisi, edebiyat öğretmeni, mimar, akademisyen, yayıncı, yazar, tasarım öğrencisi, sanatçı dostu, sanat eleştirmeni, piyanist…
Alıntılarla birlikte daha uzun süre geçirenler de var sergide, alıntıyı okuyup, gidip kitabı alıp onunla beraber tekrar işin önünde durup onunla vakit geçirenler de. Birden fazla kez uğrayan ziyaretçiler de oluyor. Kıraathane’nin doğru bir yer olduğuna emin olduk böylece.
Benim sergide bulunduğum günlerden birinde sergiyi çok yavaş gezen bir izleyicimizle karşılaştım. Serginin yapıyla olan ilişkisini de keşfediyordu. Bir yandan sergiyi geziyor bir yandan sergi odalarının detaylarına bakıyordu ve çıkarken bana “Sergi içinde sergi gibi olmuş,” dedi. Bu iyi bir dönüştü hatırladığım.
Bir ziyaretçimiz de farklı kuşaklardan sanatçıların işlerinin aynı sergide birbirini ortaya çıkaracak bir biçimde yer aldığına dair bir geri dönüş verdi. Normalde daha öne çıkan isimlerle birlikte başka isimlerin de yan yana durduğunu ve hiçbirinin işinin diğerinden önemli görünmediğini, hepsinin bütünün bir parçası gibi göründüğünü söyledi. Biz de tüm işlerin bir aradalığını aslında takımyıldızlar gibi düşünmüştük kendi içinde. Yani o bağ kurulmuş, başkalarına da geçmiş gibi hissettik.
Başka bir geri dönüş, karma sergide epey ismin yer alması ve Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’ne bu işlerin nasıl bir kalabalık etmeden yerleştiğiyle ilgiliydi. Kıraathane, sergi mekanı olarak tasarlanmış bir yapı değil bildiğimiz gibi, eski bir cosy apartman ve sergi salonları da bu apartmanın bir katı. İmkanları ve kısıtlamaları bambaşka. Kıraathane’de sergilenen on altı işin birbirini kapama ve ortaya bir okunmazlık çıkarma ihtimali vardı. Biz mekansal kurguya ve yerleştim tasarımına nerede olduğumuzu bilerek çok çalıştık ve işlerin ilişkilerini, birbirlerini kapatmayacak şekilde kurduk.
Kıraathane ile yollarınız nasıl kesişti?
Kıraathane ile bizi aslında Esen Karol buluşturdu, yani benim ilk bağlantımı Esen kurdu.
Sergi için Sevil’le düşündüğümüz birkaç opsiyon vardı. Calvino’nun şu an daha çok anıldığı Yapı Kredi Kültür Merkezi’nin bir parçası olabilir mi diye düşünürken bir an bir edebiyat evinde olma ihtimali aslında cezbetti. Kıraathane, İstanbul’un ilk Edebiyat Evi sonuçta. Birlikte bir şey yapabilir miyiz diye düşünüp bir noktada Esen üzerinden Kıraathane’ye yazdım. Kıraathane ekibi de heyecanlandı, sonra tatlı iki tane toplantı yaptık ve başladı süreç.
Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’ne ve ayrıca medya partnerimiz Mimarizm Mimarlık ve Tasarım Platformu ile ana sponsorumuz GF Hakan Plastik’e tüm destekleri için çok teşekkürler.
Bilge Bal, Gri Balıkçıl, "Boğaz'ın Bir Kısa-Kesiti". Fotoğraf: Abdullah Mallah
Mekanın bulunduğu konum olarak da iyi bir yerde sergi aslında. Meşrutiyet Caddesi de son zamanlarda yoğunlaştı, bilhassa İstiklal’den kaçanların yürüdüğü alternatif bir rota da oldu. Yeni açılan galeriler ve kültür sanat mekanları da var. Benim de öğle arası bir koşu gezdiğim bir sergi oldu ancak bir öğle arasının yetmediğini de söyleyebilirim. Bu işle beraber, dosya, ardından sergi ve hiç bitmeyecek bir şeye bulaştım gibi hissettiğiniz oluyor mu?
Evet, bunu hem ben hem Sevil hem de Cem hissediyoruz. Yakın zamanda da üzerine konuştuk. Peki sonra? Şimdi ne yapıyoruz Calvino’yla ilgili? gibi. Aslında dergiyi yaptık, iki kapak arasına konan bir geri dönüşü aldık diyelim. Sergi daha mekansal, içerisinde gezebildiğimiz üç boyutlu bir şeydi. Bu tartışmayı daha ne kadar büyütebiliriz deyip sergiye paralel etkinlik serileri tasarladık: Konuşma serileri, atölye serileri ve sanatçı buluşmaları.
İki tane konuşmamız oldu. Bir tanesi Ertuğ Uçar ve Fırat Erdim’in katılımıyla Sevil Enginsoy Ekinci’nin moderatörlüğünde Görünmez Kentler’i tekrar tekrar okumakla ilgili, bir tanesi de Aslıhan Demirtaş ve Armağan Ekici’nin konuşmacı olduğu Elif Kendir Beraha’nın yönettiği “İnsandan Başka” bakışıyla. Üç tane atölye çalışmasını kurguladık. Bir tanesi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nden Levent Şentürk ve Ayşenur Telli’nin öğrencilerinin Görünmez Kentler’deki kentlerden yola çıkarak ürettikleri oyun kartlarıyla oynanan bir oyun, bir tanesi tiyatro yönetmeni Barış Arman’ın Calvino’nun metinlerini performatif bir okumaya dönüştüren ses beden ve mekan üzerine bir çalışma oldu. Sonuncusunu da ben yaptım, birlikte Boğaz’ın kısa bir kesitine Calvino’yla birlikte baktık. Sanatçı buluşmalarını şimdiye kadar serginin sanatçılarından fOlkolektif ekibi, Murat Germen, Gülsen Şenol, Ci Demi ve Waseem Ahmad Sıddıqui ile gerçekleştirdik. Böyle katman katman açılarak gidiyor ve belki de sergiyi tamamladığımızda bir katman da sonunda çıkan bir şey olur. Sürpriz olsun.
Belki sizden ilham alarak yeni işler ortaya koyanlar olur?
Umarım olur. Çünkü bu tartışmanın ne kadar sürebileceğini de görmek gerekiyor. Bir de Calvino hala çok güncel ama biz çok küçük bir kısmını ya da en bilinenleri konuşuyoruz halbuki keşfedilecek bir sürü şey var. Dediğin gibi bir satır arasında, bir cümleyle birlikte de olabiliyor, kitabın tamamıyla da olabiliyor. İşte bambaşka şeyler, tam Calvino!
Teşekkür ederim Seren.
*Süresi uzatılan sergi, 29 Mart’a kadar Pazar hariç her gün 11.00-19.00 arasında Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde görülebilir.
Bilge Bal kimdir?
Mimar, eğitimci, transdisipliner mekansal araştırmacı. Boğaziçi’nde yaşıyor. Çizginin türlü hallerini keşfediyor. Mimarlık alanında İTÜ’de lisans, Bilgi Üniversitesi’nde yüksek lisans ve İTÜ’de doktora eğitimleri aldı. 2012’den beri tasarım stüdyoları kurguluyor, başka dersler yürütüyor. 2021 yılında 40 yaş altı genç yaratıcılardan biri olarak mimarlık pratiklerinin çeşitliliğini kutlayan GEMMS Genç Mimarlık Seçkisi ve Sergisi’ne katıldı. Çizim pratiklerine duyduğu merakla “Dirty Drawings” isimli uluslararası ve bağımsız akademik bir paylaşım ortamının etkinliklerini tasarlıyor ve küratörlüğünü yapıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
YAZARLAR

Seren Erciyas
Kültür-sanat editörü

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?




